ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela müdahalesinin ardından Küba’ya yönelik baskıları daha sert bir aşamaya taşıdı. Venezuela’dan Küba’ya giden petrol akışının kesilmesi halihazırda Küba’ya büyük zarar vermişken Küba’ya doğrudan veya dolaylı biçimde petrol sağlayan diğer ülkelere de ABD tarafından gümrük tarifesi uygulanacağı ilan edildi. Trump daha önce Truth Social hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda “Küba’ya artık petrol veya para gitmeyecek, sıfır!” ifadelerini kullanmıştı.
Kaynak : AABeyaz Saray tarafından yapılan resmi açıklamada ise Rusya, Çin, İran, Hamas ve Hizbullah ile aynı eksende konumlandığı öne sürülen Küba hükümeti “alışılmadık ve olağanüstü bir tehdit” olarak nitelendirildi. Küba’nın terörü desteklediği öne sürülürken ülkenin Rusya’nın en büyük denizaşırı sinyal istihbarat tesisine ev sahipliği yaptığı ve Çin ile savunma ve istihbarat alanında derin bir işbirliği geliştirdiğinin de altı çiziliyor. Küba’nın ABD için böylesine ciddi bir tehdit olarak nitelenmesi Trump’ın Venezuela’nın ardından yeni hedefinin Küba mı olacağı sorusunu gündeme getirmiş durumda.
Trump’ın bu çıkışı altmış yılı aşkın süredir oldukça gergin olan ABD-Küba ilişkilerinin bir parçası. 1959 yılında Fidel Castro’nun öncülük ettiği devrimden bu yana Küba’daki komünist yönetimi devirmek birçok ABD’li siyasetçi için önemli bir stratejik ve ideolojik hedef olarak masada bulunmaktaydı. 1961 yılında John F. Kennedy başkanlık döneminde başarısızlıkla sonuçlanan Domuzlar Körfezi Çıkarması ve hemen ardından patlak veren Küba Füze Krizi ile CIA’in Fidel Castro’ya yönelik suikast girişimleri bu uzun mücadelenin dikkat çeken enstantelerinden en akılda kalanları.
ABD’nin devrimin ardından Küba’ya yönelik uyguladığı ambargo günümüzde hala devam ediyor. Üstelik 1996 yılında kabul edilen Helms-Burton Yasası, Küba ile ticaret yapan diğer ülkelerin şirketlerini de ambargoya dahil etmiş bulunuyor. Her ne kadar Barack Obama döneminde seyahat ve ticaret kısıtlamaları gevşemiş olsa da iki ülke arasındaki açılım adımları Trump’ın ilk başkanlık döneminde geri çekilmişti. 2025’te uluslararası alanda ambargonun kaldırılmasına yönelik BM oylaması 165’e karşı 7 oyla kabul edilse de ABD’nin bu konudaki politikası değişmedi.
Günümüzde Küba, Venezuela müdahalesinin ardından petrol arzının kesilmesi nedeniyle oldukça sıkıntılı günler geçiriyor. Maduro yönetimindeki Venezuela ile oldukça yakın ilişkilere sahip olan Küba, buradan elde ettiği petrol karşılığında Venezuela’ya asker ve doktor gönderiyordu. Nitekim Maduro’nun ABD tarafından alıkonulması sırasında aralarında geçmişte Fidel Castro’nun baş koruması olarak görev yapmış olan Albay Humberto Roca’nın da dahil olduğu 32 Kübalı asker hayatını kaybetmişti.
Venezuela’nın yanı sıra Küba’ya petrol sağlayan bir diğer ülke olan Meksika ABD’nin vergi tehdidi karşısında bölgeye petrol tankerlerini göndermeyi durdurdu. Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum adaya 800 ton yardım gönderildiği açıklamış olsa da Meksika’dan sağlanan petrol akışının kesilmesi Küba ekonomisi için hayati derecede kritik bir darbe. ABD Meksika örneğinde olduğu gibi gümrük vergisi tehditleriyle Küba’ya petrol sağlayan herhangi bir ülkeyi cezalandırarak Küba’nın üçüncü ülkeler üzerinden yürütülen tüm enerji tedarik kanallarını kapatmayı hedefliyor.
