Ortadoğu son yılların en hararetli günlerini yaşıyor. İran lideri Ayetullah Ali Hamaney ve diğer birçok İranlı üst düzey yetkilinin ABD ve İsrail saldırılarında öldürülmesi dikkatleri bölgenin üzerine çekti. Rejimi değiştirme amacıyla gerçekleştirilen bu saldırılara misilleme olarak İran, İsrail ve Ortadoğu’da ABD askerlerinin bulunduğu ülkeleri hedef alan saldırılarda bulundu. Tüm bu jeopolitik gelişmeler ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ekonomik etkileri tartışılırken savaşın gri bölgesinde ise hedef alınan siviller bulunuyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları askeri gelişmeler kadar sert bir retorik üzerinden başladı. ABD Başkanı Donald Trump, operasyonun başladığını ilan ettiği konuşmada İran halkına hitaben “özgürlüğünüzün saati geldi” ifadesini kullanarak rejim değişikliği çağrısı yaptı ve “işimiz bittiğinde hükümetinizi devralın” sözleriyle doğrudan İran halkına yönetimi devirme çağrısında bulundu. Bu ifadeler, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun bir süredir İran toplumuna yaptığı benzer ayaklanma çağrılarını hatırlatıyor.
Kaynak: AAİran’a saldırılar sürerken İran kamuoyunda ve diasporadaki İranlılar arasında karışık duygular hakim. Devlet kademeleri ile yönetime yakınlık hisseden kesimler, dış müdahaleye tepki göstermek ve rejime desteklerini ifade etmek amacıyla sokaklara çıkarken İran içindeki ve dışındaki bazı rejim karşıtı gruplar ise Ali Hamaney’in ölümünü kutlamak için meydanlardaydı. Bu durum, özellikle dış müdahale söz konusu olduğunda devlet meşruiyetinin ve iç konsolidasyonun ne denli önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Bölgesel ölçekte ise başta Şii nüfusun yoğun olarak yaşadığı Bahreyn olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Ürdün gibi ABD varlığının bulunduğu ülkeler İran’ın hedefleri arasında yer alırken Güney Kıbrıs’ta bulunan Birleşik Krallık askeri üsleri de hedef alındı. Diplomatik misyonlar tahliye planlarını devreye sokarken uluslararası havayolları da uçuşlarını askıya aldı. Böylece kriz, İran-İsrail savaşının ötesinde geniş bir jeopolitik eksende şekillenerek bölgenin ideolojik ve stratejik fay hatlarını yeniden görünür kılmış oldu.
Tüm bu askeri tartışmalar ve siyasi açıklamalar arasında savaşın en acı tarafını yaşayanlar ise yine siviller. İsrail henüz saldırıların başında İran’da yer alan bir okulu hedef alarak çoğu çocuk olmak üzere 150 civarında kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Okulların ve çocukların hedef alınması bölgede zaten kırılgan olan sivil güvenlik algısını daha da zayıflatırken Gazze’deki soykırım metotlarını andıran bu saldırılar, İsrail’in güvenlik doktrininde sivillerin rahatlıkla hedef alındığını bir kez daha göstermiş oldu.
Öte yandan İran’ın misilleme saldırılarında da zaman zaman sivil alanlar hedef alınıyor. Körfez ülkelerinde yer alan ABD askeri tesislerinin yanı sıra alışveriş merkezleri ve havalimanları gibi alanlar İran saldırılarının diğer bazı hedefleri arasında yer aldı. İran’ın saldırıları Körfez ülkelerinde yaralanma vakalarına neden olurken Abu Dabi’de Zayed Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan bir insansız hava aracının bir kişinin ölümüne yol açtığı açıklandı.
İran, ABD ile İsrail’in saldırılarında büyük güç kaybetmiş olsa da bu savaşın nasıl sonuçlanacağı ve İran’ın geleceğinin nasıl şekilleneceği belirsiz. Fakat askeri ve ideolojik hesaplaşmalar sürdükçe çatışmaların ortasında kalan sivillerin korunmasının uluslararası toplumun en acil sınavı olmaya devam edeceği açık. Bu nedenle, çatışmanın taraflarını insani sonuçları üzerinden değerlendirmek geleceğe dair daha dengeli ve sorumlu bir perspektif geliştirmek için hayati önem taşıyor.
Cezayir-Nijer Yakınlaşması Avrupa İçin Neden Önemli?
Cezayir ile Nijer arasında diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesi, Sahel Bölgesi’nden Akdeniz’e ve Avrupa’ya uzanan geniş bir jeopolitik hattı etkiliyor. İlişkilerin yeniden büyükelçilik düzeyine çıkarılması, Nijer Cumhurbaşkanı Abdourahamane Tchiani’nin Cezayir’e yaptığı ziyaretle birlikte açıklandı. Bu ziyaretin Avrupa açısından önemi ise Nijerya’dan başlayarak Nijer üzerinden Cezayir’e ulaşan Trans-Sahra Boru Hattı’nda yatıyor.
