#11

#11 Gri Bölge

Nükleerde Modernizasyon Yarışı

Geçtiğimiz günlerde yaşanan gelişmeler nükleer silahlanmanın uzun bir aradan sonra yeniden küresel siyasetin merkezine yerleştiğini gösteriyor. Nükleer silaha sahip ülkeler modernizasyon programlarına yoğun bir şekilde devam ediyor. Soğuk Savaş'ın bitişinden bu yana ilk kez nükleer kapasitenin genel bir yükseliş trendine girdiği bu dönemde büyük güçlerin yanı sıra orta ölçekli aktörler de nükleer modernizasyon programlarına hız vermiş durumda.

Donald Trump, geçtiğimiz günlerde Truth Social üzerinden paylaştığı mesajda ABD'nin en fazla nükleer silaha sahip ülke olduğunu vurgularken nükleer silahların ilk döneminde tamamen yenilendiğini iddia etti. Mesajın en çarpıcı kısmı ise diğer ülkelerin test programlarına atıfla nükleer testlere yeniden başlanması yönünde talimat verdiğini açıklaması oldu. Bu ifade, nükleer testlerin durdurulmasına dair 1990'lardan beri süregelen fiili durumun sonuna gelindiği sinyalini veriyor.

ABD Savaş Bakanlığı'ndan yapılan son açıklamalar da Trump'ın söyleminin ciddiyetini gözler önüne sermekte. Açıklamaya göre devam eden nükleer modernizasyon sürecinde yeni sistemlere yatırım yapılmakla kalınmayacağı, aynı zamanda mevcut caydırıcılık kapasitesinin kesintisiz korunmasının da kritik olduğu vurgulandı. Bu yaklaşım, ABD'nin nükleer mimarisini hem genişletme hem de mevcut yapıyı sağlamlaştırma yönünde eş zamanlı bir strateji izlediğini gösteriyor.

Bütün bu söylemlerin arka planında ise devasa bir bütçe yükü var. ABD Kongresi bünyesindeki Bütçe Ofisi'nin son projeksiyonuna göre nükleer silahları işletmenin ve modernize etmenin 2025–2034 dönemindeki bedeli tam 946 milyar dolar. Bu miktar, nükleer kapasitenin sürdürülmesinin teknolojik ve stratejik boyutunun yanı sıra bir ekonomik meydan okuma haline geldiğini de gösteriyor.

Nükleer modernizasyonKaynak: (U.S. Air Force)

Bu modernizasyon çabasının kalbi ise New Mexico’da yer alan Los Alamos Ulusal Laboratuvarı. Oppenheimer’ın ilk atom bombasını geliştirdiği bu tarihi tesis bugün ABD’nin yeni nesil nükleer savaş başlıklarına güç verecek plütonyum çukurlarını (pit) üretme görevini üstlenmiş durumda. Ancak laboratuvar son yıllarda nükleer kirlenme olayları ve yarım yüzyılı aşan altyapı sorunlarıyla boğuşuyor. Tüm bu zorluklara rağmen laboratuvar üzerinde baskı artmış durumda, zira ABD’nin bu masraflı nükleer modernizasyon programı Los Alamos’un performansına bağlı.

Nükleer rekabet mevzubahis olunca ABD’nin yanında akla gelen bir diğer ülke ise Rusya. Zira bu iki ülkenin dünya üzerindeki toplam nükleer cephaneliğin yaklaşık %90’ına tek başına sahip olduğu düşünülüyor. Şubat ayında sona erecek olan New START Anlaşması ise bu dengede kritik bir kırılma noktası. Anlaşmanın bitmesiyle iki ülke arasında kalan son denetim ve sınırlama mekanizmasının da tamamen ortadan kalkması, nükleer rekabetin artık hiçbir uluslararası çerçeveyle dizginlenmediği yeni bir döneme girildiğini göstermekte. Bu durum Rusya’nın Sovyet döneminden kalan nükleer altyapıyı modernize etme çabalarıyla birleşince karşılıklı güvensizliği daha da derinleştiriyor.

ABD ile Rusya arasındaki bu gerilimin gölgesinde Çin, Hindistan, Pakistan, Fransa, Birleşik Krallık ve Kuzey Kore gibi diğer nükleer güçler de kendi modernizasyon programlarını hızlandırıyor. Mevcut stratejik ortamın daha rekabetçi ve tehlikeli hale gelmesini gerekçe olarak gösteren bu ülkelerin modernizasyon çabaları nükleer düzenin tüm nükleer silahlı devletler arasında yeniden şekillendiği daha karmaşık ve çok katmanlı bir rekabete doğru evrildiğini ortaya koyuyor.

ABD–Rusya rekabetinin belirlediği geleneksel nükleer düzeni değiştiren başlıca unsur ise Çin’in hızlı ve kapsamlı nükleer programı. Pekin bir yıl içinde nükleer cephaneliğini 500’den 600 savaş başlığına çıkarırken ülkenin çöl ve dağlık bölgelerinde inşa edilen yaklaşık 350 yeni kıtalararası füze silosu Çin’in ikinci saldırı kapasitesini gözler önüne seriyor. Böylece Çin’in önümüzdeki yıllarda nükleer silahlanma alanında da ABD’ye yönelik en büyük tehdit unsuru haline gelmesi bekleniyor.

