#19

#19 Gri Bölge

ABD Dış Politikasında Dönüm Noktası

Geçtiğimiz hafta ABD’nin Venezuela’da düzenlediği askeri operasyon bir rejim değişikliği hamlesinden ziyade Amerikan dış politikasında meşruiyet üretme biçiminin dönüşümü yönünden dikkat çekiyor. Nicolas Maduro’nun bir askeri operasyonla yakalanarak ülke dışına çıkarılması, Caracas’ın bombalanması ve hemen ardından Venezuela petrolü üzerinde kontrol iddiasının açıkça dile getirilmesi klasik liberal müdahalecilik anlatısından bilinçli bir kopuşu temsil ediyor.

ABD için demokrasi, insan hakları veya özgürlük söylemi neredeyse tamamen terk edilmiş durumda. Bu gelişme, ABD’nin çıkar temelli dış politikasında söylemsel bir kırılma anlamına geliyor. Soğuk Savaş’tan bu yana ABD, askeri gücünü neredeyse her zaman evrenselci bir ahlaki çerçeveyle sunmuş, müdahaleler insani açıdan zorunlu olarak gerekçelendirilmişti. Venezuela örneğinde ise bu çerçeveye artık ihtiyaç duyulmuyor. Güç, kendi başına yeterli görülürken ABD için çıkar meşruiyetin yerine geçiyor.

Kaynak: Reuters
Bu noktada Venezuela müdahalesi, ABD’nin geçmiş örnekleriyle karşılaştırılmalı okunmalı. Örneğin Irak işgali sırasında ABD, küresel kamuoyuna kapsamlı bir anlatı sunmuştu. Otoriter bir rejimin devrilmesi, kitle imha silahlarının ortadan kaldırılması ve Orta Doğu’ya demokrasinin taşınması. Bugün bu anlatının büyük ölçüde kurmaca olduğu kabul edilse de önemli olan o dönemde ABD’nin meşruiyet üretme ihtiyacı hissetmiş olmasıydı. Güç, ahlaki bir dille kamufle ediliyordu.

Venezuela’da ise bu kamuflaj tamamen terk edilmiş durumda. Trump’ın Venezuela’nın petrollerini kontrol edeceğiz minvalindeki açıklamaları, ABD’nin kendisini artık liberal uluslararası düzenin taşıyıcısı olarak sunma çabasından vazgeçtiğini açık biçimde gösteriyor. Bu durum, realizmin klasik varsayımlarına daha açık bir dönüş demek. Bu anlayışa göre devletler çıkar peşindedir, güç belirleyicidir ve normlar ancak işlevsel oldukları sürece anlam taşır.

Trump döneminde ortaya çıkan bu tutum, ABD’nin uzun süre benimsediği “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemiyle açık bir çelişki yaratıyor. Ancak bu çelişki bir krizden ziyade bilinçli bir tercihe işaret ediyor. Liberal düzenin getirdiği hesap verebilirlik, müttefiklerle istişare ve hukuki sınırlar gibi normatif yükümlülükler artık stratejik bir maliyet olarak görülüyor. Venezuela’ya müdahale örneğinde bu maliyetlerden kurtulma arzusu açıkça hissediliyor.

Petrol meselesi bu noktada oldukça belirleyici. Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinden birine sahip. ABD’nin bu ülkeye yönelik politikasının merkezine petrolü yerleştirmesi, klasik emperyal stratejilerin güncellenmiş bir versiyonu olarak okunabilir. Ancak bu kez fark, petrolün ideolojik bir çerçeveye bile sokulmadan doğrudan hedef olarak tanımlanması.

Maduro’nun kaçırılmasının ardından Trump’ın petrol şirketleriyle yaptığı toplantılar, devlet ile sermaye arasındaki ilişkinin de yeniden tanımlandığını gösteriyor. Jeopolitik kararlar, artık ulusal güvenlik veya küresel istikrar söylemiyle değil, yatırım fizibilitesi ve pazar kontrolü diliyle tartışılıyor. Venezuela egemen bir ülkeden ziyade yönetilmesi gereken bir enerji havzası olarak ele alınıyor. Egemenlik, bu çerçevede ikincil hatta gereksiz bir kavram haline gelmiş durumda.

Uluslararası tepkilerin sınırlılığı da bu dönüşümle yakından ilişkili. Rusya ve Çin’in itirazları mevcut olsa da bunlar ABD’nin davranışını ciddi biçimde sınırlamıyor. Zira bu kez ABD, normatif bir iddia ortaya koymuyor. Demokrasi vaat etmeyen bir gücü, demokrasi ve insan hakları namına eleştirmek de zorlaşıyor. Böylelikle meşruiyet iddiası olmayan bir yönetimin meşruiyet krizi de sınırlı kalıyor.

