#23

#23 Gri Bölge

ABD ve Rusya Arasındaki Nükleer Anlaşma Sona Erdi

Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında son geçerli nükleer silah anlaşması olan New START sona erdi. Bu durum, Soğuk Savaş’ın en gergin anlarında bile korunmuş olan nükleer dengenin ortadan kalkması anlamına geliyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres de nükleer silahların kullanılma riskinin son yılların en yüksek seviyesinde olduğunu belirterek anlaşmanın sona ermesi için daha kötü bir zaman olmadığını ifade etti.

New START Anlaşması’nın sona ermesiyle birlikte 1972’den bu yana ilk kez ABD ile Rusya arasında herhangi bir nükleer anlaşma kalmamış oldu. 1972’de bu konuda atılan ilk adım olan SALT I, nükleer silahların ABD ve Sovyetler Birliği arasında sınırsız bir yarışa dönüşmesini engellemeyi hedefliyordu. Bu yaklaşım karşılıklı güvensizlik ortamında bile nükleer caydırıcılığın yönetilebilir tutulabileceği fikrini yerleştirmiş ve sonraki dönemde imzalanan anlaşmaların önünü açmıştı.

Kaynak: Wikimedia Commons
Soğuk Savaş’ın sonuna yaklaşılırken imzalanan START I ise bu çerçeveyi bir adım ileri taşıdı. 1991 yılında ABD Başkanı George H. W. Bush ile Sovyet lideri Mihail Gorbaçov tarafından imzalanan anlaşma, her iki tarafın sahip olabileceği nükleer taşıyıcı sayısını 1600’e, nükleer savaş başlıklarını ise yaklaşık 6000’e indirmeyi hedefliyordu. Gorbaçov anlaşmayı barış ve işbirliğine dayalı yeni dünya düzenine giden yol olarak tanımlarken Bush yarım asırlık güvensizliğin artık ortadan kalktığını vurgulamıştı.

START I’in uygulanması konusunda başlıca problem Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıktı. Zira Sovyetlerin nükleer cephaneliğinin bir kısmı bağımsızlığını yeni kazanmış olan Belarus, Kazakistan ve Ukrayna topraklarında kalmıştı. Özellikle Ukrayna, yaklaşık 1900 stratejik ve 2500 taktik nükleer silahla bir anda dünyanın üçüncü büyük nükleer gücü konumuna gelmişti.

Bu mesele ise 1992 yılında imzalanan Lizbon Protokolü ile aşıldı. Protokole göre Rusya START I’in ana mirasçısı olarak tanınırken Belarus, Kazakistan ve Ukrayna’nın nükleer silahları Rusya’ya teslim etmesi kararlaştırıldı ancak Ukrayna silahları teslim etmemek için uzun süre direndi. Nihayetinde 1994’te imzalanan Budapeşte Memorandumu ile Ukrayna; ABD, Birleşik Krallık ve Rusya’dan aldığı güvenlik garantisi karşılığında nükleer silahları teslim etse de bu güvenceler sonraki dönemde Ukrayna’yı Kırım’ın ilhakına ve Rus işgallerine karşı koruyamadı.

START I’den daha kapsamlı bir şekilde nükleer silahları kısıtlamayı hedefleyen START II başarısız olsa da bu durum START I’in başarısını gölgelemedi. Büyük oranda başarılı olan START I’in geçerliliğinin 2009’da sona ermesiyle oluşan boşluk 2010’da imzalanan New START ile dolduruldu. Barack Obama ve Dmitri Medvedev tarafından imzalanan anlaşma ile konuşlandırılmış stratejik nükleer savaş başlığı sayısı 1550 ile sınırlandırılarak bu alanda önceki anlaşmaya kıyasla yaklaşık %30’luk bir azaltım da sağlanmış oldu.

New START bünyesinde en az nükleer başlık sayısı kadar önemli olan bir diğer unsur ise denetim ve şeffaflık mekanizmalarıydı. Karşılıklı teftişler ve rutin veri paylaşımları sayesinde taraflar anlaşma kapsamında birbirlerinin cephanelikleri hakkında düzenli bilgi sahibi olabiliyordu. Ancak New START jeopolitiğin sert rüzgarlarından kaçamadı ve COVID-19 pandemisi sırasında azalan karşılıklı denetimler, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra fiilen durdu.