Cezayir ve Nijer arasındaki ilişkiler Nisan 2025’te Cezayir’in iç savaşla boğuşan Mali’ye ait bir insansız hava aracını düşürmesiyle bozulmuştu. Olayın ardından Mali, Nijer ve Burkina Faso’nun oluşturduğu Sahel Devletleri İttifakı ortak bir diplomatik tepki vererek Cezayir’deki büyükelçilerini geri çağırmıştı. Böylece Cezayir ile Nijer arasındaki bağlar kopmuş ve Cezayir’e karşı bölgesel bloklaşma eğilimi güç kazanmıştı. Ancak bugün gelinen noktada Cezayir ve Nijer sorunlarını arka plana atarak işbirliği yolunu seçmiş görünüyor.
Kaynak: WikiMediaCezayir-Nijer ilişkilerinde yaşanan normalleşmenin merkezinde enerji bulunuyor. Normalleşme kararının ardından Cezayir ve Nijer, Trans-Sahra Doğalgaz Boru Hattı’nın Nijer’de yer alacak bölümünün inşasına Ramazan ayının ardından başlamayı taahhüt etti. Toplam 841 kilometrelik Nijer koridoru, projenin henüz inşasına başlanmamış son halkasını oluşturuyor. Boru hattının Cezayir ve Nijerya’daki bölümlerinin ise yaklaşık %70’i tamamlanmış durumda.
Nijerya’dan Cezayir’e uzanan Trans-Sahra Hattı’nın uzun vadede Akdeniz üzerinden Avrupa pazarına gaz taşıması hedefleniyor. Yıllık 30 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip olacağı öngörülen boru hattı, Avrupa’nın toplam gaz ithalatının yaklaşık %8 ila %10’unu sağlayabilme potansiyeline sahip. Bu oran, özellikle Rus gazına bağımlılığı azaltma arayışındaki Avrupa için küçümsenmeyecek bir katkı anlamına geliyor.
Cezayir halihazırda Avrupa’nın önemli gaz tedarikçilerinden biri. Başta Trans-Akdeniz olmak üzere çeşitli doğalgaz boru hatlarıyla Cezayir doğalgazı İtalya ve İspanya’ya ulaşırken diğer Avrupa ülkeleri Cezayir doğalgazını LNG yoluyla kullanıyor. Dolayısıyla Cezayir, Avrupa Birliği’nin doğalgaz ithalatının %12’sini karşılarken bu durum Cezayir’i, Norveç ve ABD’nin ardından AB’nin üçüncü büyük doğalgaz tedarikçisi konumuna taşıyor.
Trans-Sahra Doğalgaz Hattı, Cezayir ve Fas arasında Batı Sahra’nın statüsü nedeniyle yıllardır süren gerginliğin enerji alanındaki yansımasını da yansıtıyor. Nitekim bu hat Nijerya-Fas Boru Hattı Projesi ile doğrudan rakip konumunda. Nijerya doğalgazını Batı Afrika kıyıları boyunca Avrupa’ya taşımayı amaçlayan bu alternatif rota, Cezayir’in stratejik konumunu dengelemeyi hedefliyor. Dolayısıyla Nijer’in Cezayir ile yakınlaşması aynı zamanda hangi jeopolitik eksenin güçleneceğine dair bir sinyal niteliğinde.
Enerji kadar stratejik bir diğer başlık da ticaret ve lojistik altyapısı. Trans-Sahra Boru Hattı projesine paralel biçimde geliştirilen Trans-Sahra Otoyolu, Nijerya’yı Nijer üzerinden Cezayir’e bağlayarak Batı Afrika ile Akdeniz havzası arasında kesintisiz bir kara ulaşım koridoru oluşturmayı hedefliyor. Cezayir ile Nijer arasındaki siyasi ve ekonomik yakınlaşmanın hız kazanmasıyla birlikte projenin kalan kısımlarının tamamlanması ve hattın tam kapasiteyle işler hale gelmesi bekleniyor.
Bununla birlikte, Nijer’in Cezayir ile yakınlaşması Sahel Bölgesi İttifakı içinde rahatsızlığa neden olabilir. Mali ve Burkina Faso’nun Cezayir’e yönelik husumeti sürerken Nijer’in Cezayir ile yeniden el sıkışması ittifakın iç bütünlüğünü zayıflatma potansiyeline sahip. Batı’ya ve özellikle Fransız etkisine karşı alternatif bir bölgesel dayanışma modeli olarak sunulan Sahel Devletleri İttifakı içerisindeki uyum, üye ülkelerin çıkarları farklı yönlere savruldukça daha da hassas hale geliyor.
