#26

#26 Gri Bölge

Stratejik ve İdeolojik Boyutlarıyla Hindistan-İsrail Yakınlaşması

Kaynak: AA

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği İsrail ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerin son yıllarda ne kadar derinleştiğini gösteriyor. Modi, İsrail Meclisi Knesset’te konuşma yapan ilk Hindistan başbakanı olurken konuşmasında Hamas’ı barbarlıkla suçlayarak öldürülen İsrailliler için başsağlığı diledi. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun ise Modi’ye hitaben “Sen sadece bir dost değilsin, kardeşsin” ifadeleri İsrail’in uluslararası kamuoyunda yalnızlığa itildiği bugünlerde kamuoyuna verilen güçlü bir mesaj olarak dikkat çekiyor.

Modi’nin İsrail’e övgülerle dolu konuşmasında dikkat çeken önemli bir eksik vardı. İsrail ordusunun Gazze’de yürüttüğü soykırım ve bu süreçte hayatını kaybeden on binlerce Filistinli hakkında hiçbir şey söylemeyen Modi bu konuda yalnızca “diyalog, barış ve bölgesel istikrar” çağrısı yapmakla yetindi. Bu tutum, Hindistan’ın geçmişte Filistin davasına verdiği desteğin yerini günümüzde İsrail’e her şartta destek politikasının aldığını gösteriyor.

Ziyaret sırasında iki ülke arasında çok sayıda ikili anlaşma da imzalandı. Taraflar, ilişkileri stratejik ortaklık seviyesine yükseltme konusunda anlaşırken siber güvenlik, ticaret, uzay araştırmaları, eğitim ve tarım gibi birçok alanda çeşitli işbirliği anlaşmaları imzalandı. En dikkat çekici başlıklardan biri ise İsrail’in önümüzdeki beş yıl içinde 50 bin Hint işçiyi kabul etme taahhüdü oldu. Aynı zamanda iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalanması için çalışmaların hızlandırılması da gündemde.

Hindistan ile İsrail arasındaki ilişkiler aslında her zaman bu kadar yakın değildi. Tarihsel olarak İsrail’e karşı Filistinlilerin haklarını destekleyen Hindistan, İsrail ile diplomatik ilişkilerini ancak 1992 yılında kurabildi. Modi’nin 2014 yılında başbakan olmasından sonra ise iki ülke arasında işbirliği hızla arttı. Bugün Hindistan, İsrail silahlarının en büyük müşterisi; öyle ki İsrail’in toplam silah ihracatının üçte birinden fazlası Hindistan’a gidiyor.

Başbakan Modi’nin ve partisi BJP’nin temel ideolojisini oluşturan Hindutva ile Siyonizm arasında bulunan önemli benzerlikler, gelişen ikili ilişkilerin bir başka boyutunu oluşturuyor. Hindutva, Hindistan’ı esas olarak Hindulara ait bir ulus olarak tanımlayan ve ülkenin siyasi ve kültürel kimliğini bu çerçevede yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir ideoloji. Nitekim Hindutva düşüncesine göre Hindistan hem kutsal bir toprak hem de Hinduların tarihsel anavatanı olarak kabul ediliyor.

Ulusal kimliği sadece belirli bir toplulukla özdeşleştiren bir devlet modelini savunan bu iki anlayış, bölgede yaşayan diğer grupları yerinden etmeye odaklanıyor. Son yıllarda İslamofobik vakaların artış gösterdiği ve Filistin destekçisi isimlerin susturulduğu Hindistan’da bazı Hindutva grupları Müslüman geçmişi temsil eden Babür mirasını silmeye yönelik politikaları savunurken İsrail’de de Filistinlilere ait evlerin yıkılması ve yerlerine Yahudi yerleşimleri kurulması iki ideolojinin benzerlikleri arasında yer alıyor.

Narendra Modi’nin İsrail ziyareti, küresel siyasette ortaya çıkan yeni ideolojik ve stratejik ittifakları gösterirken Hindistan, Netanyahu’nun ortaya attığı İsrail’in altıgen ittifakının en önemli üyelerinden biri olarak öne çıkıyor. İki ülke arasındaki işbirliği askeri ve ekonomik alanlarda hızla büyürken, bu yakınlaşma Hindistan’ın Filistin meselesinde soykırıma tamamen gözünü kapatarak İsrail yanlısı bir tutuma geçiş yaptığını gösteriyor.