Ekonomik sıkıntılarla boğuşan Kübalılar uzun süredir kaçak yollarla ABD’ye göç ediyor. 2021 yılında ABD’de yaşayan Kübalıların sayısı 2.4 milyonu bulmuşken bu sayının 2021 sonrasında yaşanan kitlesel göçlerle çok daha arttığı bir gerçek. Nitekim 2021’den bu yana 2 milyon Kübalının daha ülkelerini terk ettiği düşünülüyor. Bu demografik krizin yanında Küba’da elektrik kesintileri ve gıda kıtlığı devam ederken petrol arzlarının ortadan kalkmasıyla birlikte başkent Havana’daki tüm şehir içi otobüs ulaşımı durduruldu, birçok kamu kurumu kapatıldı ve üniversitelerle birlikte liseler de uzaktan eğitime geçti.
Bugüne kadar çeşitli mahrumiyet bölgelerine gönüllü doktorlarını gönderen Küba günümüzde sağlık alanında da büyük sıkıntılarla yüz yüze. Hastanelerin acil olmayan tüm birimlerdeki hizmetleri askıya alması ve yetersiz ilaç erişimi, belediyelerin çöp toplama ve atık yönetimi gibi temel hizmetleri dahi yerine getirmekte zorlanmasıyla birleşince dang humması, chikungunya ve oropuche virüsü gibi ölümcül hastalıklar fazlasıyla artmış durumda. Bebek ölüm oranındaki artış ise %85.
Küba’nın derinleşen enerji ve ekonomik krizi karşısında Çin ve Rusya, ülkeye enerji alanında destek vermeyi planlıyor. Çin, elektrik kesintilerini hafifletmek amacıyla Küba’ya güneş enerjisi panelleri konusunda destek olurken Rusya ise ülkeye petrol ve petrol ürünleri göndererek enerji arzına katkıda bulunmayı hedefliyor. Yaklaşık 5 bin Kübalının Ukrayna’ya karşı Rusya saflarında savaşıyor olması iki ülke arasındaki ilişkilerin derinliğini de gösteriyor.
Son gelişmelerle birlikte bölgedeki gerilim yeniden tırmanırken, ABD’nin yeni hedefinin Küba olacağına dair endişeler tırmanmış durumda. Ancak Küba’nın, Venezuela’nın aksine, zengin doğal kaynaklara sahip olmayan ve yaptırımlar nedeniyle ekonomisi zaten oldukça kırılgan olan küçük bir ada ülkesi olduğu göz önünde bulundurulduğunda olası bir müdahalenin ABD için büyük bir ekonomik fayda sağlayamayacağı açık. Ancak olası bir Küba müdahalesinden elde edilecek siyasi kazanç Trump için oldukça değerli.
Fidel Castro’nun devriminden bu yana ABD’ye göç eden Kübalıların oluşturduğu seçmen bloğu kritik öneme sahip. Çoğunluğu Küba’daki rejimden bir hayli rahatsız olan ABD’deki Küba diasporasının desteğini almak uzun vadede Trump için özellikle Hispanik nüfusun kendisine olan desteğinin azaldığı bu dönemde önemli olabilir. ABD’nin Küba asıllı Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun konuya dair kişisel hassasiyetleri de bir o kadar etkili.
Bunların yanı sıra Küba, ideolojik açıdan da son derece güçlü bir sembol niteliği taşıyor. 1959’daki devrimden bu yana hiçbir ABD başkanının başaramadığı bir hedefi gerçekleştirme ihtimali, Trump için ayrı bir anlama sahip. ABD’nin hemen yanı başında 67 yıl boyunca ayakta kalmayı başaran bu düşman rejimle hesaplaşma düşüncesi, Trump açısından ekonomik hesapların ötesinde sembolik ve ideolojik bir motivasyon kaynağı olarak öne çıkıyor.
IMF’den Çin’e Sübvansiyonları Yarıya İndirme Çağrısı
Uluslararası Para Fonu IMF, Çin’e sanayi sübvansiyonlarını gayrisafi yurtiçi hasılanın %4’ünden %2 seviyesine indirme ve büyüme modelini ihracat odaklı yapıdan tüketim odaklı bir yapıya doğru kaydırma çağrısında bulundu. IMF’in bu çağrısı, Çin’in özellikle elektrikli araçlar ve yeşil enerji teknolojileri gibi sektörlerde son yirmi yılda inşa ettiği sübvansiyon temelli kalkınma stratejisinin kalbine yönelik bir müdahale anlamına geliyor.