2023 yılında ise Vladimir Putin, ABD’nin Ukrayna’ya desteğini gerekçe göstererek Rusya’nın anlaşmaya katılımını askıya aldığını duyurmuştu. Rusya Dışişleri Bakanlığı anlaşmanın savaş başlığı sınırlarına uyacağını açıklasa da işlemez hale gelen denetim mekanizmaları iki ülke arasındaki karşılıklı güveni ciddi biçimde aşındırdı. Anlaşmanın geçtiğimiz hafta resmi olarak sona ermesiyle birlikte iki ülke arasındaki nükleer kontrol tamamen ortadan kalkarken yerine geçecek olası bir anlaşmaya dair şimdilik hiçbir girişim bulunmuyor.

Bugün ABD ve Rusya hala küresel nükleer silahların yaklaşık %90’ını elinde tutuyor. 2025 itibarıyla Rusya’nın yaklaşık 5580, ABD’nin ise 5225 savaş başlığına sahip olduğu tahmin edilmekte. Üstelik her iki ülke de nükleer silah sayısını artırmaktan ziyade bu silahları modernize etmeye odaklanmış durumda. Rusya anlaşmanın sona ermiş olmasına rağmen sorumlu bir nükleer güç olmaya devam edeceğini duyurmuş olsa da bu tür beyanların hiçbir bağlayıcılık olmadan ne kadar anlamlı olduğu tartışmalı.

Bu belirsizlik ortamında Donald Trump’ın söylemleri süreci daha da karmaşık hale getiriyor. Ekim ayında nükleer silah testlerinin yeniden başlatılacağını söyleyen Trump, Putin’in anlaşmanın bir yıl daha uzatılmasına dair yaptığı teklifi ise anlaşmanın “süresi dolarsa dolar” ifadeleriyle geçiştirmişti. Zira Trump’ın talebi anlaşmanın uzatılmasından ziyade Çin’in de dahil olduğu “uzun süre varlığını sürdürecek” yeni bir anlaşma yapılması.

Olası bir yeni nükleer anlaşmaya Çin’in de dahil edilmesi gerektiğini savunan Trump için bu konu oldukça kritik. Diğer yandan 5000 civarında savaş başlığına sahip olan ABD ve Rusya’nın yanında yaklaşık 600 savaş başlığı bulunan Çin bu aşamada kısıtlayıcı bir anlaşmaya girmenin adaletsiz olacağını öne sürüyor. Ancak nükleer silah sayısı diğer iki büyük nükleer güce kıyasla oldukça az olsa da Çin nükleer cephaneliğini en hızlı büyüten ülke konumunda. Öyle ki Çin’in 2035’e kadar 1500 savaş başlığına ulaşması bekleniyor.

Çin’in de dahil olduğu çok taraflı bir anlaşma söz konusu olduğunda Avrupa’daki nükleer kapasitenin göz ardı edilmesini kabul etmeyen Rusya ise 290 nükleer savaş başlığına sahip Fransa ile 225 nükleer savaş başlığına sahip Birleşik Krallık’ın da masaya dahil edilmesi gerektiğini savunuyor. Anlaşmanın çok taraflı bir statüyle yeniden müzakere edilme olasılığı nükleer silah sahibi diğer ülkeler olan Hindistan, Pakistan, İsrail ve Kuzey Kore’yi de oldukça yakından ilgilendiriyor.

New START’ın dışında kalan nükleer güçlerin yanı sıra anlaşma kapsamında olmayan yeni nükleer silah sistemleri de bir diğer tartışma konusu. Örneğin Rusya tarafından geliştirilen Burevestnik seyir füzesi ve Poseidon insansız su altı silahı, nükleer enerjiyle ça yanı sıra nükleer başlık taşıyabilme özellikleriyle de dikkat çekiyor. Bu silahlar sahip oldukları bu özellikle New START kapsamının dışında kalan nükleer silah alternatifleri arasında yer alıyor.

