Putin’in Kuril Ziyareti Rusya-Japonya Krizini Alevlendirdi

Vladimir Putin’in Kuril Adaları’nın en büyüğü olan Etorofu/Iturup Adası’nı ziyaret etmesi, Moskova ile Tokyo arasında II. Dünya Savaşı’nın sonundan beri çözülemeyen anlaşmazlığı yeniden gündeme taşıdı. Putin’in adada yer alan okul, hastane ve balık işleme tesislerini ziyaret ederek adanın Rusya’ya ait olduğunu vurgulaması açık bir egemenlik mesajı olarak dikkat çekiyor.
Pasifik Okyanusu’nda Rusya’ya bağlı Kamçatka Yarımadası ile Japonya’nın Hokkaido Adası arasında 1300 kilometre boyunca uzanan 56 adadan oluşan Kuril Adaları’nın hikayesi çok daha eskiye uzanıyor. Japonya, Rusların bölgeye gelişinden önce güneydeki 4 adada hakimiyet kurmuş, 1855 tarihli Şimoda Antlaşması bu 4 ada üzerinde Japon kontrolünü resmi düzlemde formalize etmişti.
Japonya’yı İkinci Dünya Savaşı’na sokan ABD’ye yönelik Pearl Harbor Saldırıları’nın ana üssü olan Kuril Adaları, savaşın sonunda Sovyetler Birliği tarafından ele geçirilmişti. Adalarda yaşayan yaklaşık 17 bin Japon bölgeden çıkarılırken yerlerine çoğunluğu Ukrayna kökenli olan Sovyet vatandaşları yerleştirildi. Günümüzde hala Rusya’nın kontrolünde olan bu 4 adanın durumu iki ülke arasındaki anlaşmazlığın temelini oluşturuyor.
Son yıllarda artan askeri hesapların ve gerginliklerin aksine Kuril meselesinde diplomatik çözüm ihtimalinin yüksek olduğu anlar da yaşanmıştı. 1956’da iki ülke savaş haline son veren ortak bir bildiri imzalamış, 1998’de Boris Yeltsin ve Keizo Obuchi anlaşmazlığın 2000 yılına dek çözüleceğine dair net bir hedef dahi belirlemişti. En umut verici dönemlerden biri ise Shinzo Abe ile Vladimir Putin arasında iki ülke arasında işbirliğinin arttığı dönemde yaşanmıştı.
Kuril Krizi’nin alevlendiren ise Kırım’ın ilhakı ve ardından gerçekleşen Rusya-Ukrayna Savaşı oldu. Japonya, müttefiklerinin tutumuyla uyumlu olarak Rusya’ya yönelik politikalarını sertleştirdi, çeşitli yaptırımları yürürlüğe koydu. Gerilimin artması üzerine Başbakan Mihail Mişustin 2021 yılında bölgeyi ziyaret ederek Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in 2010 yılındaki ziyaretinin ardından bölgeye yönelik ikinci üst düzey ziyareti gerçekleştirmişti. Böylece Abe’nin zeytin dalı diplomasisi de sona ermiş oldu.
Putin’in ziyaretinin arka planında Kuril Adaları’nın Rusya’nın Pasifik’teki varlığı için taşıdığı büyük stratejik önem bulunuyor. Bu stratejik öneme paralel olarak Rusya son 10 yılda bölgedeki askeri varlığını büyük ölçüde artırdı; adalara Tor-M2U hava savunma sistemleri, Bastion ve Bal gemisavar füzeleri, binlerce askeri barındıracak tesisler ve S-300 bataryaları konuşlandırıldı. Buna karşılık Japonya da son dönemde ülke toprakları içinde düzenlediği ilk füze testlerini anakarasının kuzey ucundaki Hokkaido’da gerçekleştirdi. Böylece Kuril anlaşmazlığı zaman içinde kağıt üzerindeki egemenlik tartışmasından askeri tahkimatla ısınan sıcak bir güvenlik krizine dönüştü.
Rusya-Japonya gerilimini küresel çapta farklı coğrafyalarda etkisini görmeye başladığımız ABD-Çin gerginliğinden bağımsız şekilde düşünmek de pek mümkün değil. Japonya’nın hamisi rolündeki ABD, söz konusu 4 ada üzerindeki Japon egemenliğini tanıyor ve Rusya’nın Hint-Pasifik’te istikrarı bozduğunu savunuyor. Çin ise Rusya’nın yanında hizalanarak Japonya’yı II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen sınır düzenini değiştirmeye çalışmakla suçluyor.
Burada Çin’in tutumunda yaşanan değişime de bir parantez açmak gerekiyor. Geçmişte Japonya’nın bu dört ada üzerindeki egemenlik iddiasını destekleyen Çin, bu tutumunu tamamen değiştirmiş durumda. Japonya’ya karşı Rusya’nın bölgedeki askeri varlığını güçlendirmesi, şüphesiz Çin açısından olumlu bir gelişme. Zira Rusya’nın Pasifik’teki askeri kapasitesini artırması, Japonya’nın bölgedeki stratejik hareket alanını sınırlarken Çin’in bölgesel çıkarlarıyla da örtüşüyor.
