#27

#27 Gri Bölge

Avrupa Enerji Güvenliğinin Yeni Sınavı Druzhba Boru Hattı

Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan bu yana Avrupa Birliği enerji tedarikini çeşitlendirmeye çalışsa da kıtanın özellikle doğu bölgeleri Rus petrolüne ve gazına hala önemli ölçüde bağımlı. Enerji meselesi özellikle Doğu Avrupa ülkeleri için ulusal güvenlik, iç politika ve hatta seçim kampanyalarının merkezinde yer alan bir konu olmaya devam ediyor. Bir yandan AB Rusya’ya karşı sert bir tutum almaya çalışırken diğer yandan bazı üye ülkeler ucuz enerji tedarikini kaybetmekten endişe ediyor.

Doğu Avrupa’da AB karşıtı söylemlerin güçlenmesine katkıda bulunan bu tartışmaların merkezinde yer alan meselelerin başında Sovyetler Birliği döneminden kalan ve bugün hala Avrupa enerji sisteminin önemli parçalarından biri olan Druzhba Boru Hattı geliyor. “Dostluk Hattı” olarak bilinen bu hat 1964 yılında Rus petrolünü Avrupa’ya ulaştırmak için açılmıştı. Günümüzde ise bu hat sayesinde Rus petrolü, Belarus ve Ukrayna üzerinden Slovakya ve Macaristan’a ulaştırıyor.

Kaynak: WikiMedia

Yıllardır Avrupa enerji sisteminin kritik bir parçası olarak işlev gören bu hat, son aylarda yeniden siyasi tartışmaların odağına yerleşmiş durumda. 27 Ocak’ta boru hattına yönelik gerçekleşen bir Rus drone saldırısı sonrası hattın durumu tartışma konusu oldu. O günden bu yana boru hattı işlevsiz durumdayken Slovakya ve Macaristan, Ukrayna’nın petrol akışını siyasi baskı aracı olarak kullandığını iddia ediyor. Ukrayna ise gerekçe olarak güvenlik koşullarını ve savaş ortamını gösteriyor.

Slovakya Başbakanı Robert Fico’nun bu duruma yaklaşımı oldukça sert. AB’ye eleştirel görüşleriyle bilinen Fico, boru hattının çalışabilir durumda olmasına rağmen Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin petrol akışını bilerek engellediğini iddia ediyor. Slovakya açısından mesele oldukça kritik çünkü ülke neredeyse tamamen Rus petrolüne bağımlı durumda. Bu nedenle boru hattındaki herhangi bir kesinti doğrudan Slovak piyasalarındaki fiyatları etkiliyor.

Boru hattı krizi Avrupa Birliği içinde başka sorunları da beraberinde getiriyor. Macaristan hükümeti Ukrayna ile yaşanan enerji anlaşmazlığı nedeniyle AB’nin Ukrayna’ya sağlamayı planladığı yaklaşık 90 milyar euroluk kredi paketini veto etti. Bu durum AB içinde ciddi bir siyasi tıkanıklığa neden olurken kriz bununla da sınırlı kalmadı. Macaristan’ın, Ukrayna’ya giden ve içinde 40 milyon dolar, 35 milyon euro ve 9 kilogram altın bulunan bir banka kargosuna el koyması iki ülke arasındaki gerilimi oldukça tırmandırdı.

Gerilimi artıran bir diğer unsur da liderler arasındaki laf dalaşı oldu. Macaristan Başbakanı Viktor Orban, Ukrayna’nın petrol akışını engellemeye devam etmesi halinde petrol ablukasını güç kullanarak kıracaklarını söyleyerek Ukrayna’ya oldukça sert bir mesaj verdi. Bu açıklama üzerine Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ise Avrupa Birliği’nin Ukrayna’ya sağlayacağı mali yardım paketini veto eden kişinin adresini Ukrayna askerlerine vereceğini söyleyerek Orban’a yönelik açık bir tehditte bulundu.

Diplomatik dilin bu kadar sertleşmesi Avrupa içinde enerji meselesinin ne kadar politize olduğunu gösteriyor. Enerji akışındaki kesinti ekonomik yönünün de ötesine geçerek güvenlik tartışmalarını ve Avrupa Birliği’nin geleceğini etkiliyor. Alternatif enerji yolları ise teorik olarak mevcut olsa da pratikte pek hesaplı değil. Hırvatistan üzerinden geçen Adria Boru Hattı, Macaristan ve Slovakya’nın petrol ihtiyacını karşılayabilecek kapasiteye sahip olsa da bu hat iki ülke için Rus petrolüne kıyasla daha pahalı bir seçenek anlamına geliyor.