New START’ın sona ermesiyle birlikte dünya, nükleer alanında da giderek kuralsız bir rekabet ortamına doğru ilerliyor. Nükleer silahlar hususunda hiçbir bağlayıcı anlaşmanın kalmaması silah sayılarının kontrolünün sağlanamamasının yanında yanlış hesaplama riskini de ortaya çıkarıyor. Yarım yüzyıl boyunca uygulanan anlaşmalar, kusurlarına rağmen nükleer süper güçler arasında bir iletişim ve öngörülebilirlik zemini sunuyordu. Bugün ise sona eren bu ortak zeminin yerine neyin geleceği belirsiz.

Super Bowl: Ulusal Dayanışmadan Kültürel Çatışmaya
Takvimler 20 Ocak 1985 tarihini gösterirken Amerikan halkının gündeminde ezici bir zaferle neredeyse tüm eyaletlerde birinci olarak başkan seçilen Ronald Reagan’ın yemin töreninden bile daha ilgi çekici bir başka olay vardı. Herkes San Francisco 49ers ile Miami Dolphins arasında gerçekleşecek olan Super Bowl finali için nefeslerini tutmuş maç saatini bekliyordu. Başkan Reagan, maç öncesinde yapılan yazı tura atışını bizzat gerçekleştirmek konusunda oldukça ısrarcıydı ancak yemin tarihinin değiştirilmesi anayasa gereğince mümkün değildi.

Ronald Reagan karşı karşıya olduğu bu sorunu çözebilmek için kamuya açık yemin törenini ertesi güne erteledi ve yemin törenini kısıtlı bir çevreyle özel bir şekilde gerçekleştirdi. Yemin törenin hemen ardından ise Beyaz Saray’dan stadyuma bağlanarak yazı tura atışını uydu bağlantısı aracılığıyla gerçekleştirdi. Reagan’ın bulduğu bu yenilikçi çözüm Amerikan toplumu için Super Bowl’un önemi konusunda sadece basit bir örnek.


Günümüzde Super Bowl bir spor müsabakası olmanın ötesinde Amerikalılar için kültürel bir gösteri haline gelmiş durumda. Amerikan kültürü dediğimizde ise akla gelen ilk unsur şüphesiz tüketim çılgınlığı oluyor. Geçen senenin Super Bowl finalinin oynandığı New Orleans şehrine sadece müsabaka için 115 bin ziyaretçi gelirken ziyaretçiler toplam 685 milyon Amerikan doları harcamıştı. Bu yılın Super Bowl müsabakası ise sadece ABD’de yaklaşık 125 milyon kişi tarafından izlenerek geçen yılın Super Bowl’unun ardından ABD tarihinin en çok izlenen ikinci televizyon yayını oldu.

ABD tarihinde en çok izlenen 20 televizyon yayının 19’unu halihazırda Super Bowl şovları oluşturuyor. Super Bowl’un ABD televizyon yayınlarındaki bu özel konumu gösteriyi reklam piyasası için de oldukça önemli bir yere taşıyor. Öyle ki Super Bowl finali boyunca ekranlarda yer alacak 30 saniyelik reklamların fiyatı geçen sene 8 milyon dolarken bu sene 10 milyon dolara kadar ulaşmış durumda.

Bu görkemli vitrinin en dikkat çekici yönü ise çoğu zaman müsabakanın kendisinden ziyade popüler kültür ile politik mesajların kesiştiği anlar oldu. 1980 Super Bowl finali öncesinde Cheryl Ladd’in ABD milli marşını İran’daki rehinelere adaması ve 1991’de milli marşı yorumlayan Whitney Houston’un Körfez Savaşı nedeniyle verdiği dayanışma mesajı sembolik etkileri bakımından hafızalara kazınmıştı. Günümüzde ise Super Bowl’un politik mesajları maç öncesi performanslardan devre arası şovlarına taşınmış durumda.

