Ticaretin Ötesinde AB–Hindistan Yakınlaşmasının Jeopolitiği
Avrupa Birliği ile Hindistan arasında geçtiğimiz hafta imzalanan serbest ticaret anlaşması, ilk bakışta sadece bir ticaret liberalizasyonu mevzusu gibi görünse de bu anlaşma küresel siyasetin sertleştiği ve Batı blokunun çatırdadığı bu dönemde yaşanan stratejik bir yön değişimini yansıtıyor. 2007’de başlayan, 2013’te askıya alınmasının ardından 2022’de yeniden canlandırılan serbest ticaret müzakerelerinin bu yıl sonuçlanması bu bağlamda hiç de tesadüf değil.
Anlaşma gümrük tarifelerinin düşürülmesinin ötesinde ABD ile sıkıntılı bir dönem geçiren Avrupa ve Hindistan’ın kendilerine yeni stratejik ortak arayışlarıyla ilgili. Bu bağlamda anlaşma kadar anlaşmanın sembolik önemi ve zamanlaması da büyük öneme sahip. Zira bu son anlaşma, Avrupa Birliği’nin Japonya, Meksika, Endonezya ve Güney Amerika ülkeleriyle imzaladığı anlaşmalarla ticaret ağını çeşitlendirme çabasının yanı sıra Hindistan için de benzer bir öneme sahip.

“Tüm anlaşmaların anası” gibi iddialı bir isimle lanse edilen anlaşma Yeni Delhi’de düzenlenen Hindistan-AB Zirvesi’nde duyuruldu. Hindistan’ın sahip olduğu devasa nüfusuyla ticaret bariyerlerini kaldırması, Avrupalı şirketler için dünyanın en kalabalık ülkesinde ayrıcalıklı bir pazar erişimi anlamına geliyor. Anlaşma ayrıca AB ve Hindistan için ABD ve Çin’in sahip olduğu etki gücünü azaltma çabasının son ayağı olarak öne çıkıyor.
Bu noktada anlaşma ekonomik potansiyelinin yanı sıra her iki ülke için ABD ve Çin’den gelen baskıların şekillendirdiği bir jeopolitik yeniden konumlanmanın ürünü olarak görülebilir. Bu durum küresel ticaret kararlarında verimlilik kadar güvenlik ve bağımlılık ilişkilerinin de önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu da anlaşmanın kendisini ekonomik düzlemin ötesine taşıyarak jeopolitik bir mesaj haline getiriyor.
Avrupa tarafında bu mesaj en açık şekilde ABD ile ilişkiler bağlamında okunmakta. Donald Trump’ın yeniden Beyaz Saray’a dönmesiyle “Önce Amerika” yaklaşımı Avrupa için daha rahatsız edici bir şekilde geri gelmişti. Ukrayna ve Grönland üzerinden süregelen siyasi gerilimler birlikte ABD’nin uygulamaya koyduğu gümrük vergileri transatlantik ilişkilerinde öngörülemezliği artırırken Batı ittifakında derin çatlaklara neden olmuştu.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in bu anlaşmayı “dünyanın en büyük demokrasileri arasında ortaklığı derinleştirme” hamlesi olarak tanımlaması da ABD merkezli tek kutuplu bağımlılıklara bir alternatif inşa etme çabasını ima ediyor. Von der Leyen’in “kurallara dayalı işbirliği” vurgusu ise şüphesiz Trump döneminde aşınan küresel düzen tahayyülüne doğrudan bir gönderme olarak okunmakta.
Trump’ın ikinci döneminde ABD ile ilişkileri gerilen Hindistan açısından da anlaşmanın benzer bir siyasi anlamı bulunuyor. Geçmişte kişisel olarak sıcak ilişkilere sahip olan Başbakan Narendra Modi ile Donald Trump arasındaki bağlar, Trump’ın Nobel Barış Ödülü hedefi doğrultusunda Hindistan-Pakistan krizini sonlandırma girişiminin Yeni Delhi’de karşılık bulmamasıyla zayıflamıştı.
Bu siyasi gerilim, Trump yönetiminin Hindistan’a yönelik ticaret politikasına da yansıdı. ABD tarafından Hindistan’a önce mütekabiliyet gerekçesiyle %25 oranında gümrük vergisi uygulanmış, ardından Hindistan’ın Rusya’dan petrol ithalatını sürdürmesi nedeniyle ek %25’lik bir yaptırım getirilmiş ve toplam gümrük vergisi oranı %50’ye çıkarılmıştı.
