Macaristan 1990 yılında demokrasiye geçişinin ardından ülkenin gördüğü en yüksek seçmen katılımıyla sandığa gitti. Katılımın %79 olduğu seçimlerde muhalefetteki Tisza Partisi, %53,6 oy oranıyla meclisteki 199 sandalyenin 138’ini kazanarak anayasayı tek başına değiştirebilmek için gereken 133 milletvekili eşiğini aştı. Başkent Budapeşte’deki sandalyelerin tamamını kazanan Tisza Partisi’nin zaferinde özellikle genç nüfusun desteği belirleyici oldu.
Kaynak: AAPartinin lideri Peter Magyar bir süredir Macar siyasetinde yer alsa da pek dikkat çekici bir figür değildi. Şubat 2024’e kadar Victor Orban’ın partisi Fidesz’in içinde olan Magyar, Adalet Bakanı olan eski eşi Judit Varga’nın bir çocuk istismarı davasındaki af skandalı nedeniyle istifa etmesinin hemen ardından hükümet içindeki yolsuzlukları eleştirerek muhalefete geçmiş ve Tisza Partisi’ni kurmuştu.
Victor Orban’ın partisi Fidesz ise seçim sisteminin birinci partiye parlamentoda önemli bir avantaj sağlaması nedeniyle mecliste 55 sandalyeye kadar gerileyerek bir önceki dönemdeki sandalye sayısının yarısını bile elinde tutamadı. 16 yıl boyunca Macaristan’ı yöneten ve Avrupa Birliği ile çatışmalar yaşayan Orban’ın bu denli bir yenilgi alması, Avrupa Birliği karşıtlığı ile bilinen hükümetler için de bir uyarı olarak yorumlanıyor.
Bu yenilgiyle Victor Orban’ın siyasi kariyerinin sona ermesi ise uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Günümüz siyaseti için 62 gibi pek de yaşlı sayılamayacak bir yaşta olan Orban, MCC gibi Avrupa genelinde etkin olan düşünce kuruluşlarıyla hala siyaseti etkileme potansiyeline sahip. Özellikle Slovakya’da Robert Fico ve Çekya’da Andrej Babis gibi liderler için önemli bir yere sahip olan Orban, Avrupa Parlamentosu’nun üçüncü büyük grubu olan Avrupa için Vatanseverler (Patriots for Europe) grubunda da etkisini sürdürüyor.
Orban’ın mağlubiyeti liberal Avrupa düşüncesinin büyük bir zaferi olarak yorumlansa da seçimlerin sonucunda ortaya çıkan parlamento dağılımının tamamen sağ partilerden oluşması dikkatleri üzerine çekiyor. İki sağ parti Tisza ve Fidesz ile birlikte mecliste temsil edilme hakkı kazanan üçüncü parti Mi Hazank, aşırı sağ eğilimleriyle öne çıkıyor. Önceki dönemde 15 sandalyeye sahip olan Sosyal Demokrat koalisyonu ise bu seçimlerde yalnızca %1 oy alarak parlamentoda temsil edilme hakkını kaybetmiş oldu.
Geçtiğimiz dönemlerde haftada bir gün çalışma, daha az yerçekimi, her gün iki günbatımı ve daha küçük Macaristan gibi satirik vaatlerle dikkatleri üzerine çeken ve önceki seçimde %3’ün üzerinde oy almayı başaran İki Kuyruklu Köpek Partisi ise bu seçimlerde %1’in altında kaldı. Bu ufak ayrıntı seçimin bu kez daha ciddiye alındığını ve önceki dönemde protest oy verenlerin bu kez esprili alternatifler peşinde koşmadığını gösteriyor.
Macaristan seçimlerinin dış politikaya muhtemel etkilerine gelince, özellikle Avrupa Birliği ile Macaristan’ın yıldızının barıştığı bir döneme girmemiz muhtemel. Ancak Peter Magyar AB ile daha sıkı bir uyum taahhüdü vermiş olmakla birlikte Druzhba boru hattı üzerinden Rusya’dan gelen petrol tedariğini sona erdirme veya Ukrayna’nın AB üyeliğini hızlandırma konularında belirgin bir taahhütte bulunmadı. Söylem düzeyinde yaşanan değişimin sahaya yansımalarının nasıl olacağı önümüzdeki dönemde belli olacak.
Donald Trump yönetimindeki ABD için ise Macaristan seçimleri tam bir hayal kırıklığı oldu. Başkan Yardımcısı JD Vance’in seçim öncesinde açıkça Fidesz lehine desteğini açıklaması Trump’ın dış politikadaki en büyük ortaklarından biri olan Orban’ın mağlubiyeti engelleyemedi. Bu bağlamda Orban’ın yenilgisi, daha önce Grönland meselesinde zarar gören Trump ile Avrupa’daki takipçileri arasındaki dayanışma ağında ortaya çıkan ikinci büyük yara olarak değerlendiriliyor.
İran Savaşı’nda Ateşkes Uzun Sürmedi
Geçtiğimiz günlerde yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’da diplomasinin son derece kırılgan bir zeminde ilerlediğini bir kez daha ortaya koydu. ABD ile İran arasında Pakistan’ın arabuluculuğunda ilan edilen ateşkes, İsrail’in Lübnan’ın ateşkes kapsamı dışında olduğunu öne sürerek gerçekleştirdiği saldırılarda en az 250 kişinin hayatını kaybetmesinin ardından hızla geçerliliğini yitirdi.