Avrupa’nın Maduro’ya karşı Trump’a olan desteği ise bu yeni dönemin başka bir göstergesi. Irak ve Afganistan’da zaman zaman karşımıza çıkan bölünme bu kez yaşanmıyor. Bunun başlıca nedenleri arasında Avrupa’nın Trump’ın suyuna gitme düşüncesinin yanında müdahalenin artık ikna edilmeye ihtiyaç duymaması da bulunuyor. Zira Venezuela örneğinde ABD, müttefiklerini bir anlatıya ortak etmeye çalışmıyor. Karar alıyor, uyguluyor ve sonucunda pastadan payını alıyor.

Son olarak bu müdahaleyle uluslararası politikanın gidişatına dair yeni sorular kaçınılmaz hale geliyor. Venezuela’nın bir istisna olmaktansa yeni bir dış politika normunun başlangıcı olduğu düşüncesi hakim. Bu durumla birlikte küresel çapta giderek gerileyen demokrasi söyleminin artık tamamen gereksiz hale geldiği bir döneme giriyor olabilir. Gücün kendisini açıklamak zorunda hissetmediği bir uluslararası sistemin ise önümüzdeki dönemde pek istikrar getirmeyeceği malum.

Karanlıklar İçinde Berlin
Avrupa’nın en gelişmiş metropollerinden biri olarak görülen Berlin’de yaşanan elektrik kesintisi devletlerin güvenlik tahayyülünde ihmal edilen bir alanı görünür kıldı. Sabotaj sonucu meydana gelen ve günlerce süren elektrik kesintisi yaklaşık 45 bin haneyi, 2 binden fazla işyerini ve 100 bine yakın kişiyi doğrudan etkileyerek enerji altyapısının ulusal güvenliğin temel bileşenlerinden biri olduğunu tekrar hatırlattı.

Kısa süreli elektrik kesintileri olağanüstü hal senaryolarında hesaba katılabilir ancak Berlin’de kimi bölgelerde 5 günü bulan elektrik kesintisi devlet kapasitesinin sürekliliğini doğrudan test etti. Berlin’de bu süreçte hastaneler jeneratörlerle çalışmak zorunda kalırken bazı hastalar başka bölgelere sevk edildi, okullar kapandı ve toplu ulaşım ciddi biçimde aksadı. Bu süreç güvenliğin bir anlamıyla günlük hayatı olağan akışında sürdürebilme anlamına geldiğini de gösteriyor.

Kaynak: TRT
Bu noktada elektrik kesintileri hibrit tehdit tartışmalarını da yeniden gündeme taşıdı. Sabotajın bir sol radikal grup tarafından üstlenilmiş olması, saldırının dış müdahale destekli olmamasının yarattığı paradoksu gözler önüne seriyor: Düşük maliyetle sınırlı insan kaynağı gerektiren bir eylem, milyonlarca euroluk ekonomik zarara ve ciddi bir güvenlik krizine yol açabiliyor. Asimetrik tehditlerin işte tam da bu özelliği modern güvenlik mimarilerini zorlayan başlıca mesele.

Elektrik kesintisinin güvenlik boyutunu derinleştiren bir diğer unsur ise zincirleme etkiler oldu. Kesinti, mobil iletişim altyapısında aksamalara yol açarken bazı bölgelerde telefon ve internet hizmetleri de kesildi. Bu durum kriz anlarında devlet ile toplum arasındaki iletişimin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha hatırlatırken iletişimin kesildiği bir ortamda güvenlik olgusunun aynı zamanda algısal olarak da zedelendiği gerçeğini ortaya koydu.

Devletin kriz anlarında yönlendirici, yatıştırıcı ve düzenleyici rolü büyük ölçüde iletişim kapasitesine bağlıyken bu kapasitenin zayıflaması belirsizlik, panik ve güvensizlik duygusunu derinleştirerek fiziksel güvenlik risklerini de katlayıcı bir etkiye neden oluyor. Bu nedenle iletişim altyapısındaki aksaklıklar, kamu düzenini ve toplumsal istikrarı doğrudan etkileyen bir güvenlik zafiyeti olarak değerlendirilmek zorunda.

Savcılığın olayı terör soruşturması kapsamında ele alması da bu yaklaşımla uyumlu bir şekilde meselenin devlet güvenliğini doğrudan tehdit eden bir eylem olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Bu yaklaşım önemli olsa da yeterli değil. Zira soruşturma ve cezalandırma, olay sonrasında devreye giren mekanizmalarken asıl mesele böyle bir eylemin nasıl mümkün olduğu ve gelecekte nasıl önlenebileceği.

Berlin’deki elektrik kesintileri, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından Avrupa genelinde sıkça dile getirilen kritik altyapıların korunması söyleminin pratikte ne kadar eksik kaldığını göstermiş oldu. Elektriğe ulaşım modern toplumların omurgası olmasına rağmen çoğu zaman yeterli fiziksel korumaya sahip değil. Siber güvenliğe yapılan yatırımlar artarken fiziksel sabotaj riskinin görece ihmal edilmesi, bu olayla birlikte ciddi bir zaaf olarak ortaya çıkmış oldu.

