#18

#18 Gri Bölge



Amerikan Toplumu Ne Düşünüyor?

Donald Trump’ın görevdeki ilk yılını tamamlamasına yaklaşılırken kamuoyu nezdinde sahip olduğu güvenin belirgin biçimde azaldığı görülüyor. 2025 yılının Aralık ayında yapılan farklı anketlere göre Trump’ın onay oranı %36 ila %44 arasında değişiyor. YouGov’un The Economist ile ortaklaşa gerçekleştirdiği ankete göre ise Trump’ın net onay oranı -%17 seviyesinde. Bu oran, Trump’ın ilk başkanlık döneminin birinci yılında kaydedilen -%14’lük net onay seviyesinin de altında.

Cumhuriyetçi Parti’ye ve Trump’a görece yakınlığıyla bilinen Rasmussen Reports’un anketleri de Trump’a karşı genel eğilimi tersine çevirmiyor. Rasmussen Reports’a göre yılın son gününde Trump’ın sahip olduğu onay oranı %44 iken net onay oranı -%15 olarak ölçüldü. Eylül ayı sonunda net onay oranının -%9 olduğu düşünüldüğünde Trump’a verilen desteğin son aylarda belirgin biçimde gerilemiş olması dikkat çekici.

Donald Trump’ın anket sonuçlarına verdiği yanıt da bir o kadar dikkat çekici. Geçtiğimiz aylarda Trump düşük kamuoyu desteğine yönelik “anketlerdeki oranlarım düşmüş olabilir ama akıllı insanlar arasında çok ciddi şekilde yükseldi” açıklamasında bulunmuştu. Bu ifade Trump için meşruiyetin halkın büyük bölümünden ziyade seçkin bir gruba yaslanmasının da bir sorun teşkil etmediğini gösterir nitelikte.

Trump’ın kamuoyunun çoğunluğundan ziyade belli insanların desteğinin önemli olduğu fikri demokratik temsil mantığıyla bir gerilime neden olurken bu durum Trump’ın sahip olduğu desteğin ve karşıtlığın toplumsal dağılımında daha net görülüyor. Örneğin siyah Amerikalılar arasında Trump’a yönelik hoşnutsuzluk %85 gibi ezici bir seviyede. Buna karşın beyaz seçmenlerin %48’si Trump’ın yönetimini onaylıyor.

Kaynak: Getty

Cinsiyet ve yaş söz konusu olduğunda da Trump’ın kamuoyu desteğinin demografik olarak dar bir alana sıkıştığı gözlemleniyor. Erkeklerin Trump’ın yönetimini onaylama oranı %45 iken kadınlarda bu oran %35’e kadar düşüyor. Benzer şekilde 45 yaş üstü nüfusta Trump’a yönelik destek %45 iken yaş azaldıkça Trump’a yönelik destek de azalıyor. Öyle ki bu oran 18-29 yaş aralığında %29’a kadar düşmekte.

Ekonomi ise kamuoyu nezdinde Trump’ın en zayıf olduğu halkalardan birisi. Öyle ki Amerikan halkının %51’i ekonominin kötüye gittiğini düşünürken bu oran Trump’ın ekonomik başarı ve büyüme anlatısıyla ciddi bir çelişki barındırıyor. Trump’ın öne sürdüğü göstergeler ne söylerse söylesin seçmen gündelik deneyiminde ikna olmuş değil. Görünen o ki ekonomik performans söylemi hane halkının hissettiği geçim baskısını perdelemeye yetmiyor.

Bütçe konusunda ise Amerikalılar sosyal güvenlik (%67), yaşlılar için sağlık sigortası porgramı Medicare (%63), düşük gelirliler için sağlık sigortası programı Medicaid (%54), eğitim (%62), çevre (%51) ve gıda yardımı programı SNAP (%46) alanlarında hükümetin daha fazla harcama yapması gerektiğini düşünüyor. Askeri harcamalar konusunda halkın %35’i daha fazla harcamayı savunurken %31 ise aynı oranda tutulması gerektiğini belirtiyor.