Tüm bunlar düşünüldüğünde Ortadoğu’daki sıcak gündemden uzak bir şekilde gerçekleşen Cezayir-Nijer yakınlaşması, Sahra altı Afrika gazının hangi güzergahtan Avrupa’ya ulaşacağı, Kuzey Afrika’daki rekabetin nasıl şekilleneceği ve Sahel’deki bölgesel bloklaşmanın hangi yönde ilerleyeceği gibi soruların merkezinde yer alıyor. Enerji güvenliği, ticaret koridorları ve jeopolitik denge burada birbirine sıkı sıkıya bağlı. Avrupa’nın Rusya sonrası enerji stratejisi bağlamında düşünüldüğünde Cezayir’in güçlenen transit rolü dikkatle izlenmesi gereken stratejik bir gelişme.
Her Beş Avrupalıdan Biri Diktatörlüğe Açık
Avrupa’nın siyasal iklimine dair son veriler kıtanın ruh haline dair derin bir hikaye anlatıyor. Birleşik Krallık, Fransa, İsveç, Romanya ve Yunanistan’da düzenlenen anketlere göre her beş Avrupalıdan biri belirli koşullar altında diktatörlüğün demokrasiye tercih edilebileceğini düşünüyor. Bu oran, Avrupa demokrasilerinin meşruiyetine dair kamuoyunda süregelen sessiz ama ciddi bir sorgulamaya işaret ediyor.
Verilere biraz daha ayrıntılı bakacak olursak Yunanistan’da katılımcıların %76’sı ülkelerinde demokrasinin işleyişinden hoşnut olmadığını ifade etmekte. Bu oran Fransa’da %68, Romanya’da %66, Birleşik Krallık’ta %42 ve İsveç’te %32 seviyesinde seyrediyor. Ülkeler arasındaki farklar, ekonomik ve siyasi krizlerin yoğun yaşandığı ülkelerde demokrasiye güvenin daha fazla azaldığını gösterirken ortak paydayı Avrupa’da demokrasiye dair hayal kırıklığı oluşturuyor.
Kaynak: AADemokrasinin krizi günümüze dek temsil krizi, kurumsal erozyon, düşük katılım oranları ve popülizm gibi tartışmalar etrafında çoğu zaman soyut kavramlar üzerinden tartışılmaktaydı. Bu anket verileri ise bu durumu soyut tartışmaların ötesine taşıyor. Nitekim katılımcıların %22’si belirli durumlarda diktatörlüğü tercih edebileceğini söylerken %26’sı daha da ileri giderek eğer yetkin ve etkili bir lider varsa demokratik hakların sınırlanmasına ve yurttaşlara hesap verilmemesine itiraz etmeyeceğini belirtiyor.
Avrupa’nın ciddi bir liderlik krizinden geçtiği şu günlerde halkın bu düşüncesi diktatörlük arzusundan ziyade Avrupalıların etkin liderlik arzusunu göstermekte. Bu bağlamda soru demokrasi - diktatörlük ikiliğinin ötesine geçerek yavaş ve problemli bir özgürlük ortamının mı yoksa işleyen bir düzenin mi tercih edileceğini etrafında şekilleniyor. Böylelikle demokrasinin temel ilkelerinden olan hesap verebilirlik etkin yönetim arzusunun gölgesinde yeniden tartışmaya açılıyor.
Üstelik bu etkin yönetim arzusu sadece Avrupa ile sınırlı değil. Journal of Democracy dergisinde yayınlanan akademik çalışma Nepal, Endonezya, Sırbistan, Peru ve diğer birçok ülkede ortaya çıkan Z kuşağı liderliğindeki toplumsal ayaklanmalara odaklanıyor. Çalışmanın bulgularına göre son yıllarda etkili olan Z kuşağı protestolarının temelini demokrasi talebinden ziyade sosyoekonomik eşitsizliklerin, yolsuzluğun ve nepotizmin ortadan kalktığı iyi yönetişim talebi oluşturuyor.
Tekrar Avrupa’ya dönecek olursak, Avrupa topluluğunda hakim olan etkin yönetim beklentisinin siyasal alana yansıması aşırı sağ partilerin özellikle Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ta yükselişe geçmesiyle görünür hale geliyor. Nitekim aşırı sağın karmaşık toplumsal sorunlara basit çözümler vaat eden güçlü liderlik ve hızlı karar alma söylemi demokratik süreçlerin doğasında bulunan müzakereleri süreci yavaşlatan bir zayıflık olarak çerçevelemekte.
Kurumsal güvene dair veriler de bu tabloyu tamamlıyor. Avrupa Birliği’ne güven %43 seviyesindeyken siyasal partilere güven ise %24 seviyesinde kalmış durumda. Yunanistan’da katılımcıların %55’i son seçimlerde oy verdikleri partiye kendilerini yakın hissetmediklerini söylüyor. Bu oran Romanya’da %53, Birleşik Krallık’ta %47, Fransa’da %43 ve İsveç’te ise %32. Siyasi partiler ile halk arasındaki temsil bağının gevşemesi de şüphesiz sandık ile siyasal aidiyet arasındaki mesafeyi büyütüyor.