Çin, AB–Hindistan denkleminde öne çıkan bir diğer belirleyici unsur olarak dikkat çekiyor. Artan ticari bağlar ve ABD ile ilişkilerin giderek hassaslaşması nedeniyle AB ve Hindistan, Çin ile tam bir kopuşu göze alabilecek bir konumda değil. Zira Çin, hem AB’nin hem de Hindistan’ın açık ara en büyük ithalat ortağı. AB’nin toplam ithalatının yaklaşık %21’i, Hindistan’ın ithalatının ise %15’i Çin tarafından karşılanıyor. Bu nedenle Çin’e olan ticari ve teknolojik bağımlılıklar her iki taraf için de stratejik bir risk.
Çin’in AB üzerinde nüfuz elde etme çabaları yalnızca ticari bağlarla sınırlı kalmayıp zaman zaman casusluk faaliyetleriyle de gündeme geliyor. Öte yandan Çin’in Hindistan’ın ezeli rakibi olan Pakistan ile sürdürdüğü derin askeri işbirliği, Hindistan’ın Çin’e yönelik güvenlik algısını daha da keskinleştiriyor. Bu bağlamda AB–Hindistan anlaşmasıyla her iki tarafın Çin’e olan bağımlılığını azaltmasının yanı sıra uluslararası siyasette daha dengeleyici bir rol üstlenmesi hedefleniyor.
Rusya meselesi ise AB–Hindistan yakınlaşmasının en kırılgan noktalarından birini oluşturuyor. AB açısından Rusya, dizginlenmesi gereken açık bir hasım konumundayken Hindistan için Rusya özellikle Keşmir meselesinde, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto yetkisi de hesaba katıldığında, vazgeçilmez bir stratejik ortak olmayı sürdürüyor. Bu nedenle AB, Hindistan’dan Rusya ile arasına mesafe koymasını beklese de Hindistan’ın bu konuda pek de istekli olmadığı açık.
Diğer yandan Hindistan’ın Rusya ile sürdürdüğü ilişkiler, AB açısından bir tür arka kapı işlevi de görebilir. Nitekim geçmişte Rus petrolünün Hindistan üzerinden Avrupa pazarına yönlendirilmesi Avrupa’nın kamuoyu baskısından kaçınarak enerji güvenliğini sürdürmesine imkan tanımıştı. Bu çelişkili tablo, AB–Hindistan ilişkilerinde önemli bir gerilim noktası olmakla birlikte aynı zamanda AB’ye gözlerden ırak biçimde Rusya ile dolaylı ilişkiler kurma potansiyeli de sunuyor.
Avrupa Birliği’nin Hindistan ile imzaladığı anlaşmayı basit bir ticaret hamlesinden ziyade daha geniş bir stratejinin parçası olarak okumak gerekiyor. AB’nin altı yıl önce benzer bir serbest ticaret anlaşması imzaladığı Vietnam ile ilişkilerini geçtiğimiz hafta “kapsamlı stratejik ortaklık” seviyesine yükseltmesi de aynı jeopolitik mantığa işaret ediyor.
Bu çerçevede Hindistan ile imzalanan serbest ticaret anlaşması, Vietnam ve Mercosur örneklerinde olduğu gibi ABD’nin giderek sertleşen korumacı ekonomi politikalarına karşı kurallara dayalı uluslararası düzeni savunmanın somut araçları olarak öne çıkıyor. Avrupa Birliği bu anlaşmalarla pazar erişimini genişletmenin yanı sıra serbest ticaret ilkelerini canlı tutarak küresel ekonomide daha dengeleyici bir rol üstlenmeyi de amaçlıyor.
Çin Ordusundaki Tasfiye Ne Anlama Geliyor?
Çin’de son günlerin en sarsıcı gelişmesi, ülkenin en üst düzey askeri figürlerinden birinin tasfiye edilmesi oldu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun (People’s Liberation Army - PLA) resmi yayın organı PLA Daily, Merkez Askeri Komisyonu (Central Military Commission - CMC) başkan yardımcısı Zhang Youxia ile CMC Müşterek Kurmay Dairesi Başkanı Liu Zhenli’nin görevden alındığını duyurdu. Açıklamada söz konusu isimlerin “CMC liderliğinin otoritesini ve imajını ciddi şekilde zedelediği” ve “Parti’ye, devlete ve orduya son derece büyük zarar verdiği” ifade edildi.