Avrupa’da ise Birleşik Krallık ve Fransa nükleer kapasite geliştirme ve modernizasyon çalışmalarında geri kalmıyor. Birleşik Krallık savaş başlığı sayısını 225’ten 260’a çıkarırken bu artışa Dreadnought sınıfı yeni stratejik nükleer denizaltıların inşası eşlik ediyor. Fransa ise nükleer caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla modernize ettiği denizaltıdan atılan balistik M51 nükleer füzesinin yeni versiyonunu geçtiğimiz günlerde tanıttı.

Asya’da ise Hindistan son yıllarda nükleer cephaneliğini 180 savaş başlığına çıkarırken halihazırdaki nükleer füze teknolojisini de modernize etmeye devam ediyor. Buna karşılık Pakistan cephaneliğini yaklaşık 170 savaş başlığına çıkarmış olsa da asıl ağırlığı zenginleştirilebilir nükleer üretimi artırmaya vererek geleceğe dönük genişleme kapasitesi oluşturmaya çalışıyor.

Nükleer silahlanmanın en agresif aktörlerden birisi de şüphesiz Kuzey Kore. Ukrayna’da süren savaş neticesinde Rusya ile artan teknik ve askeri işbirliği, Kuzey Kore’nin füze ve savaş başlığı modernizasyonunda büyük role sahip. Bu süreçte Pyongyang yönetimi hem Güney Kore ve Japonya üzerinde baskı kurmayı hem de ABD ile olası müzakerelerde elini güçlendirecek daha sağlam bir caydırıcılık mimarisi inşa etmeyi hedefliyor.

Son dönemde küresel düzlemde giderek hızlanan bu modernizasyon dalgası, nükleer silahların yıkıcı birer silah olmasının ötesinde devletlerin kendilerini güvende hissetme biçimlerini, tehdit algılarını ve büyük güç hiyerarşisindeki konumlarını yeniden tanımlayan siyasal göstergelere dönüştüğünü gösterir nitelikte. Nükleer silahlanmadaki bu tırmanışın yeni bir caydırıcılık düzenine mi daha kırılgan bir güvenlik anlayışına mı sürükleyeceği ise önümüzdeki dönemi şekillendirecek temel sorulardan birisi.

Sudan’ın Şiddet Döngüsü

Sudan’ın batısında stratejik konumuyla öne çıkan El-Fasher kentinin geçtiğimiz haftalarda Hızlı Destek Kuvvetleri (HDG) tarafından ele geçirilmesi ülkeyi yeniden bir vahşet döngüsüne sürükledi. Şehirdeki siviller, HDG milislerinin yağma, toplu katliam ve sistematik şiddet eylemleriyle karşı karşıya. Bu süre zarfında Sudan’da hastaneler hedef alınıp yardımlar kesilirken özellikle El-Fasher kenti adeta sessiz bir toplu mezara dönüşmüş durumda.

Sudan halkı yıllardır şiddet olayları arasında yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Sudan Ordusu ile Hemedti adıyla bilinen Muhammed Hamdan Dagalo’nun liderlik ettiği paramiliter oluşum Hızlı Destek Kuvvetleri (HDG) arasındaki iç savaş 2023 yılından bu yana devam ediyor. Devletin ordusu ve bir zamanlar devletin çıkarları için kullanılan paramiliter oluşum arasında çıkan çatışmalar kısa sürede etnik kimlikleri hedef alan, bedelini ise sivillerin ödediği topyekün bir savaşa dönüştü.

İç savaş her ne kadar 2023 yılında başlamış olsa da Sudan halkı yıllardır şiddetin gölgesinde yaşamını devam ettirmeye çalışıyor. 2000'lerin başındaki Darfur soykırımının sahnesi olan topraklarda, tarih bir kez daha kendini tekrarlıyor. O dönem "Cancavid milisleri" adıyla köyleri yakıp yıkan oluşum bugün Hızlı Destek Güçleri adıyla aynı suçları işliyor. İsimler ve üniformalar değişmiş olsa da yok edilenler aynı halk.

Sudan şiddet döngüsüKaynak: (Reuters)

Çatışmalar nedeniyle şu ana kadar 150.000’den fazla insan hayatını kaybederken 12 milyon kişi evini terk etmek zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler bu durumu dünyanın en büyük insani felaketi olarak tanımlıyor. Ancak bir zamanlar Darfur’da yaşananları “asla bir daha olmayacak” diyerek lanetleyen uluslararası toplum, bugün aynı topraklarda yaşananları yine seyirci sessizliğiyle izliyor.

Sudan’daki savaşın arkasındaki görünmez eli takip ettiğimizde, parmak izleri Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) uzanıyor. Sudan Enformasyon Bakanlığı’na göre El-Fasher kentinin HDG tarafından ele geçirilmesi tamamen BAE’nin finansmanı sayesinde mümkün oldu. Abu Dabi yönetimi uluslararası arenada kendini barışın arabulucusu olarak tanıtırken sahada Hızlı Destek Güçleri’ne mühimmat ve lojistik destek sağlayan başlıca unsur.