Macaristan ve Slovakya, Rusya ile yaptıkları uzun vadeli ve ucuz petrol anlaşmalarını sürdürmek niyetinde. Nitekim iki ülke, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımlardan enerji bağımlılığı nedeniyle muaf tutuluyordu. Enerji fiyatlarının iç siyasette büyük rol oynaması ve AB’nin uygun alternatif enerji tedariki sağlamak konusunda eksik kalması da şüphesiz bu ülkelerin tercihlerlerini etkiliyor.

Enerji fiyatları özellikle Macaristan’da yaklaşan seçim döneminde siyasi tartışmaların merkezinde yer alırken ülke genelinde seçim kampanyalarının önemli bir kısmı Ukrayna Savaşı ve enerji politikaları etrafında şekilleniyor. Sokaklardaki dev reklam panolarında Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin Avrupa liderlerinden para dilendiğini gösteren görseller yer alırken bazı kampanyalarda ise muhalif siyasetçiler, Zelenski ile birlikte gösterilerek savaş yanlısı lobiye katılmak ve Macaristan’ı savaşa çekmekle suçlanıyor.

Tüm bu gelişmeler Avrupa’nın enerji politikalarının ne kadar karmaşık bir denge üzerine kurulu olduğunu gösterir nitelikte. Bir yanda Rusya’ya bağımlılığı azaltma hedefi var, diğer yanda ise ekonomik gerçekler ve enerji fiyatları. Özellikle Doğu Avrupa ülkeleri için enerji güvenliği, Rusya ile olan ekonomik bağlardan tamamen kopmayı zorlaştırıyor. Bu durum Avrupa Birliği içinde zaman zaman ciddi görüş ayrılıklarına ve söz konusu ülkelerde Orban ve Fico gibi AB karşıtı seslerin güçlenmesine yol açıyor.

Enerji güvenliği için oldukça kritik olan Hürmüz Boğazı’nın da kapatıldığı şu günlerde enerji güvenliği Avrupa siyasetinin en kritik konularından biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Avrupa’nın sürdürülebilir enerji yatırımları ve nükleer enerji dönüş politikaları ile enerji bağımlılığını azaltma çabaları sürerken kısa vadede bu bağımlılığın tamamen ortadan kalkması zor. Bu nedenle enerji meselesi önümüzdeki yıllarda da Avrupa içinde siyasi tartışmaların ve diplomatik gerilimlerin merkezinde kalmaya devam edecek.

Hürmüz Boğazı’nın Kapatılmasının Küresel Etkileri

Küresel enerji tedarikinin en kırılgan noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı son gelişmelerle birlikte yeniden dünya gündeminin merkezine yerleşti. Normal şartlarda küresel enerji akışının %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndan günlük 20 milyon varilden fazla petrol ve LNG taşınıyordu. İran’ın yanı sıra petrol ve doğalgaz üreticisi Körfez ülkelerinin enerji ihracatının büyük bölümünün de bu dar geçitten dünya pazarlarına ulaşması, Hürmüz Boğazı’nı küresel ekonomi açısından kritik bir yere taşıyor.

Geçmişe dönüp baktığımızda Hürmüz Boğazı’nın kapatılma tartışmaları 1980’li yıllarda İran-Irak Savaşı sırasında da gerçekleşmişti. İslam Devrimi’nden yeni çıkmış İran ile Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak arasında başlayan ve sekiz yıl süren savaşın son dönemlerinde petrol tesislerine yönelik saldırılar giderek artmış ve bu süreç tanker savaşı olarak anılan bir aşamaya taşınmıştı. Bu süreçte her iki ülke de rakibine ve küresel piyasalara ekonomik baskı uygulamak amacıyla tarafsız petrol tankerlerini hedef almıştı.

Kharg Island Oil Terminal in IranKaynak: AA

Bu gelişmelerin ardından ABD donanması Körfez’de petrol tankerlerine refakat etmeye başlamış ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekleştirilen en büyük deniz operasyonlarından biri gerçekleştirilmişti. Aynı dönemin en trajik olaylarından biri ise 3 Temmuz 1988 tarihinde İran Hava Yolları’na ait bir yolcu uçağının ABD donanmasına ait bir kruvazör tarafından savaş uçağı sanılarak vurulması sonucunda 290 kişinin hayatını kaybetmesiyle yaşanmıştı.