NATO İçinde ABD-İspanya Çatlağı

Kaynak: WikiMedia

Gazze’de süregelen soykırım ve İran-İsrail Savaşı, Avrupa ile ABD arasındaki siyasi dengeleri etkilemeye devam ediyor. Bu süreçte İspanya, İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü politikaları Avrupa’da soykırım olarak nitelendiren nadir ülkelerden biri olurken Filistin devletini tanıma konusunda da birçok Avrupa ülkesinden daha erken bir adım atmıştı. İspanya ile ABD arasındaki gerilim, Ortadoğu’da krizin İran topraklarına genişlemesiyle daha da tırmandı.

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, ABD ve İsrail’in bölgede gerçekleştirdiği faaliyetleri tek taraflı askeri eylemler olarak nitelendirerek sert biçimde eleştirdi. İpler ise İspanyol hükümetinin topraklarında bulunan Amerikan üslerinin İran’a yönelik saldırılarda kullanılmasına izin verilmeyeceğini açıklamasıyla koptu. Bu karar üzerine ABD, askeri üslerde bulunan uçaklarını Almanya’ya taşımak durumunda kaldı.

İspanya’nın böyle bir karar alabilmesinde söz konusu askeri tesislerin niteliği etkili. Bu iki askeri tesis her ne kadar ortak kullanım anlaşmaları kapsamında faaliyet gösterse de nihai egemenlik İspanya’ya ait. Dolayısıyla İspanya, ikili anlaşmalar gereği bu üslerin hangi operasyonlar için kullanılabileceği konusunda son söz hakkını elinde bulunduruyor. Böylece İspanya’nın bu kararı ABD’nin Akdeniz’deki operasyonel kapasitesini doğrudan sınırlıyor.

ABD ise İspanya’nın bu kararına oldukça sert bir tepki vererek İspanya ile tüm ilişkilerin kesileceğini belirtti. NATO müttefikleri arasında bu tarz bir yaptırım tehdidi son derece nadir görülen bir durum olduğundan bu açıklama diplomatik çevrelerde büyük yankı uyandırmış durumda. Ancak İspanya ile ABD arasındaki gerilim yalnızca Ortadoğu’da yaşananlarla sınırlı değil; NATO içinde uzun süredir tartışılan savunma harcamaları konusu bu anlaşmazlığı derinleştiren faktörlerden bir diğerini oluşturuyor.

İspanya savunma harcamaları için GSYİH’sının yaklaşık %2,1’ini ayırıyor; bu oran NATO’nun daha önceki dönemlerdeki %2 hedefini karşılıyor olsa da 2025 NATO Zirvesi’nde kabul edilen %5 hedefinin çok uzağında. Üstelik İspanya Başbakanı Sanchez, NATO’ya yazdığı mektupta %5 oranını karşılamayacaklarını belirterek bu hedeften muaf tutulma talebini iletmişti. İspanya’nın bu çıkışı, Avrupa ülkelerinin güvenlik konusunda elini taşın altına daha fazla sokması gerektiğini düşünen Trump için kabul edilemez bulunuyor.

İspanya’nın askeri üslerin kullanımına yönelik getirdiği sınırlamalar ve NATO içinde süregelen savunma harcamaları tartışmaları birlikte ele alındığında, ABD ile İspanya arasında ortaya çıkan mevcut gerilim Batı ittifakı içinde yük paylaşımı ve stratejik öncelikler gibi konularda giderek belirginleşen görüş ayrılıklarının bir yansıması. Bu nedenle söz konusu gerilim, NATO’nun ittifak içi uyumu üzerinde etkili olabilecek geniş kapsamlı bir stratejik sorunun işareti olarak da yorumlanıyor.

Afganistan-Pakistan Savaşı Sürüyor

Kaynak: AA

Afganistan’a hakim olan Taliban yönetiminin Pakistan ordusuna ait askeri üslere yönelik saldırılarıyla iki ülke arasındaki gerilim yeniden sıcak çatışmaya döndü. Bu saldırı, Pakistan’ın birkaç gün önce Afgan askeri hedeflerine gerçekleştirdiği hava saldırılarına karşı misilleme olarak tanımlanırken Pakistan, Taliban yönetimine karşı açık savaş ilan edildiğini duyurdu.

