#29

#29 Gri Bölge

İsrail’in Soykırım Politikalarının Yeni Aracı İdam Yasası

İsrail Meclisi Knesset’te geçtiğimiz günlerde 48’e karşı 62 oyla kabul edilen yeni idam yasası, İsrail’in soykırım araçlarını yeniden tanımlayan bir eşik olarak dikkat çekiyor. Yasa, askeri ve sivil mahkemelerde idam cezasının kapsamını genişletirken özellikle Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler için idamı varsayılan ceza hale getiriyor. Üstelik bu cezalar ne affedilebiliyor ne de hafifletilebiliyor; böylelikle infazların 90 gün içinde gerçekleştirilmesi hukuken zorunlu tutuluyor.

Yasa metni doğrudan Filistinliler ifadesini kullanmasa da suç tanımının Yahudi failleri dışlayacak şekilde daraltılması eşitlik iddiasını boşa çıkarıyor. Böylelikle İsrail Devleti’nin varlığına karşı olmak gibi muğlak bir kriter üzerine kurulan yasa sadece Filistinlileri hedef alacak biçimde tasarlanarak hukukun evrensel ilkelerinden ziyade kimlik temelli ayrımcılığı kurumsallaştırıyor.

İdam yasasıKaynak: AA
Bu durum kendisini Ortadoğu’da demokrasinin ve insan haklarının tek temsilcisi olarak sunan ve bu söylem üzerinden yürüttüğü soykırım politikalarını meşrulaştırma zemini bulan İsrail’de hukukun nasıl sistematik biçimde araçsallaştırıldığını açıkça ortaya koyuyor. Böylece normatif düzeyde savunulan demokrasi ve insan hakları söylemi ile sahadaki uygulamalar arasındaki çelişki derinleşiyor.

Yargı süreçlerine dair veriler ise bu tablonun pratikte de derin bir eşitsizlik ürettiğini ortaya koymakta. Filistinlilerin yargılandığı mahkemelerde mahkumiyet oranlarının %96 oranında olmasına karşılık İsrailliler için mahkumiyet oranının %3 civarında kalması adil yargılanma ilkesinin tamamen ortadan kalktığını gösteriyor. Bu açıdan kabul edilen yasa, zaten asimetrik olan yargı sistemini daha da keskin hale getiriyor.

Tarihi perspektiften bakıldığında bu gelişme İsrail hukuk sisteminde de önemli bir kırılmaya işaret ediyor. İsrail’de idam cezası teorik olarak uzun süredir mevcut olsa da 1962’den bu yana uygulanmıyordu. Bu tarihten önce ise yalnızca iki davada idam cezasına başvurulmuştu. Bunlardan ilki İsrail Ordusu’nda istihbarat direktörü olan Meir Tobianski için 1948 yılında uygulanmıştı. Arap-İsrail Savaşı sırasında ihanet suçlamasıyla idam edilen Tobianski’nin idamının ardından suçlamaların asılsız olduğu ortaya çıkmıştı.

İsrail tarihinde uygulanan ikinci ve son idam cezası ise eski Nazi subayı Adolf Eichmann’a yönelik gerçekleşti. Holokost’un başlıca organizatörlerinden biri olan Eichmann, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından kaçtığı Arjantin’de Mossad ajanları tarafından yakalanmış, İsrail’e getirilerek yargılanmış ve 1962 yılında idam edilmişti. Bu yargılamaları yerinde izleyen Hannah Arendt “kötülüğün sıradanlığı” tezini bu süreçten hareketle geliştirmişti.

İsrail’de idam cezası hiçbir zaman tamamen kaldırılmamış olsa da bugüne dek son derece sınırlı şekilde uygulanmasının temelinde 1954 yılında Knesset’in aldığı karar bulunuyor. Bu kararla sıradan suçlar idam kapsamından çıkarılmış ve idam cezası yalnızca savaş döneminde işlenen suçlar ile Holokost’ta sorumluluğu bulunan Nazi görevlileriyle sınırlandırılmıştı. Ancak son kabul edilen yasa, bu sınırlandırmayı fiilen ortadan kaldırarak idam cezasını Filistinlilere yönelik sistematik bir cezalandırma politikasına dönüştürüyor.