Bunun karşılığında ise BAE, Captagon ticareti ve altın kaçakçılığı üzerinden savaşın mali damarlarını kontrol ediyor. Sudan’ın batısındaki yasadışı altın madenleri, bugün Abu Dabi’ye uzanan gizli bir servet hattının parçası haline gelmiş durumda. HDG milisleri, bu kaynakları yağmalayarak savaşı finanse ederken Captagon ticareti de hem bölgedeki milis ağlarını besliyor hem de Körfez pazarlarına uzanan bir uyuşturucu ekonomisini büyütüyor. BAE böylece Sudan’daki yıkımı siyasi etki alanını genişletmenin yanı sıra ekonomik bir kaldıraç olarak da kullanıyor.

Sudan’da yanan köyler ve Gazze’de yerle bir edilen mahalleler, farklı coğrafyalarda yaşansa da uluslararası düzenin tepkisinin jeopolitik önceliklere göre şekillendiği gerçeğini yüzümüze vurmakta. Bu durum bölgede yaşayan insanlar için büyük bir yıkım olmanın yanı sıra uluslararası hukukun ve insan hakları normlarının inandırıcılığını aşındırıyor. Sessizlik, gecikmiş tepkiler ve stratejik kaygıların öncelenmesi mevcut çatışmaların sürekliliğini sağlarken gelecekte yaşanması muhtemel şiddet olaylarının da önünü açıyor.

Yeşilin Bedeli

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük madencilik şirketlerinden birisi olan İngiltere-Avusturya ortaklığındaki Rio Tinto’nun Sırbistan’daki Jadar Vadisi’nde yürütmeyi planladığı lityum madeni projesini tepkiler nedeniyle ertelemesi, Avrupa’nın yeşil dönüşüm stratejisindeki kırılganlığı yeniden gündeme taşıdı. Artan toplumsal muhalefetin milyarlarca dolarlık bir yatırımı durduracak düzeye ulaşması, Avrupa’nın elektrikli araçlar için kritik öneme sahip lityuma erişimde kendi kendine yeterlilik hedefini daha da zorlaştırıyor.

Bu gelişme aynı zamanda yeşil dönüşümün çoğu zaman görmezden gelinen çevresel bedelini de tartışmaya açıyor. Avrupa Birliği projeyi desteklerken, Sırbistan hükümeti ekonomik getiriler beklentisiyle projeye sahip çıkıyordu. Fakat lityum çıkarımında kullanılan kimyasalların toprak ve su kaynaklarında yaratacağı tahribat, bölge halkı için projenin ekonomik faydalarından çok daha ağır bir tehdit olarak görülüyor.

Temiz enerjiye geçiş makro ölçekte karbon salımını azaltmayı amaçlasa da yükün belirli coğrafyalara yığılması yeni eşitsizliklere neden olmakta. Bu nedenle, yeşil dönüşümün herkes için eşit fayda üretmediği ve bazı bölgeleri ağır bir ekolojik maliyetle baş başa bıraktığı gerçeği daha sık dile getirilmeye başlandı. Jadar Vadisi'nde yükselen itiraz, yeşil dönüşüm kimin için ve kimin pahasına sorusunu somutlaştıran çarpıcı bir örnek.

Yeşilin bedeliKaynak: AP

Süreci dikkat çekici kılan bir diğer nokta ise tepkilerin siyasi sınırları aşması. Bosna-Hersek’teki Majevica Dağı çevresindeki topluluklar da benzer kaygıları taşıdıkları için Sırbistan’daki direnişle paralel bir tutum geliştirdi. Siyasi ve etnik açıdan farklı grupların aynı çevresel endişe etrafında buluşması Balkanlar’da çevre temelli bir ortak duyarlılığın oluşabileceğini gösteriyor.

Bu ortak reaksiyon için büyük bir bölgesel hareket nitelendirmesi yapmak abartılı olsa da çevresel risklerin ulusal sınırların ötesinde etkili olabileceğini ve yerel halkların benzer tehditlere karşı ortak bir çizgide buluşabileceğini ortaya koyuyor. Aynı suyu, aynı toprağı ve aynı ekosistemi koruma arzusu, bölgenin farklı kimliklere sahip topluluklarını aynı endişede birleştirmekte.

Sonuç olarak Balkanlar’da yaşananlar, yeşil dönüşümün yalnızca teknolojiye ve yatırıma dayalı bir süreç olmadığını, aynı zamanda adalet, yük paylaşımı ve yerel halkların söz hakkı gibi daha derin sorular içerdiğini gösteriyor. Daha sürdürülebilir bir geleceğe doğru ilerlerken bu dönüşümün bedelini hangi toplulukların üstleneceği sorusu ise giderek daha merkezi bir yere sahip oluyor.
Gri Bölge
14 Kasım 2025
-Nükleerde Modernizasyon Yarışı -Sudan’ın Şiddet Döngüsü -Yeşilin Bedeli