İsrail’de Meşruiyet Krizi
Gazze’de sürdürülen soykırım, gittikçe uzayan savaş ve hâlâ kurtarılmayı bekleyen rehineler İsrail’de hükümete olan güveni ve desteği sarsarken askerlik düzeninde de kırılmalara neden oluyor. Buna paralel olarak askerlikten kaçanların sayısındaki artış, Haredi Yahudilerin askerlik muafiyetlerinin kaldırılmasıyla yaşanan toplumsal gerilimler ve giderek büyüyen hükümet karşıtı protestolar, savaşın İsrail iç siyasetinde bir meşruiyet krizine dönüştüğünü açıkça ortaya koymakta.
İsrail Ordusu, insan kaynağı eksikliği nedeniyle asker kaçakları ve firarilerin askere alınmasına yönelik tek seferlik af ilan edildiğini açıkladı. Açıklanan verilere göre yaklaşık 14 bin 600 İsrailli, asker kaçağı ya da firari konumunda bulunurken Gazze’de süregelen savaş ve soykırım nedeniyle en az 12 bin yeni askere ihtiyaç duyuluyor. Bu tablo geçtiğimiz yıl erkekler için zorunlu askerlik süresinin 32 aydan 36 aya çıkarılmasının ve yedek askerlik süresinin 1 yıl daha uzatılmasının ardındaki gerekçeyi de gözler önüne sermekte. İsrail’de zorunlu askerliği tamamlayanlar 40’lı yaşlarına kadar yedek asker statüsünde kalırken her yıl yeniden eğitim görüyor ve ihtiyaç halinde tekrar göreve çağrılıyor.

Askerlik hizmetini reddedenlerin sayısında yaşanan artışta İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırımın da etkisi mevcut. 7 Ekim 2023’te Gazze’de savaşın başlamasının hemen ardından yedek askerlere yönelik yapılan çağrılar sonucunda çağrılandan daha fazla yedek asker gönüllü olarak gelmiş ve çağrıya katılım oranı %120 olarak kaydedilmişti. Ancak bu tablo Gazze’de süren soykırıma İsrail toplumundan ayrık seslerin yükselmeye başlamasıyla tersine döndü. İsrail Savunma Bakanı’nın Mart 2025’te yaptığı açıklamaya göre çağrılan yedek askerlerin orduya katılım oranı %80’e kadar düşerken İsrail Kamu Yayın Kuruluşuna göre ise bu oran %60 seviyesinde. Ayrıca İsrail askerlerinin %40'ı savaşma motivasyonlarının azaldığını belirtirken %64’ü ise savaşın siyasi motivasyonlarla yürütüldüğünü düşünüyor. Bu durum, Gazze’deki soykırımın İsrail askerleri üzerindeki etkisini gözler önüne seriyor.
Askerliği reddedenlerin arasında soykırım karşıtlarının yanı sıra “ultra-Ortodoks” olarak adlandırılan Haredi Yahudiler de yer alıyor. Hayatlarını ibadete adayan Harediler, dış dünyadan izole yaşam tarzlarıyla bilinmekte. İsrail devletinin ancak Mesih’in gelişiyle kurulacağına inandıklarından siyonizm karşıtı bir tutum sergileyen Haredi Yahudiler arasında bazı cemaatler Filistin yanlısı tutumlarıyla öne çıkıyor. İsrail’de uzun yıllar askerlikten muaf tutulan Haredi Yahudiler için bu durum, 25 Haziran’da Anayasa Mahkemesinin aldığı kararla değişmişti. Askerlik muafiyetinin kaldırılması üzerine ülkede geniş çaplı protestolar gerçekleşmiş, polis ile Haredi Yahudiler arasında gerginlikler yaşanmıştı.
Askerlik krizine paralel olarak ülkede hükümet karşıtı protestolar da giderek büyüyor. Son haftalarda rehine ailelerin öncülüğünde sivil itaatsizlik eylemleri düzenlenmeye devam ederken Tel Aviv’de “Rehineler Meydanı” olarak adlandırılan alan protestoların merkezi haline geldi. Ulusal grev kapsamında bazı yollar, üniversiteler ve kamu kurumları kapatılırken bazı göstericiler ise Netanyahu’nun partisi Likud’un merkez binası önünde toplandı. En az 40 kişinin gözaltına alındığı bu protestolar, savaşın başlangıcından bu yana düzenlenen en kapsamlı eylemler olarak kayda geçti.
