Geçtiğimiz günlerde İsrail Başbakanı Netanyahu, 1991 yılında Somali’den tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan eden Somaliland’ın İsrail tarafından İbrahim Antlaşmaları’nın ruhu çerçevesinde egemen bir devlet olarak tanındığını açıkladı. İsrail’in Somaliland’ı tanıyan ilk devlet olmasının ardında ise ekonomik ve politik nedenlerin yanı sıra Gazzelilerin zorunlu göçe tabi tutulmasına dair tartışmalar yer alıyor.
Yaklaşık altı milyonluk nüfusunun yanı sıra kendi parlamentosuna, güvenlik güçlerine ve para birimine sahip olan Somaliland’ı bu kadar değerli kılan başlıca unsur jeostratejik konumu. Somaliland Aden Körfezi’nin kıyısında Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na bağlayan Bab’ül Mendeb Boğazı’na oldukça yakın bir noktada yer alıyor. Dünya ticaretinin yaklaşık üçte birinin geçtiği bu hat küresel deniz ticaretinin en hayati bölgelerinden birisi.
Son yıllarda Kızıldeniz ve çevresinde korsanlar ile Yemen’de yer alan Husiler nedeniyle artan güvenlik riskleri deniz ticaretinin aksamasından denizaltı kablolarının zarar görmesine kadar geniş bir tehdit yelpazesiyle gündemde. Bu bağlamda Somaliland küresel ticaretin kalbine açılan bir kapı olmanın yanı sıra küresel ticaretin güvenliği için de oldukça kritik bir konuma sahip.
Kaynak: AADiğer yandan İsrail, Somaliland’ı tanıma kararını İbrahim Antlaşmaları’nın bir devamı olarak sunuyor. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan arasında imzalanan bu normalleşme antlaşmaları Gazze Soykırımı’nın ardından ciddi ölçüde etkisini yitirmişti. Bu gelişmelerin sonucunda Suudi Arabistan başta olmak üzere diğer Arap ülkeleriyle yürütülen müzakereler de askıya alınmıştı.
Bu tabloya rağmen İbrahim Antlaşmaları’nı siyasi olarak diri tutmak isteyen İsrail ile bu süreçte “arabulucu” rolü üzerinden diplomatik ve sembolik kazanımlar elde etmeyi amaçlayan ABD Başkanı Donald Trump’ın çabaları devam etti. Nitekim halihazırda İsrail ile ikili ilişkilere sahip olmasına rağmen Kazakistan, antlaşmalara sembolik düzeyde dahil edilerek İbrahim Antlaşmaları’na katılan son ülke olmuştu.
Somaliland’ın tanınması ise bu stratejinin İsrail için tamamlayıcı bir ayağını oluşturuyor. İsrail açısından bu adım, İbrahim Antlaşmaları’nın tıkanan normalleşme hattını aşarak süreci uluslararası statüsü tartışmalı aktörler üzerinden de olsa genişletme girişimi. Somaliland hamlesi bu yönüyle hem soykırıma rağmen antlaşmaların sürekliliğini vurgulayan bir mesaj üretmeyi hem de diplomasi alanını alternatif kanallar üzerinden yeniden inşa etmeyi amaçlıyor.
Somaliland’ı resmi olarak tanıyan ilk ülke İsrail olsa da Somaliland yönetimi ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında halihazırda derin ekonomik ve lojistik ilişkiler bulunuyor. BAE’nin Berbera’da yer alan askeri üssünün yanı sıra liman yatırımları, Somaliland’ın fiilen Körfez merkezli bir ekonomi mimarisine bağlanmasını mümkün kılıyor. Bu bağlar, İsrail’e Somaliland üzerinden Körfez aktörleriyle kurduğu normalleşmeyi derinleştirme imkanı sağlama potansiyeline de sahip.
Somaliland geçtiğimiz dönemde Birleşik Arap Emirlikleri’nin yanı sıra Etiyopya ile de önemli yatırım ve altyapı anlaşmalarına imza atmıştı. Etiyopya’nın denize erişim sorunu, Somaliland limanlarını stratejik olarak son derece cazip kılarken Somaliland’da inşa edilmesi planlanan liman projesi Etiyopya ile Somali arasındaki gerilimi derinleştirmişti. Söz konusu kriz, Türkiye’nin arabuluculuğunda yürütülen görüşmeler sonucunda yumuşatılmış ve Etiyopya ile Somali tarafları gerilimi düşürmeye yönelik adımlar atmıştı.