Özellikle Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir olmak üzere bazı milletvekillerinin oturumlara idam ipi şeklinde rozetlerle katılması ve infaz yöntemlerine ilişkin yürütülen tartışmalar, İsrail’de şiddetin teknik ayrıntılarının dahi politik söylemin bir parçası haline geldiğini gösteriyor. Bu durum, bazı siyonist vekillerin söylemleri üzerinden şiddetin normalleştirilmesine, hatta idealize ve estetize edilmesine varan bir sürece işaret ediyor.

Hukuk bu bağlamda eşitlik ve adalet sağlayan bir mekanizma olmaktan ziyade soykırım politikalarını koruyan ve yeniden üreten bir araç haline geliyor. Normatif düzlemde insan hakları ve demokrasi söylemi korunurken pratikte bu söylemle çelişen uygulamalar meşrulaştırılıyor. Dolayısıyla hukuk, İsrail’de soykırım rejimini güçlendiren bir yapı olarak işliyor.

Avrupa’dan ABD–İsrail Hattına Mesafe

ABD’nin geçmişte Ortadoğu’ya yönelik gerçekleştirdiği operasyonlarında Avrupa’daki üsler önemli bir role sahipti. Ancak önce İspanya’nın Rota ve Moron üslerini kapatmasıyla birlikte ABD’nin İran’a yönelik operasyonel faaliyetleri ciddi bir darbe aldı. Ardından, İtalya’nın Sicilya Adası’ndaki Sigonella üssünü ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında kullanımına izin vermemesi ABD’yi daha uzun ve maliyetli rotalara zorladı.

Fransa’nın hava sahasını bazı İsrail uçaklarına kapattığı da iddialar arasında yer aldı. Son olarak Polonya, ABD’nin önleyici füze stoklarında ciddi sorunlar yaşadığı şu günlerde Patriot sistemlerinin Körfez’e nakledilmesini reddetti. Bu kararlar, Trump döneminde gerilen ilişkilerin ardından Avrupa ülkelerinin artık pasif bir destekçi olmaktan çıkarak kendi politikalarını daha net şekilde takip etmeye başladığını gösteriyor.

Avrupa ülkeleri bu politikaları farklı hukuki gerekçelerle açıklıyor. İspanya ve İtalya, ABD ile yapılan ikili anlaşmaların saldırı amaçlı kullanımı kapsamadığını vurgularken Fransa NATO’nun savunma odaklı bir ittifak olduğunu ve bu tür operasyonların kapsam dışı kaldığını belirtiyor. Bu durum, İsrail ve ABD’nin askeri eylemlerinin hukuki düzlemde de tartışmaya açıldığını gösteriyor.

Avrupa-ABD-İsrailKaynak: AA
Bu gelişmelerin bir diğer boyutu ise NATO içinde ABD ile Avrupa ülkeleri arasında süregelen gerilim. ABD’nin özellikle savunma harcamaları konusunda müttefiklerine yönelik sert eleştirileri ile Ukrayna’nın savunulması veya Grönland’ın kontrolü gibi konularda açılan mesafeler ittifakın ortak bir stratejik vizyon üretmekte zorlandığını ortaya koyuyor. Avrupa devletleri İran Savaşı bizim savaşımız değil diyerek sınırlı bir yaklaşım sergilerken ABD bu tutumu güvenlik yükümlülüklerinden kaçış olarak yorumluyor.

Bu noktada İsrail’in konumu ayrıca düşünülmeyi hak ediyor. İsrail uzun yıllardır Batı ittifakının ayrılmaz bir parçası olarak görülmüş ve soykırım politikaları büyük ölçüde meşrulaştırılmıştı. Ancak bugün Avrupa’nın aldığı bu kararlar, İsrail’in politikalarının artık otomatik bir meşruiyete sahip olmadığını ortaya koyuyor. Avrupa ülkeleri açık bir karşıtlık ilan etmese de iç kamuoyundaki tepkilerin de etkisiyle fiilen İsrail merkezli askeri stratejiye bir nebze de olsa mesafe koymuş görünüyor.