Netanyahu hükümetine ve Gazze’de sürdürülen soykırıma yönelik protestolar, kamuoyu yoklamalarına da yansımış durumda. 20-21 Ağustos tarihlerinde düzenlenen ankete göre İsraillilerin %62’si Netanyahu hükümetinin toplumun güvenini kaybettiğini düşünüyor. Yayımlanan bir diğer ankete göre ise İsraillilerin %44’ü ordunun Gazze’den tamamen ya da en azından kısmen çekilmesinden yana. Dahası, bu oranın Başbakan Netanyahu’nun partisi Likud seçmenleri arasında bile %30’a ulaşması, Netanyahu'nun kendi tabanını dahi ikna etmekte zorlandığını gösterir nitelikte. İsrail hükümetinin uluslararası toplumdan gelen tepkilere ve kendi halkı nezdinde azalan meşruiyetine rağmen Gazze’de soykırım politikasını ne kadar sürdürebileceği ise hâlâ bir soru işareti. Zira pamuk ipliğine bağlı olan Netanyahu iktidarının geleceği Gazze’de “savaşın” sürdürülebilmesine bağlı.
Sudan’da Savaşın Yakıtı: Altın ve Captagon
Sudan’da iç savaş devam ederken tarafların savaş ekonomisini iki kaynak ayakta tutuyor: Altın ve Captagon. Ülkenin en önemli doğal kaynağı olan altın, uzun süredir hem Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin hem de Hızlı Destek Güçleri’nin (HDG) temel finansman aracı konumunda. Öte yandan Suriye’den Sudan’a kayan Captagon üretimi, silahlı gruplar için yeni ve hızla büyüyen bir gelir kaynağına dönüştü. Altın ve Captagon üzerinden kurulan bu ekonomik yapı tarafların savaş kapasitesini artırırken çatışmaların uzamasına neden oluyor.
Geçtiğimiz günlerde Sudan hükümeti, altın ticaretine kısıtlamalar getirdiğini ve kaçakçılıkla mücadele için ithalat kontrollerini sıkılaştırdığını duyurdu. Sudan’da altın kaçakçılığı iç savaşın başlıca finansman kaynağı olmasının yanı sıra çatışmaların temel nedenlerinden de biri. Sudan’da altın kaçakçılığının kökenleri, 1989’daki darbeyle iktidara gelen Ömer el-Beşir’in kurduğu “temkin” adlı patronaj sistemine dayanıyor. Bu sistem kapsamında güvenlik kurumları ve paramiliter gruplar imtiyazlarla ödüllendirilirken Sudan Silahlı Kuvvetleri ve Hızlı Destek Güçleri kendi şirketleri üzerinden altın ihracatı yapmaya da başlamıştı.

2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla petrol gelirlerinin yaklaşık %75’ini kaybeden Sudan, açığı kapatmak için altına yönelirken kaçakçılık faaliyetleri de büyük ölçüde arttı. Ömer El-Beşir’in devrilmesinden sonra geçiş hükümetini yöneten Abdullah Hamduk’a karşı birlikte hareket ederek darbe düzenleyen Silahlı Kuvvetler ile Hızlı Destek Güçleri, darbeyi izleyen süreçte altın üzerindeki rekabet ve HDG’nin orduya entegre edilememesi nedeniyle iç savaşa sürüklendi. Bu süreçte altın madenciliği savaşın nedeni olmanın ötesinde tarafların savaş ekonomilerini sürdürmelerinin temel dayanağı olarak önem kazandı.
Sudan’da yıllık ortalama altın üretimi 80–100 ton civarındayken iç savaşın başlamasının ardından bu miktar 64 tona kadar geriledi. Resmî üretimdeki düşüş, savaşın yol açtığı aksaklıkların yanı sıra yoğun kaçakçılıkla da ilişkili. Sudan altınının yaklaşık %70’inin yasa dışı yollarla yurt dışına çıkarıldığı, 2012’den bu yana “kaybolan” miktarın ise 515 ton olduğu tahmin ediliyor. Üstelik bu altının neredeyse tamamı doğrudan veya dolaylı olarak Birleşik Arap Emirlikleri’ne gidiyor. 2023’te ordu kontrolündeki bölgeden yapılan resmî ihracatın %97’si BAE’ye yönelik. Diğer yandan Swissaid verileri, Çad'dan BAE’ye yönelik gerçekleştirilen altın ithalatının Çad’ın maksimum üretim kapasitesinin iki katından daha fazla olduğunu ortaya koydu. Bir diğer deyişle Sudan altınlarının bir bölümü HDG kontrolündeki sınırdan kaçak yollarla geçirilerek Çad üzerinden BAE’ye satılıyor.