Öte yandan, Ukrayna Savaşı’nın etkisiyle önümüzdeki günlerde ekonomik açıdan zorlanması beklenen Rusya’nın Çin’e daha bağımlı hale gelmesi, Pekin’in Moskova üzerindeki etkisini artırma potansiyeli taşıyor. Çin’in bu artan nüfuzunu Rusya’yı Pasifik’te daha aktif bir dış politika izlemeye teşvik etmek için kullanabileceği değerlendiriliyor. Böyle bir denklemde Rusya’nın Japonya karşısında daha sert bir tutum benimsemesi, Çin’in Tayvan konusunda da elini güçlendirebilecek bir gelişme olarak öne çıkıyor.
Kuril Adaları’nda yaşanan gerilim, II. Dünya Savaşı’nın mirasının ile bugünün güç siyasetinin aynı zeminde çarpışması olarak değerlendirilebilir. Vladimir Putin’in ziyareti geçmiş tartışmaları yeniden alevlendirirken iki ülke tarafından gerçekleştirilen askeri tahkimatın geleceğe dair verdiği mesaj pek iç açıcı değil. Kuril Krizi’nin iki ülke arasında aktif bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceğini söylemek şimdilik güç olsa da görünen o ki adalar üzerinde Rusya ile Japonya arasındaki anlaşmazlık bir süre daha devam edecek.
Ben Gvir’in Sertleşen Söylemi ve İsrail Sağının Geleceği

İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir geçtiğimiz günlerde katıldığı bir podcast programında tartışmalı açıklamalarda bulundu. Gazze’ye yönelik askeri operasyonların yoğunlaştırılması gerektiğini savunan Netanyahu’nun koalisyon ortağı, İsrail güçlerinin “her gece 30-40 kişiyi öldürmesi” gerektiğini ifade etti.
İsrailli eski esir Rom Braslavski ile katıldığı programda Ben Gvir, saldırıların “sadece tehdit oluşturanlarla sınırlı kalmaması” gerektiğini söyleyerek operasyonların sivillere yönelik yapılmasını ima etti. Açıklamasına “Orada yaşamaya değer olmayan insanlar var. Onlar yaşamamalılar. Onlar insan bile değiller.” diye devam eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) liderinin bu açıklamaları İsrail aşırı sağının düşünce yapısını gözler önüne sererken yaklaşan genel seçimlerde sağ tabanı konsolide etme amacı taşıyor.
Programda “Bu bir sır değil, başbakana katılmıyorum.” diyen Ben Gvir, daha önce de yaptığı ekstremist açıklamalarla gündeme gelmiş; Fransa, Birleşik Krallık ve İspanya’nın da dahil olduğu 10 ülkeye girişi yasaklanmıştı. Hükümetin uluslararası baskılar neticesinde Gazze’deki soykırımı yavaşlatmasına açıkça itiraz etmesi Netanyahu’nun Likud Partisi içindeki şahin kanada yaptığı bir çağrı olarak okunabilir.
Ben Gvir’in yaptığı açıklamalarla seçime yönelik yürüttüğü savunma ve güvenlik eksenli söylemin vereceği sonuç ise tartışmalı. Tel Aviv Üniversitesi’nin Ekim 2025’te yaptığı bir kamuoyu araştırmasına göre İsrail halkının sadece %11’i savaşın sürmesini savunurken %76’sı savaşı bitirecek bir anlaşmaya olumlu bakıyor. Çalışmaya göre hükümete güven oranının %27, orduya güven oranının ise %78 olması İsrail kamuoyunun güvenlik kaygılarının güçlü olmasına rağmen aşırı sağın söylemlerinin toplumsal desteğe dönüşmediğine işaret ediyor. Bu hafta yayınlanan bir seçim anketine göre ise eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot tarafından 2025’te kurulan Yashar birinci parti olurken Ben Gvir’in de içinde bulunduğu Netanyahu koalisyonunun mecliste çoğunluğu kaybetmesi bu politik tercih değişiminin bir göstergesi olabilir.
Öte yandan Ben Gvir, halkın güvenlik talebi karşısında destek toplayarak iktidar olma amacını paylaşmıyor dahi olabilir. Yaptığı açıklamalarda görevdeki Likud Partisi’nden dört bakan ve dört milletvekilinin Otzma Yehudit’e geçmek istediğini belirtti. Bu durum Ben Gvir’in sağ seçmen tabanını konsolide etmenin yanı sıra Likud içerisindeki şahin kanadı kendi siyasi çizgisine yaklaştırmaya çalıştığını düşündürüyor.