Bu çerçevede Türkiye’nin Somali hükümetine verdiği kapsamlı destek ile İsrail’in Somaliland yönetimi üzerinden geliştirdiği ilişkiler, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyor. Türkiye ve İsrail’in bölgedeki varlığı iki ülke arasında bugün Suriye’de gözlemlenen rekabete benzer biçimde yeni bir rekabet alanının Somali’de ortaya çıkabileceğine işaret ediyor.
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararı Afrika genelinde benzer ayrılıkçı hareketler bakımından da potansiyel bir emsal oluşturuyor. Özellikle ulus-devlet inşasının kırılgan olduğu Afrika Boynuzu bölgesinde bu tür tanıma adımları mevcut etnik, siyasi ve tarihsel fay hatlarını daha da derinleştirme riskine sahip. Bu durumun başka ayrılıkçı aktörler tarafından referans alınma ihtimali de bölge ülkelerinde ciddi bir endişe kaynağı.
Tüm bu gelişmelerin gölgesinde, İsrail’in Somaliland ile temaslarının en tartışmalı boyutlarından birini Gazze bağlamındaki planlar oluşturuyor. Geçtiğimiz dönemde İsrail Gazze’deki Filistinlilerin zorla başka ülkelere transfer edilmesi ihtimali çerçevesinde Somaliland adı zikredilen bölgelerin başında geliyor. Bu bağlamda Somaliland’ın tanınması İsrail için aynı zamanda Filistin meselesine “kalıcı bir çözüm” arayışının bir parçası.
ABD boyutu ise tartışmayı küresel düzleme taşıyor. Donald Trump, geçtiğimiz haftalarda Somali ve Somalililer hakkında sert ve aşağılayıcı söylemleriyle gündeme gelmişti. Trump yönetimi döneminde Somalililer, ABD’ye yönelik kapsamlı bir seyahat yasağıyla karşı karşıya. Trump’ın bu söylemleri ve uygulanan sert politikalar, Somaliland meselesine dair Amerikan yaklaşımının arka planını anlamak açısından önemli.
Cumhuriyetçi Partili Senatör Ted Cruz Somaliland ile İsrail arasındaki ilişkilerin derinleştirilmesini ve ABD’nin Somaliland’ı tanımasını savunan güçlü bir çizgi izliyor. Cruz, ABD’nin bu konuda geç kaldığını ve Somaliland’ın stratejik öneminin artık göz ardı edilemeyeceğini sık sık dile getiriyor. Trump ise “Somaliland’ın ne olduğunu bilen var mı?” ifadesiyle şimdilik böyle bir adımın atılmayacağını belirtti.
İsrail’in Somaliland’ı tanıması tek bir başlık altında açıklanamayacak kadar çok katmanlı bir gelişme olarak öne çıkıyor. Bu adım, bir yandan İsrail ile Türkiye arasında farklı coğrafyalarda giderek belirginleşen nüfuz ve etki alanı rekabetinin Afrika Boynuzu’na taşındığını gösterirken diğer yandan Kızıldeniz–Aden Körfezi hattı üzerinden küresel ticaret ağlarının güvenliği meselesini yeniden gündeme getiriyor.
Aynı zamanda Afrika’da genelinde zaten kırılgan olan devlet yapıları ve tartışmalı sınırlar düşünüldüğünde bu tür tanıma kararları uzun vadeli ve istikrarsızlaştırıcı sonuçlar doğurabilir. Buna ek olarak söz konusu hamle, Filistin meselesinin İsrail tarafından farklı coğrafyalara “taşınabilecek” ve yeniden kurgulanabilecek bir sorun olarak ele alındığını da bir kez daha gösteriyor.
Japonya ve Almanya Yeniden Silahlanıyor
Japonya ve Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası düzenin askeri çekingenlik sembolleri olarak görülmekteydi. Japonya, anayasasına yer alan pasifizm maddesiyle, Almanya ise tarihsel yüküyle askeri gücü bilinçli olarak geri plana itmişti. Ekonomik güç, diplomasi ve çok taraflı kurumlar bu iki ülke için güvenliğin temel dayanakları olarak varlığını uzun yıllar boyunca sürdürdü.
Son yıllarda ise bu yaklaşım belirgin biçimde değişmeye başladı. Tokyo ve Berlin’den gelen savunma bütçesi kararları güvenliğin nasıl tanımlandığına dair zihinsel bir dönüşüme işaret ediyor. Artan jeopolitik belirsizlikler, ABD’nin baskısı ve uluslararası kurumların krizleri yönetme kapasitesine dair artan şüpheler her iki ülkeyi de güvenliği yeniden ulusal askeri kapasite üzerinden düşünmeye yöneltiyor.