Tarihte kısa bir yolculuğun ardından günümüze dönecek olursak, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının en etkili yöntemlerinden birisi olarak deniz mayınları öne çıkıyor. Nitekim savaş öncesinde İran Devrim Muhafızları’nın yayımladığı bir animasyon videoda da boğazın mayınlarla kapatıldığı bir senaryo yer alıyordu. Buna karşılık ABD ordusunun bölgede İran’a ait olduğu belirtilen 16 mayın döşeme gemisini imha etmesi, Hürmüz Boğazı’nın askeri rekabet açısından ne kadar hassas bir alan olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Bölgedeki tansiyon yükselirken ABD, yaşanan enerji krizini kullanarak diğer ülkeleri İran’a karşı cepheye çekme çabasında. ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamak amacıyla Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Güney Kore ve Japonya gibi Körfez’den yapılan enerji ithalatına büyük ölçüde bağımlı ülkeleri Hürmüz’de deniz güvenliği operasyonuna dahil olmaya davet etti. Bu hamle ile ABD enerji güvenliği meselesini küresel bir zemine taşıyarak diğer ülkeleri İran’a karşı müdahaleye itmeyi amaçlıyor.

Boğazın kapatılması ihtimaline karşı bölgedeki enerji üreticileri alternatif hatlar geliştirmeye çalışsa da söz konusu alternatif rotaların sahip olduğu ölçekler, Hürmüz Boğazı’nın önemiyle pek yarışabilecek düzeyde değil. Suudi Arabistan’da bulunan ve Basra Körfezi’nden Kızıldeniz’e uzanan 1200 kilometrelik Doğu-Batı Boru Hattı, günlük 7 milyon varile kadar taşıma kapasitesiyle küresel piyasaları biraz olsun rahatlatma potansiyeline sahip olsa da Hürmüz Boğazı’ndan geçen akışı tamamen telafi edebilmekten çok uzakta.

Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulunan Habşan-Füceyre Boru Hattı da benzer şekilde Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığı az da olsa rahatlatma potansiyeline sahip. Basra Körfezi’ndeki petrol sahalarını Umman Körfezi’ndeki Füceyre Limanı’na bağlayan bu hat günlük en az 1,5 milyon varil taşıma kapasitesine sahip. Bu alternatifler teorik olarak petrolün Hürmüz’deki tıkanıklığı atlatarak taşınmasına imkan tanısa da küresel enerji sisteminin ölçeği düşünüldüğünde Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini ortadan kaldırması pek mümkün gözükmüyor.

Krizin etkisini azaltmak için Uluslararası Enerji Ajansı’nın 32 üye ülkesi, organizasyonun tarihlerindeki en büyük müdahaleyi yaparak stratejik rezervlerinden 400 milyon varil petrolü piyasaya sürme kararı aldı. Ajans üyelerinin toplamda 1,2 milyar varillik kamu rezervi bulunurken, hükümetlerin yükümlülüğü altında bulunan ek 600 milyon varillik stok da acil durumlar için hazır tutuluyor. Bu rezervler, ani arz şoklarının küresel ekonomi üzerindeki etkisini sınırlamak için tasarlanmış bir güvenlik ağı işlevi görüyor.

Hürmüz Boğazı’ndaki krizden küresel anlamda en fazla etkilenecek bölge ise Doğu Asya. Enerji kaynakları açısından büyük ölçüde dışa bağımlı olan Çin, Japonya ve Güney Kore için Körfez petrolü kritik öneme sahip. Nitekim Hürmüz’den çıkan ham petrol ve doğalgazın %82’si Asya ülkelerine gönderiliyor. Bu ülkeler arasında Çin, İran’ın küresel pazarlara ihraç ettiği petrolün %90’ını satın alan en büyük alıcı konumundayken Güney Kore’de ise şimdiden yaklaşık 14 bin işletme enerji krizi nedeniyle hükümetten destek talep etti.

Güneydoğu Asya’da ise krizin etkileri ülkelerin enerji üretim kapasitelerine göre farklı şekillerde hissediliyor. Tayland ve Filipinler gibi enerji ithalatına bağımlı ülkeler ciddi risk altında. Örneğin Tayland’ın ham petrol ithalatının %50’si ve LNG tedarikinin %30’u Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Tayland, stratejik rezervlerini korumak amacıyla petrol ihracatını askıya alıp kömür ve hidroelektrik santrallerini tam kapasite çalıştırma talimatı verirken Filipinler ise enerji tüketimini azaltmak amacıyla haftalık çalışma gününü geçici olarak dörde düşürdü.