Nitekim, Likud tarihsel olarak İsrail siyasetinin sağında yer alsa da parti hiçbir zaman Ben Gvir’in Otzma Yehudit’i kadar radikal bir çizgide olmadı. Ayrıca 2022 seçimleri sonrası kurulan Netanyahu hükümeti, aşırı sağcı ve ultra-ortodoks partilerin desteğiyle kurulması bağlamında da İsrail’in tarihindeki en aşırı sağ hükümet konumunda. Bu nedenle Ben Gvir’in açıklamaları ve Likud’un Otzma Yehudit çizgisine yaklaşması mevcut hükümet içerisindeki güç dengeleriyle birlikte İsrail sağındaki ideolojik dönüşümün de bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Bu bağlamda Ben Gvir’in sert güvenlik söylemi, seçim performansını artırmaya yönelik bir strateji olmakla birlikte uluslararası baskılara karşı Netanyahu’nun olası pragmatik manevralarını sınırlandırmak ve “güvenlikten taviz vermeyen lider” profili çizmek olarak yorumlanabilir. Bu stratejinin başarısı ise Otzma Yehudit’in seçimlerde kaç sandalye kazanacağının ötesinde Likud içerisindeki aktörlerin Ben Gvir’in çizgisine ne ölçüde yaklaşacağıyla ve sağın baskın partisinin Likud olarak kalıp kalmayacağı ile ölçülecek.
Hürmüz Kesintilerine Karşı Suudi Arabistan-Umman Karayolu

Arap Yarımadası’nın güneydoğu ucunda, Suudi Arabistan ile Umman arasındaki ticaret haritasını yeniden şekillendirmesi hedeflenen Güvenli Yeşil Kara Koridoru projesi hayata geçiriliyor. Söz konusu proje, Umman’ın kuzeybatısındaki Zahire (Al Dhahirah) bölgesinde yer alan İbri’den başlayıp Rub’ el-Hali Çölü’nü aşarak Suudi Arabistan’a ulaşan 2021’de trafiğe açılmış 725 kilometrelik mevcut karayolunu esas alıyor. İki ülke arasında imzalanan anlaşmayla bu karayolunun resmi bir ticari lojistik koridoruna dönüştürülmesi hedefleniyor.
Koridor, Umman limanlarını doğrudan Suudi Arabistan’daki Kral Selman Enerji Parkı’nın limanına bağlıyor. Suudi Arabistan tarafındaki 564 kilometre uzunluğundaki bölüm yaklaşık 533 milyon dolarlık bir bütçeyle tamamlanmıştı. Karayolunun sadece Suudi Arabistan bölümünün inşası sırasında kaldırılan 150 milyon metreküp kum, projenin ölçeğini ve zorluğunu tek başına özetlemeye yetiyor.
Koridorun asıl önemi ise deniz yollarında artan jeopolitik gerilimlere karşı geliştirilmiş bir mekanizma olmasında yatıyor. Nitekim gemiler, son dönemde barındırdığı tehlikelerle gündeme gelen Hürmüz ile Bab-ül Mendeb Boğazı’nı kullanmak zorunda kalmıyor. Ticari yük, deniz yollarının öngörülemezliğine mahkum olmadan Umman limanlarından karayoluyla doğrudan Suudi Arabistan’a taşınabiliyor.
Stratejik açıdan bakıldığında bu kara koridoru, uluslararası ticareti deniz geçitlerinden kaynaklanan istikrarsızlıktan arındırmayı hedefleyen daha geniş bir bölgesel eğilimin parçası. Basra Körfezi’nde ve Kızıldeniz’de artan tehlikeler, Körfez ülkelerini ekonomik avantajlarına rağmen deniz güzergahlarına duyulan güveni sorgulamaya ve alternatif yollara yönelmeye itmiş durumda.
Güvenli Yeşil Kara Koridoru adıyla duyurulan girişim karayolunun geliştirilmesinin ötesinde iki ülke arasında koordineli gümrük işlemleri ve hızlandırılmış sınır kontrolleri vaat ediyor. Böylelikle Körfez İşbirliği Örgütü kapsamında 2002 yılından bu yana gümrük birliği içinde yer alan bu iki ülke, sınır kapılarında tıkanıklıkları önemli ölçüde ortadan kaldırma ve bekleme sürelerini kısaltmayı amaçlıyor.
Projenin değeri ise önümüzdeki dönemde hayata geçirilebilecek entegrasyon projelerine bağlı. Bu bağlamda, yeniden gündeme gelen ve uzun vadede Umman’a kadar uzatılması planlanan Hicaz Demiryolu’nun canlandırılması projesi büyük önem taşıyor. İki projenin entegre edilmesi, Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltan, karayolu ve demiryoluyla örülü çok katmanlı bir koridorun ortaya çıkmasını sağlayabilir. Böylece çölün ortasındaki bu karayolu, Avrupa’yı Körfez’e bağlayacak çok daha büyük bir bağlantısallık vizyonunun ilk adımı olabilir.
