#21

#21 Gri Bölge

Güç ve Belirsizlik Döneminde Davos Zirvesi

2026 Davos Zirvesi “Diyalog Ruhu” başlığına sahip olsa da bu tema, küresel siyasette yeni bir iyimserlik dalgasına işaret etmekten ziyade ortak zemin kaybının açık bir itirafı gibiydi. Zirve boyunca Trump’ın alışageldiğimiz özgüveni ile diğer liderlerden yansıyan sisteme dair güvensizlik duygusu açık biçimde hissediliyordu. Zirvede kimse sistemin çöktüğünü resmen ilan etmiyor olsa da onun eskisi gibi işlediğine de gerçekten inanan kimse bulunmuyordu.

Bu belirsizlik hali, en net biçimde ABD Başkanı Donald Trump’ın konuşmasında somutlaştı. Trump’ın Grönland üzerinde sürdürdüğü tartışma, buzlarla kaplı devasa bir adaya sahip olma meselesinin ötesine geçerek güç siyasetinin normlara karşı elde ettiği üstünlüğün bir sembolü haline gelmiş durumda. Zira Trump, Grönland’a sahip olmak için “zor kullanmayacağını” ifade ederek hukuki bir güvence sunmaktan ziyade güç kullanımının artık küresel siyasette meşru bir seçenek olduğunu ima etmekteydi.

Kaynak: AA
Avrupa tarafında ise sisteme yönelik bir öz eleştiri hakimken Trump’a karşı daha belirgin bir cephe alınmış oldu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Avrupa’nın stratejik bağımlılığının sürdürülemez olduğunu açık biçimde dile getirirken bu bağlamda stratejik özerklik kavramını bir vizyon sloganının ötesine taşıyarak gecikmiş bir zorunluluk olarak konumlandırdı. Macron’un konuşması, Avrupa’nın küresel sistemde belirleyici bir aktör olma kapasitesinin giderek daraldığını kabul eden bir farkındalık da içeriyordu.

ABD–Avrupa ilişkileri kurumsal olarak hala ayakta olsa da bu yapıları ayakta tutan güven duygusu ve ortak tehdit algısı belirgin biçimde zayıflamış durumda. ABD, güvenliği giderek maliyet ve katkı paylaşımı üzerinden tanımlarken Avrupa ülkeleri ise tarihsel koruma reflekslerinden kopmakta zorlanıyor. Davos’ta sıklıkla dile getirilen diyalog çağrısının karşılık bulmakta zorlanması da tam olarak Batı ittifakında yaşanan bu uyumsuzluğun bir yansıması olarak karşımızda duruyor.

Bu tabloyu en yalın ve açık biçimde ifade eden isim ise “büyük güç siyasetine dönüş” vurgusuyla Almanya Şansölyesi Friedrich Merz oldu. Merz, kurallara dayalı uluslararası düzenin hala normatif bir değer taşıdığını ifade etse de bu düzenin artık caydırıcı bir güce sahip olmadığını da açıkça kabul etmiş oldu. Merz’in bu yaklaşımı, liberal düzeni savunma çabasından ziyade bu düzenin sınırlarını kabullenen ve yeni gerçekliklerle uyum sağlamayı amaçlayan daha realist bir çerçeveye geçiş olarak da yorumlandı.

Zirvede uzun vadeli etkileri açısından en dikkat çekici konuşma ise Kanada Başbakanı Mark Carney tarafından yapıldı. Carney, kurallara dayalı uluslararası düzenin hiçbir zaman bütünüyle adil işlemediğini açıkça itiraf ederken geçmişte en güçlü aktörlerin ihtiyaç duyduklarında bu kurallardan muaf tutulduğunu, ticaret rejimlerinin eşit biçimde uygulanmadığını ve uluslararası hukukun failin ya da mağdurun kimliğine göre farklı bir titizlikle devreye sokulduğunu hatırlattı.

Carney’ye göre asıl sorun, bu örtük mutabakatın artık sürdürülemez hale gelmiş olmasıydı. Orta ölçekli devletler, uzun süre bu çelişkinin farkında olarak vitrindeki demokrasi ve insan hakları tabelasını korumayı tercih etmiş ve söylemle gerçeklik arasındaki boşluğu bilinçli biçimde görmezden gelmişti. Ancak büyük güç rekabetinin giderek sertleştiği mevcut konjonktürde bu suskunluğun bedeli ağırlaşırken sistemin yarattığı asimetriler Kanada gibi ülkeler için giderek daha maliyetli bir hal almaya başlamış oldu.