Amerikan halkının hükümetten harcamaları kısmasını beklediği alan ise dış yardımlar. Amerikalıların %47’si dış yardımların azaltılması gerektiğini düşünürken %25’i ise aynı seviyede tutulmasını uygun buluyor. Dış yardımların artırılması gerektiğini düşünenlerin oranı %19 seviyesindeyken Trump seçmenleri arasında bu oran sadece %5. Bu verileri, Trump’ın USAID yardımlarını kesmesinin ardındaki kamuoyu karşılığını da gözler önüne seriyor.

Anket sonuçları siyasetin sembolik yönü açısından da dikkat çekici sonuçlar veriyor. Washington’da yer alan dünyaca ünlü sahne sanatları merkezi Kennedy Center’ın adının “Trump–Kennedy Center” olarak değiştirilmesine verilen destek yalnızca %18. Tepkilere rağmen alınan bu karar ise tarihsel ve kültürel kurumların Trump tarafından kişisel marka alanına dönüştürülmek istendiğini gösteriyor.

Benzer şekilde, yeni bir savaş gemisi türüne Trump adının verileceğinin duyurulması askeri gücün dahi sembolik bir kimlik inşasına eklemlendiğine işaret ediyor. Bugüne dek kurumsal süreklilikle anılan ABD’de atılan bu adım, kişisel marka inşasının Trump ile öne geçtiğini gösteriyor. Düşük onay oranlarının yarattığı meşruiyet açığı ise politik performanstan ziyade yüksek sembolik görünürlük ve aidiyet çağrışımı güçlü jestlerle telafi edilmeye çalışılıyor.

Dış politikada ise İsrail–Filistin meselesine Amerikalıların ilgisi oldukça sınırlı. Anket sonuçları Amerikalıların %42’sinin İsrail–Filistin meselesini yalnızca “biraz” önemsediğini, %20’sinin ise bu konuyu hiç önemsemediğini ortaya koyuyor. Bu durum, söz konusu meselenin Amerikan kamuoyu gündeminde hala pek merkezi bir yer işgal edemediğini ve çoğu seçmen için daha acil iç politika başlıklarının gerisinde kaldığını gösteriyor.

Buna karşılık algısal düzeyde güçlü bir asimetri dikkat çekiyor. Amerikan toplumunun %51’i Filistin’i “dostane olmayan” (unfriendly) veya “düşman” olarak görürken, %57’si İsrail’i “müttefik” veya “dost” olarak tanımlamayı sürdürüyor. Bu veriler, dış politika tercihlerinin Amerikan kamuoyunda büyük ölçüde yerleşik anlatılar üzerinden şekillendiğini, meselenin insani boyutunun ise geniş kitleler nezdinde sınırlı bir karşılık bulduğunu ortaya koyuyor.

Bütün bu başlıklar arasında Amerikan halkının büyük çoğunluğunun mutabık olduğu tek mesele ise Epstein soruşturmasına ilişkin belgeler. Halkın %81’i, Jeffrey Epstein soruşturmasına ilişkin tüm dosyaların kamuoyuna açıklanmasını istiyor. Parti ve ideoloji sınırlarını aşan bu ortak nokta ABD’de kurumlara ve özellikle elitlere yönelik derin güvensizlik hissini biraz daha somutlaştırır nitelikte.

Ortaya çıkan tablo, Donald Trump’ın kamuoyu desteğinin dar bir alana sıkıştığını gösteriyor. Ekonomi, sosyal harcamalar ve sembolik siyaset başlıklarında görülen memnuniyetsizlikler, Trump’ın performansının farklı kitleler nezdinde ikna edici bulunmadığını ortaya koymakta. Trump destekçilerinin ise giderek daha homojen ve sınırlı bir demografik çerçevede yoğunlaştığı görülüyor.

Öte yandan Epstein soruşturması, Amerikan toplumunda parti ayrımlarını aşan nadir mutabakat alanlarından birine işaret ederken mevcut memnuniyetsizliğin daha geniş ölçekte siyasal ve kurumsal elitlere yöneldiğini gösteriyor. Kamuoyu farklı meseleler etrafında dağılmış görünse de bu yaygın hoşnutsuzluğun önümüzdeki dönemde Amerikan siyasetinin seyrini belirleyen kritik bir unsur olmayı sürdüreceği görülüyor.