Kaynak: AAİslamabad’da yürütülen ateşkes görüşmeleri, 1979’dan bu yana ABD ile İran arasında gerçekleşen ilk üst düzey yüz yüze temas olması açısından dikkat çekiciydi. Ancak masaya taşınan başlıkların çeşitliliği, çözüm sürecinin ne kadar zorlayıcı olduğunu da ortaya koydu. Hürmüz Boğazı’ndan Lübnan’daki çatışma alanlarına, Katar’da dondurulmuş İran varlıklarından nükleer programa kadar uzanan geniş bir gündem, müzakerelerin yoğunluğunu artırdı.
Bu başlıkların her biri kendi içinde ayrı bir tıkanma noktası barındırırken birbirine eklemlenmeleri süreci daha da kırılgan hale getirdi. Özellikle nükleer program meselesinde taraflar arasında derin bir güven krizi bulunuyor. Bu nedenle olası bir anlaşma sağlansa dahi maddelerin uygulanmasının büyük ölçüde doğrulanması güç taahhütlere dayanması, müzakere sürecinin sürdürülebilirliğini baştan zayıflatıyor.
Hürmüz Boğazı’nın yeniden güvenli bir şekilde ulaşıma açılması ise yalnızca siyasi bir mutabakatla çözülebilecek bir mesele olmaktan çıkmış durumda. ABD’li yetkililerin değerlendirmelerine göre İran tarafından döşendiği düşünülen mayınların konumuna dair sistematik ve güncel bir kayıt bulunmuyor, bazı mayınların zaman içinde yer değiştirmiş olabileceği de ifade ediliyor. Bu belirsizlik, olası bir ateşkes durumunda dahi deniz ticaretinin güvenliğini ciddi biçimde tehdit ediyor.
Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, ateşkesin neden kalıcı bir çözüm üretmekte zorlandığı daha net biçimde görülüyor. Diplomatik girişimler taraflara zaman kazandırsa da sahadaki askeri, teknik ve ekonomik gerçeklikler değişmediği sürece kalıcı bir barış düzeni oluşturmak oldukça güç. Pakistan’ın arabuluculuğu önemli bir diplomatik kanal açmış olsa da, bu sürecin nasıl bir sonuca evrileceği hala belirsizliğini koruyor.
Pasifik’te Japonya ve ABD’nin Eş Zamanlı Hamleleri
Pasifik bölgesinde son dönemde yaşanan gelişmeler, Çin’i dengelemeye yönelik çok katmanlı ve giderek daha koordineli hale gelen bir güvenlik mimarisinin somutlaştığını gösteriyor. Japonya’nın uzun menzilli füze konuşlandırmaları ve ABD’nin Filipinler’de yeni üs kurma planı, birbirinden bağımsız adımlar olmaktan ziyade aynı stratejik çerçevenin tamamlayıcı unsurları olarak öne çıkıyor.
Kaynak: AAJaponya, anakarasının farklı noktalarına konuşlandırdığı ve yaklaşık 1000 kilometre menzile sahip olan yeni nesil füze sistemleriyle önemli bir eşiği aşmış durumda. Mach 5 hızına ulaşabilen bu sistemler, mevcut hava savunma mekanizmalarını zorlamak üzere tasarlanırken aynı zamanda Japonya’nın ilk kez kendi anakarasından Çin’i doğrudan hedef alabilme kapasitesine eriştiğini gösteriyor.
Bu stratejik dönüşümde Miyako Adası ile Okinawa arasında yer alan yaklaşık 250 kilometrelik Miyako Boğazı önemli bir yere sahip. Boğaz, Çin donanmasının Pasifik Okyanusu’na açılmasında kilit bir geçiş noktası. Japonya’nın bu hatta konuşlandırdığı füze sistemleri, Çin’in deniz hareketliliğini daha yakından izleme ve gerektiğinde müdahale etme kapasitesini de güçlendiriyor.
Bununla birlikte Japonya’nın askeri kapasitesindeki bu artış, bazı yapısal bağımlılıkları da beraberinde getiriyor. Özellikle 1000 kilometrelik menzilde gerçek zamanlı hedefleme yapabilmek için gerekli olan uydu kapsama alanı henüz yeterli düzeyde değil. Bu nedenle Japonya, ABD’nin sağladığı istihbarat ve hedefleme verilerine önemli ölçüde bağımlı olmaya devam ediyor.
Öte yandan ABD de geçtiğimiz günlerde Çin’i dengelemek amacıyla bölgedeki askeri ve stratejik varlığını genişletme yönünde adımlar attı. Filipinler topraklarında Güney Çin Denizi’ndeki ihtilaflı sulara yakın bir bölgede yeni bir askeri üs kurma planı, ABD’nin hem diplomatik hem de askeri araçlarla da bölgedeki güç dengesine müdahil olma niyetini ortaya koyuyor.
Japonya’nın anakarasından Çin’i menzil içine alan füze kapasitesi ile Filipinler’de kurulması planlanan yeni Amerikan üssü birlikte değerlendirildiğinde, Çin’in deniz ve hava manevra alanını kademeli olarak daraltmayı amaçlayan çok katmanlı bir çevreleme stratejisinin şekillendiği görülüyor.