Toplum ve Teknoloji #59
#59
Teknoloji ve Yapay Zeka Politikaları Programı21 Nisan 2026
Palantir Manifestosu ve Çevrimiçi İzler, Çevrimdışı Sonuçlar

Toplum ve Teknoloji #59

Palantir Manifestosu

Geçtiğimiz günlerde Palantir Şirketi sosyal medya hesabından bir manifesto yayınladı. Bu manifesto, gönderide de belirtildiği gibi aslında şirketin CEO’su olan Alex Karp’ın The Technological Republic (Teknoloji Cumhuriyeti) kitabına dayanıyor. Manifestonun ilginç yanı, daha evvel Silikon Vadisinden bu kadar belirgin şekilde işitmediğimiz bazı çağrıları doğrudan yapıyor olması. Tam da bu yüzden pek çok insanda tedirginlik ve merak uyandıran manifesto, Silikon Vadisi ve teknolojinin geleceğine dair neler söylüyor?

Manifesto, ilk maddesinden itibaren teknoloji elitlerinin Amerikan devletine karşı sorumlu oldukları iddiasını taşıyor. Dünyanın içinde bulunduğu vaziyette teknolojik manevraların kaçınılmazlığından dem vurarak hem teknoloji elitini bu girişime omuz vermeye teşvik ediyor hem de yönetici eliti puslu bir gelecek noktasında teskin ediyor. Bununla da kalmayıp özgür ve demokratik toplumların galip olabilme yeteneğinin sert güce; sert gücün de bu yüzyılda yapay zeka aracılığıyla tesis edileceğini açıkça belirtiyor. Zaten Karp’ın kitabının uzun ismi de bu tutumu açıkça belirtiyor: Teknoloji Cumhuriyeti: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği.

Palantir logo on a dark background

Amerika’nın teknik gelişime ve dünya barışına katkılarının göz ardı edilemeyeceği de metnin vurguları arasında. Karp’ın düşüncesi, Palantir’in genel çerçevesine yayılarak atom çağının kapandığını ve caydırıcılıkta yapay zeka çağının başladığını ilan ediyor. Bu yeni düzende öncü rolü üstlenmesi gereken ülke ise Karp’a göre, hem birikimi hem de tarihsel lütufları itibarıyla Amerika olarak sunuluyor. Metnin tonu, belirgin biçimde tekno milliyetçi bir zeminde şekilleniyor.

Manifesto’da konuşmaya değer daha pek çok madde bulunmakta. Ancak devlet ve şirket vurgusundan hareketle biraz bu ilişkinin geçmişine odaklanabiliriz. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki kurucu iradeye bakmak faydalı olacaktır. Vannevar Bush’un Başkan Roosevelt’in talebi üzerine yazdığı meşhur raporuyla temelleri atılan yaklaşım, bilim ve teknoloji çalışmalarını devletin himayesinde efektif şekilde çalıştıracak bir model öngörmüştü. O dönemde geliştirilen ve bugün sivil hayatın her alanında kullandığımız internet veya küresel konumlama sistemleri gibi araçlar, toplumsal refahı artırmak için değil, devletin bekasını korumak ve rakiplerine karşı üstünlük sağlamak amacıyla icat edilmişti. Bu teknolojilerin özünde devletin egemenliğini tahkim etme arzusu yatıyordu. Teknoloji ile devlet arasındaki ilişki, gizlenmeye gerek duyulmayan doğal bir ortaklık biçimindeydi.

1960’ların sonuna gelindiğinde ise Vietnam Savaşı’nın yarattığı toplumsal travma bu gidişatta büyük bir kırılmaya yol açtı. 1968 kuşağı teknolojiyi devletin elindeki baskıcı ve yıkıcı bir aygıt olarak görmeye başlayınca teknoloji dünyasında köklü bir kimlik değişimi yaşandı. Bilgisayarların merkezi otoriteden koparılıp kişiselleştirilmesi, aslında askeri geçmişin üzerini örten bir sivil maskeydi. Frederick Terman’ın üniversite merkezli savunma odaklı çalışmaları Silikon Vadisi’nin temellerini atsa da bu yapı kamuoyuna her zaman garajlarda doğan, dünyayı daha iyi bir yer yapmayı amaçlayan liberal bir rüya gibi sunuldu.