Baltık ve Karadeniz Güvenliğinde Gri Alanlar
Uluslararası güvenlik mimarisi bir dönüşüm sürecinden geçerken Ukrayna sahasında yaşanan gelişmeler bu dönüşümün istisnai olmaktan çıktığını gösteriyor. İngiltere’nin dış istihbarat servisi MI6’nın yeni başkanı Blaise Metreweli’nin birkaç hafta önce Vladimir Putin’in “dünya genelinde kaos ihraç etmeye kararlı” bir strateji izlediğini vurgulaması, Baltık ve Karadeniz’de art arda yaşanan gelişmelerle somut karşılık bulmuş durumda.

Ukrayna’da savaş devam ederken Rusya, klasik askeri güç kullanımının ötesinde belirsizlik ve sistemik kırılganlıklar üzerinden ilerleyen bir güvenlik anlayışını giderek daha belirgin biçimde benimsiyor. Bu anlayış, savaş ile barış arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıp daha gri bölgelere odaklanırken hukukun ve caydırıcılığın sınırlarını da zorluyor. Böylece çatışma, cephelerin yanı sıra limanlar ve denizaltı kabloları gibi kritik altyapıya yönlendirilmiş durumda.

Bu çatışma biçiminin en dikkat çekici alanlarından birisi Baltık Denizi. Geçtiğimiz günlerde Finlandiya, Rusya’dan gelen “Fitburg” adlı kargo gemisine Baltık Denizi’nden geçen denizaltı telekominasyon kablolarına zarar verdiği şüphesiyle el koydu. Fitburg’un Rusya’nın St. Petersburg Limanı’ndan İsrail’in Hayfa Limanı’na doğru yol alırken Avrupa Birliği yaptırımlarına tabi olan Rus çeliği taşıdığı bilgisi meseleyi daha karmaşık hale getirmiş durumda.

Baltık Denizi’ndeki denizaltı kabloları, Kaynak: Submarine Cable Map

Baltık Denizi kıyılarında sekiz NATO ülkesi ile Rusya’nın bir arada bulunması bölgeyi doğrudan temasın yaşandığı son derece hassas bir alan haline getiriyor. Bu nedenle denizaltı kablolarında yaşanan her kesinti aynı zamanda Rusya tarafından verilen stratejik bir sinyal olarak okunuyor. Zira bu olay, son yıllarda art arda yaşanan benzer vakalardan bağımsız değil.

2024 yılının Aralık ayında Finlandiya makamlarının Rusya ile bağlantılı Eagle S adlı petrol tankerine müdahalesi hala hafızalarda. Tanker çapasını yaklaşık 90 km boyunca deniz tabanında sürükleyerek 5 denizaltı kablosuna toplam 60 milyon euroluk zarar vermiş ancak Finlandiya yargısı, olayın yaşandığı bölgenin Finlandiya karasuları dışında olması ve niyetin kanıtlanamaması nedeniyle hukuki süreci sonlandırmıştı.

Hibrit savaş tekniklerinin en kritik özelliği bu tarz hukuki ve askeri eşiklerin hemen altında kalarak stratejik etki üretmesi. Denizaltı kabloları, nükleer tesisler, enerji hatları ve lojistik ağlar gibi altyapı unsurları artık savaşın doğrudan hedefleri arasında yer alıyor. Üstelik bu hedefler zarar gördüğünde failin kimliği ve niyeti çoğu zaman gri alanda kalıyor, bu da devletlerin sorumluluk atfetme ve karşılık verme kapasitesini ciddi biçimde sınırlıyor.

Benzer hibrit savaş yöntemleri Karadeniz’de de sıklıkla karşımıza çıkıyor. Rusya son olarak Ukrayna’nın Pivdennyi ve Chornomorsk limanlarına drone saldırıları düzenlerken Ukrayna makamlarına göre bu saldırılar sırasında buğday yüklemek üzere limana yanaşan iki sivil gemi de isabet aldı. Bu tür saldırılar, askeri hedeflerle sivil ticaret arasındaki ayrımı giderek silikleştirerek gıda arzını doğrudan bir güvenlik meselesine dönüştürüyor.