Avrupa’nın ülkelerinin aldığı bu kararlar, İsrail’in politikalarının sorgulanamaz olmadığına dair güçlü bir sinyal verirken diğer yandan Avrupa’nın ABD’ye muhtaç olmadığını, aksine ABD’nin belli alanlarda Avrupa’ya gereksinim duyduğunu göstermesi açısından önemli bir mesaj niteliği taşıyor. Bu gelişmeler, transatlantik ilişkilerin büyük ölçüde tartışmaya açıldığı bugünlerde Batı ittifakı içinde yaşanan kırılmaların giderek derinleştiğini gösteriyor.

Afganistan-Pakistan Geriliminde Çin’in Arabulucu Rolü

Pakistan’ın Afganistan’ı Tehrik-i Taliban unsurlarını barındırmakla suçlaması, sahada şiddetin yeniden tırmanmasına yol açmış ve diplomatik kanalların etkisini büyük ölçüde aşındırmıştı. Ateşkes girişimlerinin kısa sürede çöktüğü ve arabuluculuk çabalarının sonuçsuz kaldığı bu kırılgan ortamda Çin, iki ülkenin temsilcilerini Urumçi şehrinde bir araya getirerek yeni bir müzakere zemini oluşturmayı şimdilik başardı.

Taraflar daha önce birçok defa ateşkes ilan etmiş olsa da bu süreçler kalıcı bir barış ortamı oluşturamadan kısa sürede çökmüştü. Son çatışmalar gerilimi daha da tırmandırırken bu kırılgan ortam Çin tarafından stratejik bir fırsat olarak değerlendiriliyor. Çin devreye girerek hem küresel çapta arabuluculuk rolünü pekiştirmek hem de bölgedeki stratejik etkisini genişletmeyi amaçlıyor.

Çin arabuluculuk

(Çin Dışişleri Bakanlığı)

Bu stratejinin temelinde ise Çin’in ekonomik gücü yer alıyor. Taliban’ın göreve gelmesinin ardından Batı ile ilişkileri büyük oranda kesilen Afganistan’ın en büyük ekonomik yatırımcısı haline gelen Çin, uzun süren savaşların ardından ülkenin yeniden inşasında kritik bir rol oynuyor. Altyapı projeleri ve ekonomik destekler Çin’in sahadaki etkisini kalıcı hale getirirken aynı zamanda dolaylı bir baskı unsuru da oluşturuyor.

Aynı şekilde Çin’in Pakistan ile olan ilişkileri de bu etkiyi derinleştiriyor. Pakistan silah tedarikinin üçte ikisini karşılayan Çin bu alanda belirleyici bir aktör konumunda. Bu durum, ekonomik gücüne ek olarak bölgede askeri ve stratejik bir nüfuz sağlıyor. Böylece Çin, iki taraf üzerinde eş zamanlı ve çok katmanlı bir etki kurarak arabuluculuk kapasitesini önemli ölçüde güçlendiriyor.

Çin açısından Afganistan–Pakistan hattındaki istikrar, aynı zamanda Kuşak ve Yol Girişimi’nin sürdürülebilirliği açısından kritik bir zorunluluk. Özellikle Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) başta olmak üzere bölgeden geçen ulaşım hatları üzerinden sürdürülen Çin’in ticari egemenliği doğrudan bu coğrafyanın güvenliğine bağlı. Bu nedenle Çin, bölgedeki gerilimi azaltmayı uzun vadeli ekonomik stratejisinin de ayrılmaz bir parçası olarak görüyor.

Afganistan-Pakistan hattındaki krize dair başlatılan arabuluculuk faaliyetleri Çin’in yükselen küresel rolünü anlamak açısından önemli bir örnek sunuyor. ABD’nin uluslararası meşruiyetini kaybettiği bugünlerde Çin, arabuluculuk faaliyetleriyle etkisini artırırken ticaret hatlarının güvenliğini de askeri müdahale yerine ekonomik ve diplomatik araçlarla yapıyor. Bu model önümüzdeki dönemde Çin’in nasıl bir rol oynayacağına dair de ipuçları veriyor.
Gri Bölge
08 Nisan 2026
-İsrail’in Soykırım Politikalarının Yeni Aracı İdam Yasası -Avrupa’dan ABD–İsrail Hattına Mesafe -Afganistan-Pakistan Geriliminde Çin’in Arabulucu Rolü