Bu liberal parantez 2000’li yılların ortasına kadar sürdü; ancak yeni yüzyılda yaşanan siyasi ve toplumsal olaylar, teknolojinin tarafsız bir araç olduğu iddiasını kökünden sarstı. Palantir işte bu noktada devreye girerek 68 kuşağının inşa ettiği barışçıl ve uzlaşmacı teknoloji retoriğini rafa kaldırdı. Bu anlamda manifesto da, teknolojinin tüketici konforu odaklı bir meta olmaktan çıkıp yeniden egemenlik odaklı bir güce dönüşmesi gerektiğini savunuyor. Bu durum, kapitalizmin rekabetçi piyasa mantığından uzaklaşarak devlet iradesiyle bütünleşmiş bir tekelciliğe yöneldiği izlenimini veriyor.

Rekabet üzerine kurulu piyasacılıktan tarihsel biraz daha geriye, tröst merkezli piyasaya dönüşün belirtisi Palantir ve yapay zeka şirketleri dinamiğinde görünür hale geliyor. Palantir’e göre rekabet stratejik zafiyet doğurur. Dolayısıyla teknoloji şirketleri artık devletin birer stratejik ortağı, hatta doğrudan birer organı gibi hareket etmelidir. Burada karar verilmesi gereken şey, devletin ne yapacağı ve hangi amaca doğru hizmet etmesi gerektiği ise, Palantir benzeri yapay zeka şirketlerinin yanıtı bunu sonsuz hesaplama yapan makinelerden daha iyi bilemeyeceğimiz olacaktır.

Son bir kaç yıla bakıldığında bu eğilimin Amerika bağlamında yalnızca Palantir ile sınırlı kalmadığı açıkça görülüyor. Amerikan devletinin teknoloji şirketleri üzerindeki denetimi artarken şirketler de kendilerini ulusal güvenlik kurumları olarak yeniden tanımlamaya başladılar. Özellikle savunma teknolojileri alanında ortaya çıkan yeni girişimler ve bu girişimlerin devletten aldığı devasa ihaleler, Silikon Vadisi’nin o meşhur pasifist duruşunun yerini savaş teknolojilerine göz kırpmaya bıraktığını gözler önüne seriyor. Savaş sahasında aktif bir karar verici konumuna yükselen teknoloji, egemenliğin de özel ve belirgin biçimi olarak yeni bir kabuk bağlıyor.

Bu tarihsel seyir gösteriyor ki teknoloji, elli yıllık bir sivil parantezin ardından yeniden aslına rücu ediyor. Şimdilik Palantir’in manifestosu bu dönüşümün en açık ve en cüretkar ifadesi. Artık karşımızda bireyleri özgürleştirmeyi vaat eden ağlar değil, devletin görme ve müdahale etme kapasitesini artıran devasa gözetim ve analiz mekanizmaları bulunuyor. Tüketici odaklı teknolojiden egemenlik odaklı teknolojiye geçiş, kapitalizmin maskesini indirip devletle nikah tazelemesinden başka bir şey olarak okunmamalıdır. Bu yeni dönemde teknoloji, sivil dünyanın kurtarıcısı değil, devletin elindeki en stratejik kılıç olarak yerini almaktadır.

Çevrimiçi İzler, Çevrimdışı Sonuçlar

Türkiye’de kısa aralıklarla yaşanan elim okul saldırısı hadiseleri, özellikle Kahramanmaraş’taki saldırı, ilk bakışta birbirinden kopuk ve münferit vakalar gibi görünse de belirli ortak hatlar ortaya koyuyor. Bu tür eylemler, yalnızca anlık öfke patlamalarıyla açıklanamayacak kadar çok katmanlı süreçlerin ürünü. Failin bireysel dünyası, içinde bulunduğu sosyal çevre ve özellikle dijital ortamlarla kurduğu ilişki, bu süreçte birbirini besleyen unsurlar olarak öne çıkıyor.