Esasen bu son çatışmalar Afganistan ile Pakistan arasında son yıllarda yaşanan ilk kriz değil. İki ülke daha önce de sınır bölgelerinde yaşanan bir dizi çatışmanın ardından Ekim ayında Katar ve Türkiye’nin arabuluculuğunda bir ateşkes üzerinde anlaşmıştı. Ancak bu ateşkesin ardından Suudi Arabistan’ın arabuluculuğunda yürütülen kapsamlı müzakereler kalıcı bir sonuç üretemeden dağıldı.

Bu gerilimin merkezinde yer alan en önemli sorunu Afganistan ile Pakistan arasındaki sınırı belirleyen Durand Hattı oluşturuyor. Britanya sömürgesi döneminde çizilen yaklaşık 2640 kilometre uzunluğundaki bu sınır hattı tartışmalı bir statüye sahip. Afganistan uzun süredir özellikle Peştun nüfusun yoğun olduğu bölgelerde bu sınırı meşru kabul etmiyor. Diğer yandan sınırın dağlık coğrafyası silahlı grupların hareketliliğini kolaylaştırırken devletlerin sınır denetimini zorlaştırıyor.

Gerilimi tırmandıran bir diğer kritik unsur ise Tehrik-i Taliban Pakistan’ın (TTP) faaliyetleri. Pakistan hükümetinin Afganistan’a hakim olan Taliban’ın TTP’ye güvenli sığınak sağladığına dair iddiaları iki ülke arasındaki güven krizini derinleştiriyor. Her ne kadar Pakistan’ın güvenlik kurumları Afgan Taliban hareketinin ortaya çıkış sürecinde önemli rol oynamış olsa da bugün gelinen noktada geçmişte desteklenen bu aktörlerin Pakistan’ın kendi güvenliğine yönelik bir tehdit haline geldiği görülüyor.

Afganistan-Pakistan çatışmasının arka planında daha geniş jeopolitik hesaplar da bulunuyor. Pakistan yönetimi TTP saldırılarının arkasında Hindistan’ın bulunduğunu öne sürerken özellikle Hindistan’ın Afganistan ile son yıllarda geliştirdiği diplomatik ilişkiler dikkat çekiyor. Nitekim Hindistan, Taliban’ın hükümeti ele geçirmesinin ardından Kabil’de kapanan büyükelçiliğini 2022 yılında yeniden açmış ve geçtiğimiz Ekim ayında Afganistan’dan bir diplomatik heyeti Yeni Delhi’de ağırlamıştı.

Çatışmanın insani boyutu ise özellikle mülteci politikalarında kendisini gösteriyor. Pakistan, geçtiğimiz yıl boyunca bir milyondan fazla Afgan mülteciyi sınır dışı etmiş ve Afganistan ile olan sınırını büyük ölçüde kapatmıştı. Güvenlik iki ülkenin başlıca meselesi haline gelirken uzun yıllardır bölgede süregelen çatışmalardan muzdarip olan insanlar için savaş ekonomik ve sosyal sorunların büyümesi anlamına geliyor.

Tarihsel sınır sorunları, silahlı grupların varlığı, bölgesel güç rekabeti ve göç krizleri Afganistan ile Pakistan arasında birbirini besleyen çok katmanlı bir güvenlik sorunu ortaya çıkarmış durumda. Afganistan ile Pakistan arasındaki askeri gerilimin tırmanması, bölgenin kırılgan güvenlik dengelerini daha da karmaşık hale getiriyor. Eğer taraflar yeniden diplomatik bir kanal açamazsa bu sınır hattı önümüzdeki dönemde bölgesel istikrarsızlığın önemli odak noktalarından biri olmaya devam edecek.
Gri Bölge
12 Mart 2026
-Stratejik ve İdeolojik Boyutlarıyla Hindistan-İsrail Yakınlaşması -NATO İçinde ABD-İspanya Çatlağı -Afganistan-Pakistan Savaşı Sürüyor