Sudan’da tarafların savaş ekonomisini sürdürmesini sağlayan diğer bir gelir kaynağı ise Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından üretim merkezi Suriye’den Sudan’a kayan Captagon. Captagon’un etken maddesi fenetilin ciddi yan etkileri nedeniyle birçok ülkede yasaklanmasına rağmen sağladığı “kimyasal cesaret” etkisi nedeniyle çatışma bölgelerinde oldukça popüler. Captagon kullanımı özellikle Körfez ülkelerindeki varlıklı gençler arasında çok yaygın, zira Suudi Arabistan’daki Captagon kullanıcılarının yaklaşık %40’ı 12-22 yaş aralığında yer almakta.
Suriye İç Savaşı boyunca Captagon üretiminin merkezi, özellikle Beşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad’ın yönettiği üretim ve dağıtım ağları sayesinde Suriye oldu. Captagon kısa sürede rejimin en büyük ihracat kalemine dönüşerek Suriye’nin döviz gelirlerinin %90’ından fazlasını sağladı. Öte yandan Suriye rejimi, Körfez ülkelerindeki yaygın Captagon bağımlılığını bir pazarlık unsuru olarak da kullanmıştı. Esad’ın devrilmesinin ardından yeni Suriye yönetimi üretim merkezlerini ve 100 milyon hapı imha ederken Captagon üretiminde oluşan boşluğu Sudan doldurdu.
Sudan’da Captagon üretimi ve dağıtımı 2023’te başlayan iç savaşla birlikte başta Hızlı Destek Güçleri olmak üzere Sudan’daki grupların başlıca gelir kaynaklarından biri haline geldi. 2023 yılında Mavi Nil bölgesinde ele geçirilen tesisin üretim kapasitesi saatte 7.200 hap iken bu yıl Hartum yakınlarında ele geçirilen tesisinin üretim kapasitesinin saatte 100.000 hap seviyesinde olması Sudan’daki Captagon üretim kapasitesinin hızla büyüdüğünün de başka bir göstergesi.
Kızıldeniz aracılığıyla Körfez ülkelerine açılan limanları ve denetimin sağlanamadığı sınır geçişleri Sudan’ı altın kaçakçılığı ve Captagon ticareti için stratejik bir üretim ve dağıtım merkezi haline getiriyor. Sudan’da devam eden yasadışı altın ve Captagon ticareti, yerel aktörler için hem ekonomik hem de siyasi etki alanı oluşturmanın birer yolu. Dolayısıyla Sudan’daki yasadışı ekonomik ağlar, hem savaşın mali sürekliliğini sağlayan hem de bölgesel güvenlik dengelerini doğrudan etkileyen bir faktör olarak öne çıkıyor.
Trump’ın Latin Amerika Hamlesi Savaş mı Mesaj mı?
ABD’nin uyuşturucu kartelleriyle mücadele için Meksika’ya asker göndermesi konuşulurken Venezuela açıklarına üç savaş gemisinin gönderildiği açıklandı. Askeri sevkiyatın gerekçesi “terör örgütü” ilan edilen çetelerle mücadele olarak sunulmuş olsa da kararın uygulanabilirliği, hukuki boyutu ve başarı ihtimaline yönelik birçok soru işareti bulunuyor. Meselenin bir diğer yönü ise Çin’in Latin Amerika’da giderek artan etkisi.
Uyuşturucu kullanımı uzun yıllardır ABD’nin en önemli toplumsal meselelerinden biri. 1971’de dönemin başkanı Richard Nixon, uyuşturucuyu “bir numaralı kamu sağlığı düşmanı” ilan etmişti. O günden bu yana ABD, uyuşturucuyla mücadele için 1 trilyon dolardan fazla harcadı. Ancak tüm bu çabalara rağmen uyuşturucu kullanımı ve ticareti ülkede yaygınlığını koruyor. Nitekim 12 yaş ve üzerindeki Amerikalıların %51,2’si hayatında en az bir kez yasadışı uyuşturucu kullandığını ifade ediyor. Ayrıca 18-45 yaş aralığındaki Amerikalıların başlıca ölüm nedeni aşırı doz fentanil kullanımı.