Kahramanmaraş örneğinde dikkat çeken ilk noktalardan biri, failin dijital dünyayla kurduğu yoğun ve görece denetimsiz ilişki. İnterneti etkin biçimde kullanması, VPN gibi araçlarla kendi alanını daha kapalı hale getirmesi ve ailesiyle bu alan arasında belirgin bir mesafe oluşturması, çocuk failin büyük ölçüde kendi başına şekillenen bir çevrimiçi evrende hareket ettiğini düşündürüyor. Bu tür ortamlarda bireylerin içerik tüketmekle kalmayıp aynı zamanda belirli söylem ve davranış kalıplarına maruz kalarak bunları içselleştirebildiği uzun süredir tartışılan bir mesele. Özellikle şiddet içerikleriyle tekrar eden karşılaşmalar, zamanla bu içeriklerin algısal eşiğini düşürebiliyor.

a close up of a keyboard and a mouse

Bu dijital evrende kurulan sembolik bağlar da belirleyici. Failin sosyal medya profilinde geçmişte benzer bir saldırı gerçekleştirmiş bir isme gönderme yapması, bu tür eylemlerin bireysel olmanın ötesinde dolaşımdaki bir anlatının parçası haline gelebildiğini gösteriyor. Önceki saldırganlara yönelik ilgi, kimi durumlarda onları bir referans noktası olarak konumlandırmaya, hatta eylemi anlamlandırma biçimini bu örnekler üzerinden kurmaya kadar varabiliyor. Bu da şiddetin, bireysel bir karar olmanın ötesinde, öğrenilen ve yeniden üretilen bir davranış biçimi haline gelebildiğine işaret ediyor.

Saldırı öncesine dair bulgular ise ani bir kopuştan ziyade belirli bir birikim sürecinin olduğunu gösteriyor. Dijital materyallerde eyleme dair hazırlıkların izlerine rastlanması, bu tür olayların çoğu zaman öncesinde bazı işaretler verdiğini gösteriyor. Bu işaretler her zaman açık ve doğrudan olmayabiliyor; ancak davranışlarda, paylaşımlarda ya da ilgi alanlarında ortaya çıkan değişimler geriye dönük olarak bakıldığında daha anlamlı hale geliyor.

Bütün bu saldırıların ve buna ortam sağlayan sosyal medya ve internet kullanımları, çocuklar için sosyal medyanın yasaklanması gündemini çok daha güçlü şekilde gündeme getiriyor. Bu tür bir yaklaşım, ilk bakışta sorunun kaynağını sınırlamaya dönük pratik bir çözüm gibi sunulabilir. Ancak bu çerçeve, meselenin karmaşıklığını zaman zaman gölgede bırakma riski de taşıyor. Zira sosyal medya odağı daha derinde işleyen bireysel, sosyal ve psikolojik dinamiklerin geri planda kalmasına yol açabiliyor. Bu nedenle tartışmanın yalnızca yasaklama eksenine sıkışması, sorunun esas boyutlarını gözden kaçıran bir yanılsama üretebilir.

Daha etkili bir yaklaşım, erişimi bütünüyle kesmekten ziyade, riskli davranış kalıplarını tespit edebilecek ve erken müdahaleyi mümkün kılacak mekanizmaların geliştirilmesini gerektiriyor. Okul temelli rehberlik sistemleri, aile içi farkındalık ve dijital okuryazarlık bu noktada kritik önem taşıyor. Aynı şekilde, dijital platformlarla kamu otoriteleri arasında kurulacak daha sistematik iş birlikleri de bu tür olayların önlenmesinde belirleyici olabilir.

Sonuç olarak Kahramanmaraş’taki saldırı, tek bir nedene indirgenemeyecek, farklı düzlemlerde şekillenen bir sürecin ürünü olarak değerlendirilebilir. Bireysel kırılganlıklar, sosyal çevre ve dijital etkileşimlerin kesişiminde ortaya çıkan bu tablo, benzer olayların anlaşılması ve önlenmesi için daha bütüncül bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koyuyor.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.