Bu bağlamda uluslararası boyut da ihmal edilmemeli. Berlin’de yaşananlar Avrupa’nın ortak güvenlik meselesi. Zira kritik altyapılar ulusal sınırların ötesine yayılıyor. Enerji, iletişim ve lojistik ağları kıta ölçeğinde birbirine bağlıyken bir şehirde yaşanan elektrik kesintisi, domino etkisiyle başka ülkelerde de krizlere yol açabiliyor. Bu nedenle meselenin, Avrupa’nın kolektif güvenlik başlığı altında ele alınması elzem.

Berlin’de yaşanan elektrik kesintileri güvenliğin siyasal boyutuna da işaret ediyor. Devletin vatandaş nezdindeki meşruiyeti, demokrasi ve hukukun yanında temel hizmetleri kesintisiz sunabilme kapasitesiyle de ölçülüyor. Günlerce süren elektrik kesintileri, özellikle sistem karşıtı akımların yaygınlık kazandığı Avrupa’da “devlet nerede?” sorusunu kaçınılmaz hale getiriyor.

İsrail’in Kapıları Yabancı Medyaya Kapalı
İsrail hükümetine yabancı yayın kuruluşlarının faaliyetlerini durdurma yetkisini uzatan yeni düzenleme, basit bir güvenlik önlemi olarak okunamayacak kadar ağır bir siyasal bağlamda yer alıyor. Bu karar, Gazze’de aylardır süren soykırım ve yıkım politikalarıyla birlikte düşünüldüğünde İsrail’in bilgiye erişime yönelik de kapsamlı bir saldırı yürüttüğünü ortaya koyuyor. Bombalarla yok edilen yaşam alanlarına paralel olarak kameralar ve mikrofonlar da susturuluyor.

Devletlerin güvenlik gerekçesiyle bilgi akışını sınırlaması yeni bir olgu olmasa da İsrail’in attığı adım, olağanüstü hal koşullarına bile ihtiyaç duymadan yürütmeye geniş ve belirsiz yetkiler tanıması bakımından farklılaşıyor. Bu yetki, hangi yayınların “ulusal güvenliğe tehdit” oluşturduğuna dair net, şeffaf ve denetlenebilir kriterler sunmuyor. Tam tersine, güvenlik söylemini muğlaklaştırarak onu keyfi bir susturma aracına dönüştürüyor.

Kaynak: AA
Gazeteciliğin temel işlevlerinden biri, devletlerin eylemlerini kamuoyu adına görünür kılmak ve hesap sorulabilirliği mümkün kılmaktır. İsrail’in yabancı medyaya yönelik bu düzenlemesi tam da bu işlevi hedef alıyor. Gazze’de yaşanan sivil ölümleri, zorla yerinden edilmeler, altyapının sistematik biçimde yok edilmesi ve insani yardımın engellenmesi gibi ağır ihlaller ancak bağımsız medya sayesinde küresel kamuoyunun gündemine taşınabiliyor. Bu yayınların susturulması, bu suçların haberleştirilmesinin İsrail tarafından “tehdit” olarak kodlandığını gösteriyor.

Üstelik bu düzenleme, medya organlarının da ötesinde kamusal bilginin kendisini hedef alıyor. Yabancı medya, İsrail’in iç kamuoyundan ziyade uluslararası kamuoyu için bir pencere işlevi görüyor. Bu pencerenin kapatılması, Gazze’de olan bitenin küresel ölçekte normalleştirilmesine, sıradanlaştırılmasına ve nihayetinde unutulmasına hizmet ediyor. Soykırımın sembolik ve hafıza boyutları da böylece tamamlanıyor.

Hukuki açıdan bakıldığında ise mesele daha da çarpıcı hale geliyor. Yargısal denetimi sınırlı olan bu yetkiler, kuvvetler ayrılığı ilkesini fiilen askıya alıyor. Yürütmenin hem tehdit tanımını yapması hem de cezayı uygulaması, demokratik rejimlerin asgari güvenceleriyle bağdaşmıyor. Bu durum, İsrail’de uzun süredir gündemde olan politik tartışmaların medya alanındaki en görünür tezahürlerinden biri.

Son kertede İsrail’in yabancı medyaya yönelik bu düzenlemesi, Gazze halkına karşı soykırımın bilgiye erişim alanında da yürütüldüğünü açıkça gösteriyor. Hakikatin dolaşımını kesmek, tanıklığı ortadan kaldırmak ve suçu görünmez kılmak, soykırım stratejisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Gazze’de olan bitenin unutulmaması ise ancak susturulamayan ve kamuoyunda tutulan sesler sayesinde mümkün.
Gri Bölge
14 Ocak 2026
ABD Dış Politikasında Dönüm Noktası, Karanlıklar İçinde Berlin ve İsrail’in Kapıları Yabancı Medyaya Kapalı