Çin’in büyüme modeli “ihracat odaklı büyüme” olarak adlandırılan üretim eksenli bir çerçeveye dayanmakta. Devlet destekli krediler, düşük maliyetli arsa tahsisleri, enerji sübvansiyonları ve çeşitli vergi avantajları sayesinde özellikle imalat sektöründe küresel ölçekte rekabetçi fiyatlar sunuluyor. Bu modelle birlikte Çin, nüfus avantajıyla birlikte düşük maliyetle ürettiği sanayi ürünlerini dünyanın dört bir yanına ihraç ederek günümüz ticaretinin başlıca aktörü haline geldi.
Kaynak : AASübvansiyonlar aracılığıyla ihracat odaklı büyüme stratejisi Çin’e küresel ticarette büyük katkı sağlamış olsa da Çin’in bu atılımı Çin halkının gündelik yaşamına aynı derecede yansımıyor. Zira bu model iç tüketimin görece zayıf kaldığı ve tasarruf oranlarının yüksek seyrettiği bir ekonomik yapıyı da beraberinde getiriyor. IMF’nin önerdiği “tüketim odaklı büyüme” yaklaşımı ise daha yüksek ücretler ve hanehalkı harcamalarını teşvik eden politikalarla büyümenin iç talep üzerinden sürdürülmesini hedefliyor.
Bugün tartışmanın merkezinde yer alan sektörlerin başında ise elektrikli araçlar ve yeşil enerji teknolojileri geliyor. Nitekim Çin küresel elektrikli araç üretiminin %70’den fazlasını tek başına üstlenirken benzer bir atılımı sürdürülebilir enerji alanında da atmış durumda. Örneğin Çin’in 2010 yılında sadece güneş enerjisiyle ürettiği enerji miktarı 0.1 GW iken günümüzde 574 GW ile bu alanda açık ara lider.
Devlet destekli yatırımlar sayesinde elde edilen bu üstünlük küresel enerji dönüşümünü hızlandırırken aynı zamanda Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri gibi aktörlerin “adil rekabet” endişelerini de artırdı. IMF’nin sübvansiyonların yarıya indirilmesi önerisi, bu noktada küresel ticaret gerilimlerini azaltmaya yönelik bir adım. Ancak Çin açısından bu destekler ekonomik yönünün yanında stratejik öneme de sahip, zira yeşil teknolojiler geleceğin sanayi üstünlüğünü belirleyecek alanlar olarak görülüyor.
Çin’in küresel ticarette ulaştığı boyut tartışmayı daha da büyütüyor. Geçtiğimiz yıl Çin’in ticaretteki küresel fazlası 1.2 trilyon dolar seviyesinde gerçekleşti ki bu modern ekonomik tarihte benzeri az görülen bir dış ticaret performansı anlamına geliyor. Üstelik Çin’in yüksek ihracat kapasitesi, birçok ülkede yerli üreticiler üzerinde baskıya neden olurken ticaret açıkları ABD örneğinde olduğu gibi siyasi gerilimleri besliyor.
Tartışmanın bir diğer boyutu da Çin’in sürdürdüğü düşük seviyeli kur politikası. Çin sahip olduğu ihracat gücünü korumak amacıyla uzun yıllardır para birimini görece düşük seviyede tutma stratejisi güdüyor. Böylelikle bir yandan ihracat odaklı büyüme stratejisini sürdürürken diğer yandan da rekabetçi bir kur düzeyini koruyarak dış pazarlarda fiyat avantajı sağlıyor. Bu durum Çin’e önemli bir ticaret avantajı sağlarken diğer yandan Çin halkının bu kazançtan yeterince pay almasının önüne geçiyor.