Japon hükümetinin kabul ettiği toplam 122,3 trilyon yenlik yeni bütçenin 9 trilyon yenin üzerindeki payını savunma harcamaları oluşturuyor. Japonya için rekor anlamına gelen bu artış niteliksel bir değişimi de gösteriyor. Füze sistemleri, insansız hava araçları ve deniz kapasitesi gibi alanlara yapılan yatırımlar Japonya’nın güvenliği uluslararası sisteme dayanmak yerine kendi caydırıcılık üretme kapasitesi üzerinden tanımladığını gösteriyor.

Bu bütçe artışı, Japonya’nın beş yıllık savunma planının bir parçası. Planın en dikkat çekici yönü şüphesiz savunma harcamalarının GSYH’nin %2’sine çıkarılmasının hedeflenmesi. Bu oran, Japonya gibi NATO üyesi olmayan bir ülke için aynı zamanda normatif bir kırılma anlamı taşıyor. En çok askeri yapan onuncu ülke konumunda olan Japonya’nın plan tamamlandığında ise ABD ve Çin’in ardından üçüncü sıraya tırmanacağı tahmin ediliyor.
Bu dönüşüm ister istemez anayasa tartışmalarını da yeniden gündemin merkezine taşıyor. Savaş sonrası dönemde ABD öncülüğünde hazırlanan Japon Anayasası, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde güç kullanımını açıkça yasaklıyordu. Ancak 2015 yılında Shinzo Abe döneminde yapılan anayasa değişikliğiyle Japonya’ya belirli koşullarda “kolektif meşru müdafaa” hakkı tanınmıştı.
Bugün ise bu çerçeve, yeni Başbakan Sanae Takaichi tarafından yeterli görülmüyor. Takaichi, Japonya’nın karşı karşıya olduğu güvenlik ortamının artık bu sınırlı yorumu aştığını savunarak anayasanın güvenlikle ilişkili maddelerinin değiştirilmesi gerektiğini dile getiriyor. Bu yaklaşım, Japonya’nın fiili savunma dönüşümünü hukuki zeminde kalıcılaştırma arzusuna işaret ederken pasifizm ilkesinin rafa kalktığını da gözler önüne sermekte.
Japonya’nın güvenlik algısını değiştiren başlıca unsur ise Çin. Zira Japonya’nın 2022’de kabul edilen Ulusal Güvenlik Stratejisi, Çin’i en ciddi stratejik tehdit olarak tanımlıyor. Son dönemde Japonya’nın güneybatısında gerçekleştirilen tatbikatlar sırasında Çin uçaklarının Japon hava unsurlarına radar kilitlemesi iki ülke arasındaki zaten kırılgan olan gerilimi daha da tırmandıran bir başka unsur.
Çin ise Japonya’nın ABD ile iş birliği içinde sürdürdüğü uzay ve savunma teknolojilerindeki hamleleri bölgesel dengeleri bozan bir silahlanma yarışı olarak yorumluyor. Bu algıyı güçlendiren bir diğer gelişme ise Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin, Çin’in Tayvan’a yönelik olası askeri hamlesi durumunda Japon ordusunun sürece müdahil olabileceğini dile getirmesi oldu. Bu açıklama, iki ülke arasında zaten hassas olan güvenlik ikilemini daha da derinleştiren son gelişme oldu.
Diğer yandan Almanya da Japonya’da gözlemlenen dönüşüme benzer bir zihinsel eşikten geçiyor. Almanya Federal Meclisi Bundestag’ın Bütçe Komitesi, 52 milyar euroluk askeri harcama paketini onaylayarak uzun süredir devam eden kısıtlı savunma finansmanı dönemini sona erdirmeyi amaçlıyor. Bu adım, adını eski Şansölye Olaf Scholz’un dikkat çeken konuşmasından alan “Zeitenwende” (dönüm noktası) sürecinin somut bir yansıması olarak öne çıkıyor.
Bu çerçevenin bir diğer önemli unsuru NATO hedefleri. Almanya’daki koalisyon hükümeti, savunma harcamalarını 2029’a kadar yeni NATO hedefi olan GSYH’nin %3,5’i seviyesine çıkarmayı hedefliyor. Almanya’nın refah devleti ve mali disiplin üzerine kurulu bir modelinin artan savunma yüküyle nasıl dengeleneceği ise henüz net değil. Ancak Almanya’da artık güvenliğin maliyetinden kaçınmanın mümkün olmadığına dair güçlü bir fikir birliği oluşmuş durumda.
Hem Japonya’nın hem de Almanya’nın silahlanmasında ABD göz ardı edilemez derecede büyük etkiye sahip. Trump’ın söylemlerinin yanı sıra son yayımlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi de ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı bölgedeki müttefiklerinden daha fazla yük paylaşımı talep ettiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Bu çerçevede ABD, müttefiklerini daha fazla sorumluluk üstlenmeye zorlayan bir role bürünüyor.