Carney’nin uyarısı ABD’nin sisteme olan desteğinin geri çekildiği, Kanada gibi orta ölçekli güçlerin ise birlikte hareket edemediği bir dünyada çok taraflılığın işleyen bir düzen olmaktan çıkarak yalnızca tekrarlanan bir söylem düzeyinde kalacağı yönünde. Bu yönüyle Carney’nin konuşması Davos’un “diyalog” temasını soyut bir temenni olmaktan çıkararak güç asimetrileriyle yüzleşen ve mevcut uluslararası düzenin sınırlarını açıkça kabul eden en gerçekçi yaklaşımlardan birini sunmuş oldu.

Tüm bu konuşmalar birlikte okunduğunda 2026 Davos Zirvesi’nin ortaya koyduğu tablo net bir biçimde kendini gösteriyor. Bir yanda yeni bir uluslararası düzen inşa edilmeye çalışılırken diğer yanda mevcut düzenin aşınmış parçalarıyla ayakta kalma çabası var. Güç siyaseti geri dönmüş durumda ancak bu dönüş henüz istikrarlı ve öngörülebilir bir çerçeveye oturmuş değil. Böylece Davos Zirvesi, bu yıl da geleceğe ilişkin ortak bir vizyonun şekillenemediği ve küresel sistemin sorunlarına dair net çözümlerin ortaya konulamadığı bir zeminde gerçekleşmiş oldu.

Minneapolis’te Aşınan Toplum Sözleşmesi

Son haftalarda ABD’nin Minneapolis şehrinde yaşananlar münferit güvenlik olayları olarak okunamayacak kadar derin bir kırılmaya işaret ediyor. Bu kırılma, modern devletin üzerine kurulu olduğu en temel varsayımlardan biri olan toplum sözleşmesiyle ilgili. Devletin şiddet tekelinin meşruiyeti, yurttaşların ve yurttaş olmayanların bu şiddetin kim için, ne zaman ve hangi sınırlar içinde kullanılacağına dair asgari bir mutabakata sahip olmasına dayanır. Minneapolis’te ise bu mutabakatın hızla çözüldüğü bir ana tanıklık ediyoruz.

Kaynak: AA
Batı siyasal düşüncesinin temellerinden birisi olan toplum sözleşmesi, en geniş tabirle bireylerin güvenlik karşılığında devlete itaat etmeyi kabul ettiği varsayımına dayanır. Halkın farazi bir çerçevede yaptığı bu sözleşme ile şiddet kullanma tekeli devlete devredilir ancak devletin sahip olduğu bu hak tamamen keyfi değildir. Şiddet, hukuka bağlı, öngörülebilir ve hesap verebilir olmak zorundadır. Aksi halde şiddet, güvenlik üretmek bir yana korku üretir. Bugünlerde Minneapolis’te yaşananlar tam olarak bu durumu yansıtıyor.

ABD’de Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) birimleri tarafından yürütülen operasyonlar hukuki bir çerçeveye oturtulmuş olsa da sahadaki uygulamalar bu çerçevenin fiilen askıya alındığını düşündürüyor. Yoğun bakım hemşiresi olarak çalışan 37 yaşındaki Alex Pretti’nin ICE birimleri tarafından vurularak öldürülmesi devletin şiddet tekelinin hedefi ile gerekçesi arasındaki bağın koptuğuna ve toplum sözleşmesinin giderek aşındığına dair güçlü bir simge olarak yorumlanıyor.

Alex Pretti’nin öldürülmesi olayın tekil bir vaka olmadığını gösteren bağlamla birlikte daha da ağırlaşıyor. Aynı kentte, yalnızca üç hafta önce 3 çocuk annesi Renee Good’un bir ICE ajanı tarafından öldürülmesi ve ardından fail hakkında herhangi bir cezai sürecin başlatılmaması, toplum sözleşmesinin hesap verebilirlik ayağının fiilen çöktüğüne işaret ediyor. Şiddet kullanımının hukuki sınırlarla ve kamusal denetim mekanizmalarıyla bağının kopması, devletin meşruiyetini aynı zamanda ahlaki düzlemde de tartışmalı hale getirmiş durumda.

Minneapolis’te yaşananların en sarsıcı örneği ise beş yaşındaki Liam Conejo Ramos’un yaşadıkları. Anaokulundan evine dönerken babasıyla birlikte ICE ajanları tarafından gözaltına alınması ve Teksas’taki bir cezaevine gönderilmesi, toplum sözleşmesinin sınırlarını dramatik biçimde zorluyor. Bir çocuğun operasyonel bir unsur, hatta iddialara göre “yem” olarak kullanılması, sözleşmenin ihlal edilmek bir yana, adeta tersine çevrildiğini gösterir nitelikte.