IMF’nin önerisi esasen küresel sistemde devlet destekli, planlamaya dayalı ve stratejik sektörleri önceliklendiren Çin modeli kalkınma ile serbest piyasa temelli, rekabetin sürdürülebilmesi amacıyla sübvansiyonların sınırlı tutulduğu liberal ekonomik sistem arasındaki gerilimin sadece ufak bir yansıması. Sanayi politikalarıyla ulusal güvenliğin iç içe geçtiği bu dönemde Çin’in IMF’in önerisini dikkate almaması ise pek şaşırtıcı olmayacak.
British Museum’da Filistin Tartışması
Tarihçi Ilan Pappe, siyonizmin amacının Filistin’i bir ülke olarak, bir toplum olarak ve bir fikir olarak ortadan kaldırmak olduğunu ileri sürer. Geçtiğimiz hafta UK Lawyers for Israel (UKLFI) isimli oluşumun baskıları sonucunda British Museum’un antik dünyaya dair bazı bölümlerinde coğrafi bir işaretleme olarak kullanılan Filistin kelimesinin kaldırması tam olarak Ilan Pappe’nin bu görüşünü yansıtıyor.
Kaynak : AABritish Museum kelimeyi baskı sonucu kaldırdığı iddiasını reddederek Filistin terimini farklı galerilerde kullanmaya devam ettiğini açıklamış olsa da İsrail destekçisi grubun yaptığı açıklama tam tersini söylüyor. Üstelik UKLFI’nin müdahaleleri yalnızca British Museum ile sınırlı değil. Oluşum Birleşik Krallık’ın önde gelen eğitim kurumlarından King’s College ve The Open University’ye de baskıda bulunarak ders materyallerinde antik Filistin olarak yer alan ifadelerin kaldırılması yönünde çabalarını sürdürüyor.
UKLFI sürdürdüğü baskı ve lobi faaliyetleriyle tarihi adeta yeniden yazmayı ve Filistin kavramını tarihten silmeyi amaçlıyor. Oysa Filistin kelimesi Milattan Önce 5. yüzyılda yaşamış olan Heredot’un ünlü eserinde yer almasının yanı sıra Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat’ta dahi bulunuyor. Dolayısıyla “Filistin” teriminin tarihsel meşruiyetini bütünüyle reddetmek bu çok katmanlı geçmişi göz ardı etmek ve Filistin isminin tarihten silinmesi anlamına geliyor.
Öte yandan, bu terimin sistematik biçimde “Yahudiye” veya “Samiriye” gibi adlarla değiştirilmesi, bölgenin antik çağdan beri yalnızca Yahudi egemenliğiyle tanımlandığı fikrini güçlendirme amacı taşıyor. Böylelikle İsrail yanlısı tarih anlatılarını besleyerek vaat edilmiş topraklar inancını bilimsel bir zemine taşıma gayesi güdülüyor. Nitekim son yıllarda İsrail’in arkeolojik bulguları Kudüs ve Batı Şeria üzerindeki iddialarını meşrulaştırmak için araçsallaştırdığı da bir gerçek.
Üstelik UFLFI’ın baskıları sadece tarihi gerçeklikleri değiştirmek ve manipüle etmekle de sınırlı kalmıyor. Örneğin İskoçya’nın ünlü eğitim kurumu University of Edinburgh’da düzenlenmesi planlanan “Zionist Free Zone” (Siyonistsiz Alan) etkinliği UKFLI’ın baskıları sonucunda iptal edildi. Benzer şekilde UKFLI, Kuzey Londra’da bulunan 6-8 yaş izci grubunun bir liderinin kefiye takmasını dahi güvenlik problemi olarak görerek yoğun şikayetlerde bulunmuştu.
British Museum etrafında öne çıkan bu tarihsel isimlendirme tartışması bir kelimeden çok daha fazlasını ifade ediyor. Müzeler ve üniversiteler çoğu zaman kendilerini tarafsız ve bilimsel kurumlar olarak konumlandırsa da içinde bulundukları siyasal bağlamdan ve İsrail destekçisi lobi gruplarından bütünüyle bağımsız değil. Bir kelimenin sergi panosundan silinmesi uzun vadede kamusal hafızadan da silinmesi riskini taşırken “Filistin” etrafındaki bu tartışma isimlerin, hafızayı ve kimliği de belirlediğini ve bu nedenle bir adı korumanın veya değiştirmenin, çoğu zaman bir tarihi yeniden yazmak anlamına geldiğini gösteriyor.