Son yılların en akılda kalan devre arası şovları arasında 2016’da Beyonce’nin “Black Lives Matter” hareketine referans veren gösterisi, 2020’de Jennifer Lopez ve Shakira’nın göçmen çocukların tutulduğu gözaltı merkezlerine yaptığı gönderme ve 2022’de Eminem’in o dönem ırkçılığa karşı bir sembol haline gelmiş olan diz çökme hareketini yapması bulunuyor. Bu yılın Super Bowl şovunun en çok konuşulan ismi ise benzer politik mesajlarla sahneye çıkan Bad Bunny lakaplı Porto Riko asıllı sanatçı Benito Antonio Martinez Ocasio oldu.

Performansını neredeyse tamamen İspanyolca gerçekleştiren sanatçı, şovdaki tek İngilizce ifade olan “God Bless America” ifadesinin ardından Kuzey, Orta ve Güney Amerika ülkelerini bayraklar eşliğinde tek tek sayarak şovu “Amerika” kavramının ABD’den ziyade tüm kıtayı kapsadığına dair açık bir ima ile adeta politik bir manifestoya dönüştürdü. ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi ve Monroe Doktrini’nin yeniden gündeme gelmesinin gölgesinde bu şovun politik anlamı daha da görünür hale geliyor.

Bad Bunny’nin devre arası şovunda Karayipler’de ABD’ye bağlı özerk bir bölge olarak varlığını sürdüren Porto Riko’nun koyu mavi tonlu resmi bayrağının yanı sıra bağımsızlık hareketinin sembolü olarak bilinen açık mavi tonlu bayrağın da yer alması tartışmaları üzerine çekti. Şili asıllı Amerikalı oyuncu Pedro Pascal’ın gösteride yer alması ve Lady Gaga’nın “Die With A Smile” parçasını salsa yorumu ile seslendirmesi Latin Amerika etkisini güçlü biçimde hissettiren diğer unsurlardı.

Super Bowl şovunda öne çıkan Latin Amerika vurgusu, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’nin (ICE) ülke genelinde göçmen topluluklara yönelik baskın ve gözaltılarını artırdığı döneme denk gelmesi bakımından dikkat çekici. Bad Bunny’nin kısa süre önce Grammy ödülünü kabul ederken yaptığı konuşmada “ICE dışarı, biz uzaylı değiliz, insanız.” sözleriyle bu uygulamalara açıkça itiraz etmesi devre arası performansını daha da politik bir bağlama yerleştiriyor.

Bad Bunny’nin şovuna tepkiler de gecikmedi. Temsilciler Meclisi’ndeki bazı Cumhuriyetçi vekiller şovun incelenmesi talebiyle Federal İletişim Komisyonu’na başvururken Donald Trump, Truth Social’da yaptığı paylaşımda gösteriyi “berbat, tarihin en kötülerinden biri” olarak nitelendirdi. Trump ayrıca performansın büyük ölçüde İspanyolca olmasından şikayet ederek “kimse bu adamın ne dediğini anlamıyor” mesajını yayınlarken dansların da çocuklar için uygunsuz olduğunu belirtti.

Charlie Kirk tarafından kurulmuş olan Turning Point USA ise Super Bowl’un devre arası sırasında daha önce Konfederasyon bayrağı ile konsere çıktığı için tepki alan Kid Rock’ın da sahne aldığı “Tamamen Amerikalı Devre Arası Şovu” ismiyle alternatif bir yayın gerçekleştirdi. Bad Bunny’nin performansına karşı bir kültürel karşı anlatı üretme iddiasında olan bu alternatif yayın kısa sürede 20 milyonu aşan görüntülenme sayısıyla dijital alanda ciddi bir karşılık buldu.

Tüm bu karşıt tepkilerle birlikte Super Bowl, uzun süredir Amerikan kamuoyunu meşgul eden kimlik ve dil tartışmalarının en görünür sahnelerinden birine dönüştü. Bir zamanlar ABD milli marşı eşliğinde ulusal birlik ve dayanışmanın sembolü olarak görülen bu büyük spor organizasyonu, artık farklı Amerika tasavvurlarının karşı karşıya geldiği bir kamusal alan işlevi görüyor.