Ukrayna’nın 3 büyük limanı olan Odesa, Pivdennyi ve Chornomorsk limanları Ukrayna halkının savaş koşullarında ayakta kalmasının temel dayanakları haline gelmiş durumda. Ukrayna ekonomisinin mihenk taşlarından birisi olan bu limanlara yapılan her saldırı küresel gıda güvenliğini de büyük oranda etkiliyor. Zira Ukrayna dünyanın önemli buğday üreticileri arasında.

Bu denklemde Türkiye’nin de giderek daha fazla etkilendiği görülüyor. Son dönemde Rusya’nın Karadeniz’de Türk şirketlerine ait üç gemiye zarar verdiği ve bunlardan en az birinin gıda taşıdığı biliniyor. Karadeniz’de uzun süredir varlığını koruyan tarafsız ticaret alanı fiilen daralırken bölgedeki aktörler, savaşta doğrudan taraf olmasalar bile çatışmanın dolaylı hedefleri haline geliyor.

Baltık Denizi’ndeki denizaltı kabloları ile Karadeniz’deki limanlar ve tahıl gemileri arasında benzerlikler var. Bu hedeflerin tamamı sivil nitelikteyken saldırıların çoğu hukuki açıdan gri alanlarda yer alıyor. Bu durum, güvenlik anlayışında köklü bir dönüşüme işaret etmekte. Öyle ki artık güvenlik cephe hatları ve konvansiyonel silah sistemlerinin de ötesinde altyapı, ticaret ve gıda güvenliği gibi meseleleri de kapsıyor.

Yeni MI6 başkanının kuralların yeniden yazıldığı yönündeki uyarısına bu noktada yeniden dönmek gerekiyor. Bugün farklı coğrafyalarda süregelen gerilimler ne tam anlamıyla savaş ne de çatışmasızlık hali olarak tanımlanabiliyor. Asıl riski ise münferit saldırılar veya sabotajlardan ziyade bu tür eylemlerin cezasıylık algısıyla birlikte giderek normalleşmesi oluşturuyor. Bu yeni dönemde güvenliğin tanımı da köklü biçimde yeniden düşünülmek zorunda.

İran’da Yeni Protesto Dalgası
İran’da son haftalarda devam eden protestolarda 19 kişinin yaşamını yitirmesi, ekonomik sorunların toplumsal sabır eşiğini aşarak yönetimin siyasal meşruiyetini yeniden tartışmaya açtı. 1 ABD dolarının 1.42 milyon İran riyaline çıkarak rekor kırması bu sürecin sembolik eşiği oldu. İran riyalinin son altı ayda %56’yı aşan değer kaybı, uzun süredir hissedilen ekonomik sıkıntıları halk nezdinde daha görünür ve inkar edilemez hale getirmiş durumda.

Riyalin uzun süredir devam eden düşüşü, özellikle gıda fiyatları üzerinden gündelik hayata yansıyor. Öyle ki son bir yıllık gıda enflasyonu %72 seviyesinde. Öyle ki bu enflasyon seviyesi düşük gelirlilerin yanı sıra şehirli orta sınıfı da doğrudan etkiliyor. Market raflarında, maaş bordrolarında ve kiralarda hissedilen bu baskı, ekonomik krizi soyut bir makroekonomik mesele olmaktan çıkararak gündelik yaşamın merkezine yerleştirmiş durumda.

Kaynak: AFP

İran ekonomisinde yaşanan bu durum, büyüme verileriyle yan yana getirildiğinde daha da çarpıcı bir görünüm kazanırken mevcut krizin geçici bir dalgalanmanın ötesine geçtiğine işaret ediyor. Nitekim ekonomi 2023 yılında %5.3’lük bir büyüme kaydederken, 2024’te bu oran %3.7’ye gerilerken geçtiğimiz yıl ise sadece %0,6 ile sınırlı kaldı. Ekonomideki bu durgunluk toplumsal hoşnutsuzluğun yapısal nedenlerini de daha görünür hale getiriyor.