Çin siyasal dilinde bu tür açıklamalar genellikle yolsuzluk veya sadakatsizlik gibi suçlamaların üstü kapalı bir ifadesi olarak okunur. Ancak Zhang’ın konumu, bu tasfiyeyi sıradan bir yolsuzlukla mücadele hamlesinin ötesine taşıyor. Zira Zhang, Çin lideri Xi Jinping’ten sonra askeri hiyerarşideki ikinci yetkili isimdi. Ayrıca Xi Jinping’in en yakın ve en güçlü müttefiklerinden biri olarak görülüyordu. Bu nedenle gelişme, Çin siyasetindeki güç dengelerine dair tartışmalara neden oldu.

Zhang Youxia’yı bu kadar önemli kılan unsurların başında hem kişisel geçmişi hem de sistem içindeki konumu geliyor. Çin’in Vietnam ile yaptığı savaşlarda fiilen çatışmaya katılmış bir muharip gazi olan 75 yaşındaki Zhang, savaş tecrübesiyle barış döneminde büyümüş birçok Çinli generalden ayrılıyordu. Dahası Xi ve Zhang’ın babalarının komünist devrim sırasında aynı askeri birlik içinde birlikte savaşmış olmaları nedeniyle iki ismin ilişkisi çocukluk yıllarına kadar uzanıyor.
Bu kişisel bağların Zhang’ı uzun yıllar boyunca Xi’nin askeri alanda en güvendiği isimlerden biri haline getirmesi nedeniyle söz konusu tasfiye Xi’nin en yakın çevresini bile gözden çıkarabilecek kadar güçkendiğine ya da Çin merkezli bir okumayla yolsuzlukla mücadelede en yakınındaki isimlere dahi taviz vermediğine işaret eden güçlü bir sinyal olarak değerlendiriliyor.
Bu gelişme aynı zamanda Merkez Askeri Komisyonu’nun bugünkü halini de yeniden gündeme taşıyor. Normal şartlarda yedi üyeden oluşan CMC, son yıllardaki tutuklama ve görevden almalar sonucunda fiilen iki kişiye kadar küçülmüş durumda. CMC içerisinde Devlet Başkanı Xi Jinping’in yanında görevde kalan tek isim ise Ekim 2025’te görevden alınan bir diğer başkan yardımcısı He Weidong’un yerine geçen General Zhang Shengmin.
Çin Merkez Askeri Komisyonu kara, deniz ve hava kuvvetlerine ek olarak nükleer cephaneliği, polisi ve milis güçleri de denetleyen en üst askeri yapı konumunda. Bu nedenle komisyonun bu denli küçülmesi Çin’de kolektif liderlik ilkesinin fiilen ortadan kalktığına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Askeri karar alma süreçlerinin giderek dar bir kadronun, hatta neredeyse tek bir liderin iradesine bağlanması Çin’de gücün ne denli merkezileştiğini de net biçimde ortaya koyuyor.
Zhang Youxia’nın düşüşünün arkasındaki nedenler ise hala tam olarak aydınlatılmış değil. Resmi açıklamalarda “disiplin ve hukuk ihlalleri” ifadesi kullanılsa da esas nedene dair birçok farklı iddia dolaşımda. Bunlar arasında ABD’ye nükleer sırların sızdırılmasından askeri darbe planlamaya kadar uzanan söylentiler bulunuyor. En dikkat çekici iddialardan birisi ise Tayvan meselesiyle bağlantılı.
ABD istihbarat değerlendirmelerine göre Xi, PLA’ya 2027’ye kadar Tayvan’ı ele geçirebilecek askeri kapasiteye ulaşma hedefi koymuş durumda. Bu çerçevede Zhang’ın söz konusu takvimin gerçekçi olmadığı yönündeki değerlendirmelerinin Xi’yi rahatsız etmiş olabileceğini ve bunun tasfiyede rol oynadığı öne sürülüyor. Eğer bu yorum doğruysa mesele yolsuzluk söylemi arkasına gizlenmiş biçimde stratejik vizyon ve askeri kapasiteye ilişkin derin bir görüş ayrılığına işaret ediyor.
Çin’de yaşananlar Xi Jinping’in yolsuzluk karşıtı kampanyasını yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Xi, iktidara geldiği günden bu yana “kaplanlar ve sinekler” sloganıyla hem üst düzey yöneticileri hem de alt kademe bürokratları hedef alan geniş çaplı bir temizlik yürütmekte. Resmi söylemde bu kampanya yolsuzluğu kökünden kazımayı amaçlasa da süreç aynı zamanda Xi’nin iktidarını sağlamlaştırma ve özellikle yaşlı elitlerin nüfuzunu kırma işlevi görüyor.