Ateşkes Perdesi Ardında Soykırımın Farklı Katmanları


İsrail ile Hamas arasında gerçekleşen esir takası ile Hamas elinde tuttuğu rehineleri serbest bırakırken İsrail de hapishanelerindeki Filistinlilerden bazılarını teslim etmişti. Bu gelişmeler geçici bir sükunete neden olsa da İsrail’in saldırılarını kalıcı biçimde durdurmaya yetmedi. Gazze Sağlık Bakanlığı ateşkesin sağlanmasından bu yana en az 556 Filistinlinin İsrail saldırılarında hayatını kaybettiğini açıkladı.Geçtiğimiz ay Lübnan topraklarında gerçekleştirilen 50 saldırı ile İsrail saldırılarının ateşkesten bu yana en yüksek seviyeye ulaşması, ateşkesin İsrail için Lübnan topraklarında da pek bağlayıcı olmadığını ortaya koyuyor. Devam eden saldırıların yanı sıra Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak çalışan UNRWA, gümrük ve vize işlemleri gibi nedenlerden ötürü Gazze halkına ulaştırılabilen yardımların yetersiz kaldığının altını çiziyor.


Savaşın en ağır sonuçlarından biri de eğitim altyapısında görülüyor. UNRWA’ya göre Gazze’de yer alan okulların yaklaşık %90’ı hasar görmüş veya tamamen yıkılmış halde. Soykırımda hayatta kalabilen çocuklar tüm bu travma ve belirsizlikle karşı karşıyayken eğitimin uzun vadeli önemi de düşünüldüğünde Gazze’de her şey yoluna girse bile yıkımın etkileri ne yazık ki yıllar boyunca hissedilecek gibi görülüyor.

Diğer yandan İsrail, saldırılarını biyolojik savaş düzleminde sürdürmeye devam ediyor. Daha önce yangın çıkarmak amacıyla Lübnan’daki tarım arazilerine mancınıkla yanıcı maddeler fırlatan İsrail, bugünlerde Lübnan ve Suriye’nin tarım arazilerini Dünya Sağlık Örgütü tarafından kanserojen olarak sınıflandırılan glifosat kimyasalıyla hedef alıyor. Nitekim Lübnan makamlarının ölçümlerine göre sınır bölgelerinde glifosat seviyesi ortalamanın 20-30 kat üzerinde seyrediyor.

Tüm bunların yanı sıra Ramazan ayı yaklaşırken İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik giriş yasakları da oldukça sıkılaşmış durumda. İsrail, önde gelen Filistinli din adamlarına Ramazan ayı boyunca Mescid-i Aksa’ya giriş yasağı getirirken daha önce Filistinliler için oldukça sıkı bir şekilde uygulanan giriş yasaklarını başta Türkiye olmak üzere diğer Müslüman ülkelerden gelen yabancıları da kapsayacak şekilde oldukça genişletti.

İsrail’in engellemeleri nedeniyle Ramazan ayında Mescid-i Aksa’daki namazlara katılım da oldukça düşmüş durumda. Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Mukaddesat Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan Kudüs Vakıflar İdaresi’nin verilerine göre 2022 yılının Kadir Gecesi’nde 300 bin Müslüman Mescid-i Aksa’da ibadet ederken bu sayı 2023’te 280 bine, 2024’te 200 bine ve geçtiğimiz yılın Kadir Gecesi’nde ise 180 bine kadar düştü.

Görüldüğü üzere İsrail’in soykırım politikaları ateşkese rağmen devam eden saldırıların yanı sıra insani yardımlar çalışmalarının engellenmesi, okulların hedef alınması, tarım arazilerine yönelik kimyasal saldırılar ve Müslümanların Mescid-i Aksa’ya erişiminin engellenmesi gibi farklı katmanlarda devam ediyor. Tüm bunlar Filistinliler için kalıcı bir çözümün inşa edilmediği sürece İsrail’in soykırım politikalarının sona ermeyeceğini açıkça gösterir nitelikte.
Gri Bölge
17 Şubat 2026
ABD ve Rusya Arasındaki Nükleer Anlaşma Sona Erdi -Super Bowl: Ulusal Dayanışmadan Kültürel Çatışmaya -Ateşkes Perdesi Ardında Soykırımın Farklı Katmanları