Tayland ve Filipinler enerji bağımlılığı nedeniyle zor günler geçirirken Hürmüz’deki gerilim Güneydoğu Asya’da yer alan Endonezya ve Malezya gibi ülkeler için önemli bir avantaj sağlıyor. Net enerji ihracatçısı olan bu ülkeler, bir yandan yükselen petrol fiyatları sayesinde gelirlerini artırabilecek bir konuma gelirken diğer yandan Körfez ülkelerinin enerji arzının aksadığı pazarlarda bölge ülkelerinin pazar paylarını ele geçirme imkanı buluyor.

Avrupa ve Rusya açısından bakıldığında ise kriz farklı jeopolitik sonuçlar doğurma potansiyeline sahip. Nitekim Avrupa’nın LNG ihtiyacının %10’u Katar’dan karşılanırken bu tedarik hattı da Hürmüz’deki duruma bağlı. Öte yandan Macaristan ve Slovakya gibi ülkeler Ukrayna’daki savaşa rağmen Rusya’dan enerji alımının devam etmesi yönünde baskı yaparken Avrupa Birliği’nin bu yönde bir gevşemeye ne kadar direnebileceği şüpheli.

İspanya ise son yıllarda yenilenebilir enerjiye yaptığı yatırımlar sayesinde krizden en az etkilenmesi beklenen Avrupa ülkelerinden birisi. 2019’dan bu yana rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini iki katına çıkaran İspanya bu yatırımlarla 13.5 milyar euro değerinde olan 26 milyar metreküp doğalgaz ithalatını ikame etmeyi başardı. Bu durum, enerji dönüşümünün çevresel boyutunun ötesinde jeopolitik krizlere karşı da önemli bir stratejik koruma sağladığını gösteriyor.

Rusya açısından bakıldığında ise deniz taşımacılığındaki kesintiler ülkenin petrol ihracatını artırarak Ukrayna Savaşı’nı finanse etmek için ek gelir elde etmesine fırsat tanıyabilir. ABD’nin Rus petrolüne yönelik yaptırımları önce Hindistan özelinde sonrasında ise küresel çapta hafifletmesi bu dengeleri daha karmaşık hale getiriyor. İran’da savaş sürerken enerji jeopolitiğinin bu aşamasında Hürmüz Boğazı, küresel güç rekabetinin en kritik sahnelerinden biri olarak önemini sürdürmeye devam edecek gibi görünüyor.

Gözlerden Irak Bir Jeopolitik Kriz: Chagos Takımadaları

En yakın ana karadan binlerce kilometre uzaklıkta okyanus mavisinin her tonunun yemyeşil ormanlarla kaplı ada sahillerinde görüldüğü huzur dolu adalar zinciri düşünün. Hint Okyanusu’nun ortasında yer alan, yedi atol ve altmıştan fazla adacıktan oluşan Chagos Takımadaları işte tam da böyle bir yer. Ancak stratejik açıdan büyük bir anlam taşıyan bu huzur dolu takımada üzerinde yıllardır devam eden siyasi tartışmalar adanın doğal güzelliğinin ötesine geçiyor.

Geçtiğimiz yıl Birleşik Krallık, 1965’ten beri yönettiği bu adalar üzerindeki egemenliğini, takımadaların yaklaşık 2000 kilometre uzağında yer alan Mauritius’a devretmeyi kabul etmişti. Ancak bu iki ülke arasında imzalanan anlaşmanın üzerinden aylar geçmesine rağmen süreç İngiliz Parlamentosu’nda takılıp kaldı. Bu gecikme Mauritius hükümetini giderek daha sert bir tutum almaya iterken ülke şimdi anlaşmanın uygulanmaması nedeniyle hukuki adımlar atmayı planlıyor.

Kaynak: WikiMedia

Chagos adalarının hikayesi ise oldukça uzun ve karmaşık. Adalar ilk olarak 18. yüzyılda Avrupa kolonizasyonunun bir parçası olarak yerleşime açılmıştı. 1715’ten 1810’a kadar Fransa’nın Hint Okyanusu’ndaki sömürgelerinin bir parçası olan takımadalar, Fransa kontrolündeki Mauritius üzerinden yönetiliyordu. Ancak Napolyon Savaşları’nın ardından 1814 yılında imzalanan Paris Antlaşması ile Fransa, Chagos dahil olmak üzere Mauritius üzerindeki kontrolünü Birleşik Krallık’a bırakmak zorunda kaldı.