Japonya ve Almanya’nın attığı hızlı silahlanma adımları, münferit hikayelerinden daha fazlasını anlatıyor. Bu iki ülke, uzun süre istisna olarak görülen askeri çekingenlikten yeni normale doğru ilerliyor. Savunma stratejilerinin anayasa, bütçe, kamuoyu ve dış politika kimliğiyle iç içe geçtiği açık. Japonya ve Almanya, mevcut uluslararası koşullarda askeri çekingenliğin artık sürdürülebilir bir güvenlik stratejisi olmadığı kanaatine varmış görünüyor.
Endonezya’da Denetimsiz Hava Pisti Krizi
Dünyanın en fazla nikel rezervine sahip ülkesi olan Endonezya’da önemli nikel tesislerine ev sahipliği yapan Morowali bölgesinde yer alan özel bir hava pistinin yıllardır kısıtlı denetimle faaliyet gösterdiğinin ortaya çıkması ülke kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gümrük ve göç kontrolü gibi merkezi devlet mekanizmalarının sürekli varlığı olmaksızın çalıştığı anlaşılan bu tesis, devlet kapasitesi ve egemenlik tartışmalarının merkezine yerleşmiş durumda.
Bu tür bir denetim boşluğu ciddi bir güvenlik riski potansiyeli anlamına geliyor. Düşük denetimli bir hava altyapısı yasadışı kaçakçılıktan kayıt dışı değerli maden transferlerine ve hatta kimliği belirsiz kişi hareketlerine kadar uzanan geniş bir gri alan oluşturabilir. Bu risklerin fiilen gerçekleşip gerçekleşmediğinden bağımsız olarak gerçekleşebilme ihtimalinin yüksekliği dahi devletin kontrol kapasitesine dair soru işaretleri doğuruyor.
Bu tartışma, Endonezya’nın küresel nikel piyasasındaki ağırlığı düşünüldüğünde daha da kritik hale geliyor. Ülke, sahip olduğu yaklaşık 55 milyon tonluk nikel rezerviyle dünyada ilk sırada yer alırken en yakın rakibi Avustralya’nın rezervleri yaklaşık 24 milyon ton seviyesinde. Bu açık üstünlük, Endonezya’yı küresel tedarik zincirlerinde vazgeçilmez bir aktör haline getiriyor. Dolayısıyla Morowali gibi merkezlerde ortaya çıkan her boşluk, uluslararası güvenlik ve piyasa istikrarı açısından da yakından izlenen bir meseleye dönüşüyor.
Morowali’deki sanayi bölgesi, elektrikli araç bataryaları için kritik öneme sahip nikel kaynakları ve yoğun yabancı yatırımlarla küresel zincirin kilit halkalarından biri konumunda. Özellikle Çinli şirketlerin bölgedeki güçlü varlığı dikkat çekiyor. Bugün Endonezya’daki nikel rafinasyon kapasitesinin yaklaşık dörtte üçünün Çinli firmaların kontrolünde olduğu göz önünde bulundurulduğunda ekonomik kazanımlar ile bağımlılık ilişkileri açısından yeni tartışmalar gündeme geliyor.
Kaynak: Endonezya Sivil Havacılık Genel MüdürlüğüMorowali’de Çinli şirketlerin varlığı çevresel etkiler bakımından da tartışmalara açık. Bölge halkı uzun süredir çevre kirliliği, balıkçılığın zarar görmesi ve sanayi kazaları konusunda şikayetlerini dile getiriyor. Denetimin zayıf olduğu yerlerde çevre standartlarının da kolaylıkla esneyebildiği göz önünde bulundurulduğunda nikel madenleri üzerinden kurulan ekonomik kalkınma yerel ölçekte ciddi çevresel ve toplumsal adalet sorunlarıyla karşı karşıya.
Sonuç olarak Morowali’deki pist, Endonezya’nın nikel stratejisinin kırılgan noktalarını görünür kılmış durumda. Ancak bu olay aynı zamanda bir eşik anı olarak da değerlendirilebilir. Doğru yönetildiği takdirde, kalkınma ile egemenliğin birbirini dışlamadığını, aksine ancak birlikte sürdürülebilir olduğunu gösteren bir ders sunabilir. Endonezya’nın güçlü nikel kaynaklarıyla yükselen bir aktör olarak hangi kurallarla nasıl bir yol izleyeceği, önümüzdeki dönemde ülkenin ekonomik ve stratejik kaderini belirleyecek temel unsurlardan biri olacak.