Bugün gelinen noktada Xi, parti ve ordu içinde kendisine rakip olabilecek ya da itiraz edebilecek neredeyse kimse bırakmamış durumda. Bu durum kimilerine göre ona Mao’dan bu yana görülmemiş bir kontrol gücü sağlarken aynı zamanda sistem içinde bastırılmış gerilimlerin ileride nasıl sonuçlar doğuracağı sorusunu da açık bırakıyor. Zhang Youxia’nın tasfiyesi, bu gerilimin en çarpıcı işaretlerinden biri olarak şimdiden tarihte yerini almış durumda.
Suriyeli Kürtler Vatandaşlık Haklarına Kavuşuyor
Suriye’de Kürtlerin statüsüne ilişkin son dönemde atılan adımlar, Suriye devletinin tarihsel kimlik anlayışında önemli bir kırılmaya işaret ediyor. Suriye İçişleri Bakanlığı’nın geçtiğimiz hafta aldığı kararlar ve Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın yayımladığı özel kararname, Baasçı yönetim altında sürdürülen dışlayıcı politikaların geride bırakıldığına dair güçlü mesajlar içeriyor.
Suriye İçişleri Bakanlığı yayımladığı talimatla Kürt kökenli Suriyelilere vatandaşlık verilmesini öngören yeni bir kararnameyi yürürlüğe soktuğunu açıkladı. Özellikle daha önce resmi evraklarda vatansız veya kayıtsız statüsünde bulunan Kürtleri kapsayan karar, bu kişilere tam eşitlik vadediyor. Böylece Baas döneminde sürdürülen hukuki belirsizliğin de resmen sona erdirilmesi amaçlanıyor.

Bu adım Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara tarafından yayımlanan daha kapsamlı siyasi çerçevenin devamı niteliğinde. Daha önce yayımlanan özel kararnamede Suriyeli Kürtlerin ulusun ayrılmaz bir parçası olduğu açıkça vurgulanmış ve haklarının devlet güvencesi altında olduğu belirtilmişti. Bu vurgu, Suriye tarihinde Kürtlerin kolektif varlığının resmi düzeyde ilk kez bu kadar net tanındığı bir metin olması açısından dikkat çekici.
Bu gelişmelerin önemini tam olarak kavrayabilmek için Kürtlerin Baas döneminde maruz kaldığı politikaları hatırlamak elzem. Arap Sosyalist Baas Partisi yönetimi boyunca Suriye yönetimi, kendisini net sınırlara sahip bir Arap ulusu üzerinden tanımladı ve bu çerçevede Kürtleri bir unsur olarak kabul etmedi. Ayrıca bu yaklaşım söylemsel düzeyin ötesinde hukuk ve vatandaşlık gibi alanlarda somut dışlama mekanizmalarına dönüştü.
Bu yaklaşımın en somut örneği ise 1962 yılında Haseke vilayetinde gerçekleştirilen ve son derece tartışmalı kabul edilen nüfus sayımıyla yaşandı. Sayım sonucunda Suriye’deki Kürt nüfusun yaklaşık %20’si vatandaşlıktan çıkarılırken “yabancı” veya “kayıtsız” olarak sınıflandırılan bu kişiler eğitim, mülkiyet hakkı, kamu istihdamı ve seyahat özgürlüğü gibi pek çok temel haktan mahrum bırakıldı.
Baas döneminde yaşanan bu hukuki dışlanma kültürel alandaki baskılarla da etkisini göstermekteydi. Örneğin 2000 yılında çıkarılan 768 sayılı kararnameyle Kürtçe kaset ve video satışı yasaklanırken Kürtlere yönelik eski kısıtlamaların sıkı şekilde uygulanmasını teşvik ediliyordu. Bu durum, Baas rejiminin bir yandan Türkiye’ye karşı PKK’ya destek olurken diğer yandan Suriyeli Kürt nüfusa karşı dışlayıcı politikalarını sürdürdüğünü gösteriyordu.
Yeni Suriye yönetiminin açıkladığı kararlar Baas rejiminin dışlayıcı mirasını tersine çevirmeyi hedefliyor. 1962 nüfus sayımının doğurduğu tüm istisnai hukuki sonuçların ilga edilmesi, Baas döneminin en kalıcı dışlama araçlarından birinin resmen geçersiz kılınması anlamına gelmekte. Suriye’de Kürtlere vatandaşlık haklarının sağlanması Kürtlerin devletle ilişkisini eşit yurttaşlık çerçevesine taşımayı amaçlıyor.