Bu tarihten itibaren adalar Britanya’nın devasa sömürge imparatorluğunun bir parçası haline geldi. 20. yüzyılın ortasına gelindiğinde ise Britanya, Mauritius bağımsızlığını kazanmadan sadece üç yıl önce, 1965’te Chagos’u Mauritius’tan ayırarak “Britanya Hint Okyanusu Toprakları” adlı yeni bir idari bölge oluşturdu. İşte bu ayrım, sonrasında yaşanacak siyasi ve hukuki tartışmaların da temelini oluşturuyor.

1960’ların sonunda adaların kaderini belirleyen en önemli gelişme ise Birleşik Krallık ile ABD arasında imzalanan anlaşma oldu. Anlaşmaya göre adalardan birisi olan Diego Garcia’da büyük bir askeri üs kurulması kararlaştırılırken bu üs özellikle Ortadoğu ve Doğu Afrika’daki askeri operasyonlar için kritik bir lojistik merkez olarak kullanıldı. Adadaki askeri üs son dönemde B-52 bombardıman uçaklarının Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik operasyonlarda aktif olarak kullanılıyor.

Bu askeri planların maliyetini ise adanın Fransız sömürgesi olduğu dönemde köle olarak Afrika’dan getirilen sivil halk ödemek zorunda kalmıştı. Uluslararası hukuka göre adanın yerli halkı kabul edilen Chagoslular, 1967 ile 1973 yılları arasında ABD üssünün kurulması için zorla yerlerinden edilerek Mauritius ile Seyşeller’e gönderilirken zorla yerinden edilen halk, göç ettikleri bölgelerde yoksulluk içinde yaşamaya mecbur kalmıştı. Bugün ise takımadalarda sadece Diego Garcia’da görevli personel yaşıyor.

Mauritius’un adalardaki egemenlik iddiası üzerine uluslararası mahkemelere taşınan konuya dair en önemli karar 2019 yılında geldi. Uluslararası Adalet Divanı, Birleşik Krallık’ın Chagos üzerindeki yönetiminin hukuka aykırı olduğuna ve Londra’nın kolonizasyonu mümkün olan en kısa sürede sona erdirmekle yükümlü olduğuna hükmetti. Her ne kadar bu karar bağlayıcı olmasa da uluslararası kamuoyunda güçlü bir siyasi baskı oluşturdu ve iki ülke arasında egemenlik devri müzakereleri başladı.

Nihayet geçtiğimiz yıl imzalanan anlaşmaya göre Birleşik Krallık, Chagos takımadaları üzerindeki egemenliğini Mauritius’a devretmeyi kabul etse de Diego Garcia’daki askeri üs üzerindeki kontrolünü 99 yıl boyunca sürdürebilecek. Buna karşılık Birleşik Krallık, bu süre zarfında Mauritius’a yıllık ortalama 101 milyon sterlin ödeme yapmayı taahhüt etti. Anlaşma ayrıca Diego Garcia dışında kalan adaların yeniden yerleşime açılmasının da önünü açıyor.

İngiltere’de parlamentodaki tartışmalar ve iç siyasi çekişmeler nedeniyle onay süreci gecikirken bu gecikme Mauritius hükümeti için ciddi bir ekonomik soruna neden olmuş durumda. Mauritus’un anlaşmadan elde edilecek gelirleri bütçe planlamasında hesaba katması hem bütçe açığını büyütüyor hem de hükümetin seçmenlere verdiği sözleri yerine getirmesini zorlaştırıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşik Krallık’ın Chagos’u bırakmasının büyük bir hata olduğunu söyleyerek anlaşmayı son derece aptalca bir adım olarak nitelendirmesi durumu daha da karmaşık hale getiriyor. ABD, özellikle İran’a yönelik olası askeri operasyonlarda Diego Garcia Üssü’nü kritik bir platform olarak görürken İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ABD’nin söz konusu üssü İran’a yönelik saldırılar için kullanmasına mesafeli yaklaşması ABD’de rahatsızlığa neden olmuş durumda.

Chagos bugün sömürgecilik mirası, uluslararası hukuk ve askeri stratejinin kesiştiği bir noktada duruyor. Bu mesele Mauritius için sömürge tarihinin sona ermesi anlamına gelirken Chagoslular, yeniden eve dönme umudu ile kendilerinin kararın bir tarafı olmamasının hayal kırıklığı arasında karışık duygulara sahip. Ancak ABD için Chagos jeopolitik açıdan hala önemini sürdürüyor.
Gri Bölge
19 Mart 2026
-Avrupa Enerji Güvenliğinin Yeni Sınavı Druzhba Boru Hattı -Hürmüz Boğazı’nın Kapatılmasının Küresel Etkileri -Gözlerden Irak Bir Jeopolitik Kriz: Chagos Takımadaları