Tüm bu ekonomik sıkıntılar, İran’ın hala dünyanın en ağır yaptırımlarıyla yüzleştiği gerçeğiyle birleştiğinde mesele daha da ağırlaşıyor. Yaptırımlar sadece dış ticareti baskılamakla kalmayarak para politikasının manevra alanını da ciddi biçimde daraltıyor. Sonuç olarak hükümet, bir yandan derinleşen döviz krizini yönetmeye çalışırken diğer yandan artan toplumsal tepkiyi sınırlayacak etkili araçlardan giderek daha fazla yoksun kalıyor.

Ekonomik kırılmayla tetiklenen protestolar kısa sürede Tahran’dan ülkenin farklı şehirlerine yayıldı. Esnafın kepenk kapatmasıyla ticaretin kalbi sayılan pazarlarda başlayan gösteriler, bugün üniversite kampüslerine taşınmış durumda. Bu süreçte atılan sloganlar da ekonomik taleplerin ötesine geçerek giderek daha belirgin bir siyasal nitelik kazanıyor. Öyle ki zaman zaman monarşi yanlısı çağrılar dahi protesto sloganlarına dahil oldu.

Devletin verdiği tepki ise protestoları mümkün olduğunca ekonomik talepler çerçevesinde tutmayı önceliyor. İran Ruhani Lideri Ali Hamaney yaptığı açıklamada protestocuların ekonomik taleplerini “haklı” olarak nitelendirse de “kaos çıkaranlara hadlerinin bildirilmesi gerektiğini” vurgulaması, yönetimin bu taleplerin siyasal bir meydan okumaya dönüşmesine izin vermemekte kararlı olduğunu ortaya koyuyor.

Benzer şekilde Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın hükümetin protestocuların “meşru taleplerini” dinlemesi gerektiğine yönelik açıklaması bir yandan protestoculara kontrollü bir meşruiyet alanı açarken diğer yandan protestoların “meşru olmayan” siyasal bir boyut kazanması halinde daha güvenlikçi reflekslerin hızla devreye sokulacağının da sinyalini veriyor.

Öte yandan güvenlik kurumlarının söylemi çok daha sert. Devrim Muhafızları protestoları dış güçlerin yürüttüğü bir psikolojik harp olarak tanımlarken yapılan açıklamada dış güçlerin İran toplumunda fitne tohumları ekmeye çalıştığı belirtildi. Bu çerçeve, ekonomik krizi yapısal bir sorun olmaktan çıkarıp güvenlik tehdidi olarak kodluyor. Böylece sokaktaki öfke, içsel bir başarısızlığın sonucundan ziyade dış müdahalenin ürünü olarak sunulmakta.

Uluslararası tepkiler de sürecin bir parçası haline gelmiş durumda. Yazdan bu yana İran’da gerçekleşen her protestoya bizzat desteğini açıklayan İsrail Başbakanı Netanyahu, bir kez daha İran halkının mücadelesiyle dayanışma içinde olduklarını açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise, barışçıl göstericilere yönelik şiddet halinde ABD’nin “yardıma koşacağını” söyledi.

Bu açıklamalar, protestoculara kısa vadede sembolik bir destek sunsa da uzun vadede İran yönetiminin elini güçlendiriyor. Zira söz konusu çıkışlar, yönetimin yıllardır başvurduğu dış mihraklar anlatısını yeniden üretmesine ve protestoları ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak kodlamasına imkan tanıyor. Böylece iç ekonomik kriz, toplumsal taleplerden koparılarak jeopolitik rekabetin bir uzantısı şeklinde yeniden çerçeveleniyor.

İran’da süregelen protestolar, kötüleşen ekonomik koşulların ötesine geçerek yönetimin halk nezdinde siyasal rıza üretme kapasitesinin ciddi biçimde aşındığına işaret ediyor. İran yönetimi bir yandan ekonomik taleplerin meşruiyetini tanıyarak toplumsal öfkeyi yatıştırmaya çalışırken, diğer yandan güvenlikçi söylemlerle siyasal sınırları tekrar çiziyor.
Gri Bölge
6 Ocak 2026
-Amerikan Toplumu Ne Düşünüyor? -Baltık ve Karadeniz Güvenliğinde Gri Alanlar -İran’da Yeni Protesto Dalgası