Minneapolis’te yaşananlar bu nedenle ABD’de modern devletin yurttaşlarıyla kurduğu toplum sözleşmesinin sessizce çözülmeye başladığını gösteren bir eşik anı olarak görülebilir. ABD’de bu durum vatandaşlık statüsüne sahip olanları dahi kapsayan daha geniş bir güvensizlik alanı oluşturmuş durumda. Devletin şiddeti belirli gruplar üzerinde yoğunlaştıkça, toplum sözleşmesinin evrensel karakteri zedeleniyor ve güvenlik, paylaşılan bir kamusal değer olmaktan çıkıp seçici bir ayrıcalığa dönüşüyor. Minneapolis’te yaşananlar ABD’de toplum ile devlet arasındaki ilişkinin geleceğine dair daha derin soruları da beraberinde getiriyor.

Tengiz Yangını ve Rusya-Ukrayna Savaşı Gölgesinde Kazakistan

Son dönemde Kazakistan, petrol ihracatında altyapı problemleri nedeniyle yaşanan kesintiler ve artan mali baskılarla karşı karşıya. Ülkenin en büyük enerji sahalarından biri olan Tengiz’de çıkan yangın petrol üretimini durdururken Karadeniz’e uzanan ana ihracat hattının Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle zarar görmesi petrol sevkiyatını aksatarak aylık yaklaşık 1,17 milyar dolarlık gelir kaybına yol açtı.

Bu gelişmeler yaşanırken, hükümetin katma değer vergisini %12’den %16’ya yükseltmesi ekonomik yükün topluma yansıyacağını ortaya koydu. Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde ise Kazakistan’da sorunun yalnızca enerji ya da bütçe başlıklarıyla sınırlı kalmadığı, güvenlik ve ekonomik istikrarın eş zamanlı olarak baskı altına girdiği daha geniş bir yönetim sürecine işaret ettiği görülüyor.

Kaynak: AA
Kazakistan’ın petrol ihracatında hayati öneme sahip altyapının Ukrayna dronları tarafından doğrudan hedef haline gelmesi ülke ekonomisinin kırılganlığını daha da artırıyor. Ukrayna, Karadeniz’e uzanan ana ihracat hattını askeri açıdan meşru bir hedef olarak görmeye devam ederken bu hat üzerinden petrol ihraç eden Kazakistan fiilen tarafı olmadığı bir savaşın ekonomik bedelini ödemek zorunda.

Astana yönetimi bu saldırılara karşı sert bir diplomatik ya da siyasi tepki verdiğinde ise Kazak altyapısında büyük paylara sahip Batılı enerji şirketlerini ve yatırımcıları karşısına alma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Buna karşılık sessiz kaldığında ise hem kendi kamuoyuna hem de uluslararası piyasalara altyapı güvenliğini sağlayamadığı mesajını vermiş oluyor.

Alternatif ihracat rotalarının yapısal yetersizliği ise bu sıkışmışlığı kalıcı hale getiriyor. Çin’e uzanan boru hatlarının genişletilmesine yönelik sürecin yavaşlığı ve Hazar Denizi üzerinden yapılabilecek deniz taşımacılığının yüksek maliyeti, alternatif seçenekleri pratikte işlevsiz kılıyor. Üstelik bu projelerin finansmanı için gereken kaynaklar, para birimini savunmak ve mali istikrarı korumak için tutulması gereken rezervlerle doğrudan çelişiyor.

Kazakistan için dış politika cephesinde de benzer bir tıkanma söz konusu. Rusya güdümündeki uzun yılların ardından farklı güç merkezleri arasında denge kurarak öne çıkmayı amaçlayan Kazakistan’ın sürdürdüğü bu denge büyük ölçüde istikrarlı gelir akışları sayesinde mümkün oluyordu. Bugün ise artan jeopolitik risklerle birlikte dış aktörle kurulan ilişkiler de daha kırılgan hale geliyor.

Kazakistan’da yaşananlar bu nedenle bir enerji krizi veya mali kriz olmanın ötesinde devlet kapasitesinin eş zamanlı olarak birden fazla cephede sınandığı bir sürece işaret ediyor. Altyapı güvenliği, mali dayanıklılık, dış politika manevra alanı ve toplumsal beklentiler aynı anda baskı altında. Bu baskıların her biri tek başına yönetilebilir olabilir ancak birlikte ilerlediklerinde güvenliği klasik araçlarla sağlamayı zorlaştıran önemli bir meydan okuma olarak karşımıza çıkıyor.
Gri Bölge
26 Ocak 2026
-Güç ve Belirsizlik Döneminde Davos Zirvesi -Minneapolis’te Aşınan Toplum Sözleşmesi -Tengiz Yangını ve Rusya-Ukrayna Savaşı Gölgesinde Kazakistan