Yasadışı uyuşturucunun büyük bir kısmı ise Orta ve Latin Amerika’dan, özellikle de Meksika üzerinden ABD’ye ulaşıyor. Örneğin ABD’de ele geçirilen fentanilin %96’sı Meksika sınırından tedarik ediliyor. Meksika’da Devrimci Parti’nin (PRI) 1929-2000 yılları arasındaki 71 yıllık kesintisiz iktidarı sırasında devletle kurulan güçlü bağları sayesinde güçlenen karteller, yaklaşık 175 bin üyeyle Meksika’nın en büyük beşinci “işvereni” konumunda.

Meksika’nın yanı sıra Venezuela’da da çetelerin başlıca gelir kaynağı uyuşturucu ticareti. Ancak Trump’ın Venezuela’ya savaş gemileri göndermesinin ardındaki gerekçe sadece bu değil. Petrol zenginliğiyle bilinen ülke, Nicolas Maduro yönetiminde açıkça ABD karşıtı bir çizgi izliyor. Bu nedenle Washington, Venezuela’yı uyuşturucu kaçakçılığı ile suçlarken Maduro’nun başına konan ödülü 50 milyon dolara çıkardı. Son gelişmeler üzerine Maduro, ülke genelinde 4,5 milyonu aşkın milis gücünü seferber edeceğini ve 15 bin askerin sınıra gönderildiğini açıkladı. Ayrıca Venezuela’da drone satışı ve uçurulması yasaklandı. Zira 2018’de Maduro, bir konuşma sırasında bombalı drone’larla hedef alınmıştı.
ABD, uyuşturucu kartelleriyle mücadele amacıyla Latin Amerika ülkelerine yönelik askeri müdahaleler üzerinde yoğunlaşırken bu olası adımlar pek çok soru işaretini beraberinde getiriyor. Eleştirilerin başında ise böylesi bir müdahalenin uluslararası hukuka ve ABD iç hukukuna aykırı olacağı yönündeki görüşler gelmekte. Bunun yanı sıra hedeflerin net bir şekilde tanımlanmamış olması ve devletle çeteler arasındaki yolsuzluk ağları gibi faktörler nedeniyle olası bir operasyonun başarıya ulaşması zor görünüyor.
Askeri operasyonla ilgili kaygılar da düşünüldüğünde, ABD’nin Latin Amerika’daki artan askeri varlığının Çin’in bölgedeki etkisini dengelemeye yönelik olduğu söylenebilir. Nitekim Çin, 2002’de yalnızca %3 olan Latin Amerika ticaretindeki payını 2023’te %22’ye yükselterek bölgenin başlıca ticaret ortağı haline geldi. Aynı dönemde ABD’nin payı ise %30’dan %19’a geriledi. Bununla birlikte Çin, 2005’ten bu yana bölge ülkelerine toplam 120 milyar dolarlık kredi sağlarken Huawei, BYD ve Alibaba gibi şirketler aracılığıyla ekonomik nüfuzunu daha da pekiştirdi.
Latin Amerika ayrıca kritik madenler bakımından da büyük öneme sahip. AB tarafından kritik olarak nitelenen 34 hammaddenin 25’i Latin Amerika’da çıkarılıyor. Özellikle Arjantin, Bolivya ve Şili’nin arasında kalan ve “lityum üçgeni” olarak bilinen bölge, dünya lityum rezervlerinin tek başına yarısını barındırıyor. Bununla birlikte Latin Amerika’nın maden ihracatında en büyük paya %34 ile Çin sahip.
Çin’in bölge ülkeleriyle artan yakınlığı siyasi alana da doğrudan yansıyor. Xi Jinping, 2013’ten bu yana Latin Amerika’yı tam 6 kez ziyaret etti. Bu sayı Obama, Trump ve Biden’ın toplam ziyaretlerinden daha fazla. Ayrıca, 2017’de 18 Latin Amerika ülkesi Çin’in Tayvan üzerindeki hak iddialarını reddediyorken bugün yalnızca Paraguay ve Orta Amerika’daki altı küçük ülke Tayvan’ın bağımsızlığını tanıyor.
Görüldüğü üzere, ABD’nin Latin Amerika’da başlattığı “uyuşturucu kartellerine karşı savaş” Çin’in bölgede giderek artan etkisinden bağımsız değerlendirilemez. Trump yönetiminin Venezuela’ya savaş gemileri göndermesi, aynı zamanda Latin Amerika’da askeri varlığını artırmanın da bir yolu. Bu aynı zamanda bölgedeki diğer ülkelere de açık bir mesaj: Trump, Çin’in Latin Amerika’da daha fazla güçlenmemesi konusunda ısrarcı.