Buzullarla Eriyen Barış
Geçtiğimiz hafta Danimarka hükümeti 88 milyar Danimarka kronu (13,7 milyar dolar) değerinde dev bir askeri harcama paketi açıkladı. Açıklanan paket kapsamında Danimarka 16 yeni F-35 savaş uçağı satın alarak F-35 filosunu 43’e çıkaracak, Grönland’ın doğusunda bir erken uyarı radarı kuracak ve Grönland’ı anakaraya bağlayacak stratejik bir denizaltı kablosu inşa edecek. Ayrıca buz kırma kabiliyetine sahip iki yeni devriye gemisinin donanmaya eklenmesi, Grönland’da yeni bir Arktik Komutanlığı karargahının kurulması ve yeni radar sistemlerinin devreye alınması hedefleniyor. Danimarka ayrıca denizaltılara karşı da kullanılabilen Boeing P-8 Poseidon deniz devriye uçağı alımı için de çalışmalarını sürdürüyor.
Bir zamanlar çevre araştırmalarının ve uluslararası iş birliğinin simgesi olarak görülen Arktik, bugün küresel güç rekabetinin yeni cephelerinden birisi. Uzun yıllar boyunca kutup bölgesi, dünyanın dört bir yanından gelen bilim insanlarının ortak laboratuvarıydı. Buzulların erime hızını ölçmek, kutup ayılarını korumak veya iklim krizini anlamak için farklı kültürlerden bir araya gelen ekipler burada birlikte çalışıyordu. Arktik’in stratejik potansiyelini açığa çıkaran ise eriyen buzullar oldu.

Küresel ısınmanın etkisiyle Arktik bölgesinin buzulları her yıl daha da hızlı bir şekilde eriyor. Tahminlere göre 2035 yılına kadar Arktik bölgesi yaz aylarında tamamen buzsuz olacak. Bu durum ekolojik boyutunun ötesinde aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir dönüm noktası. Zira buzulların erimesiyle bir yandan yeni deniz yolları açılırken diğer yandan ise bugüne kadar buzulların altında kalan doğal kaynaklar ortaya çıkıyor.
Arktik’te buzulların erimesiyle ortaya çıkan Kuzey Deniz Rotası, Asya ile Avrupa arasındaki mesafede Süveyş Kanalı’na kıyasla 2 kat daha hızlı bir rota. Ayrıca, Kızıldeniz ve Somali açıklarında yaşanan saldırılar nedeniyle sık sık sekteye uğrayan ticari seferler için de daha güvenli bir alternatif sunuyor. Nitekim Çin’in “Kutup İpek Yolu” adını verdiği Çin-Avrupa Arktik Rotası’nı izleyen “İstanbul Köprüsü” isimli ilk gemi Pazartesi günü Polonya’ya ulaştı.
Yeni ticaret yolunun yanı sıra buzulların erimesiyle Arktik’in derinliklerinde kalan doğal kaynaklar da ortaya çıkıyor. Nitekim dünyanın keşfedilmemiş doğalgazının %30’u, petrolünün ise %16’sının Arktik bölgesinde yer aldığı düşünülüyor. Bölgede ayrıca nikel, paladyum ve nadir toprak elementleri gibi stratejik mineraller de yer almakta. Örneğin, Avrupa’nın en büyük nadir toprak elementi rezervi geçtiğimiz yıl İsveç’in kuzeyindeki Arktik bölgesinde bulunmuştu. Enerji güvenliği ve teknolojik üretim zincirleri için altın değerinde olan bu kaynaklar, büyük güçler için Arktik bölgesinin önemini artırıyor.
Buzların erimesiyle ortaya çıkan bu fırsatların yanında Arktik, dijital güvenlikte kritik öneme sahip olan denizaltı veri kabloları için de önemli bir rota. Avrupa Birliği; Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika’yı birbirine bağlayacak ilk büyük Arktik denizaltı veri kablosu için inşa etmeyi planlıyor. Bu hatla birlikte internet trafiğinin iletim süresinin %40’a kadar azalması bekleniyor. Geçtiğimiz ayın başında Kızıldeniz’de yer alan denizaltı kablolarının zarar görmesiyle Ortadoğu ve Asya’da internet kesintilerinin yaşandığı da göz önünde bulundurulduğunda Arktik bölgesi denizaltı kabloları için daha hızlı ve daha güvenli bir alternatif sunmakta.
Arktik’teki rekabetin en önemli aktörlerinden biri olan ABD için bölgedeki en önemli mesele şüphesiz Grönland. Soğuk Savaş döneminde adada yer alan ABD üsleri, Sovyetler’den gelebilecek muhtemel saldırıları ABD topraklarına ulaşmadan tespit etmekle görevliydi. Günümüzde Danimarka’nın kontrolünde olan ada, ABD için Soğuk Savaş’ın ardından yeniden stratejik önemde. Zira adanın Trump’ın açıkladığı Altın Kubbe hava savunma dizaynında etkin rol oynaması bekleniyor.
Adada yer alan kaynaklar da ABD’nin iştahını kabartan bir başka unsur. Grönland’ın 2,54 trilyon dolar değerinde uranyum, petrol ve mineraller gibi kritik hammaddelere sahip olduğu tahmin ediliyor. Donald Trump’ın açıkça Grönland’ı satın almak istediğini belirtmesi ve geçtiğimiz aylarda Danimarka istihbaratının Grönland’da etki operasyonlarında bulunan en az üç ABD ajanını tespit etmesi de bölgenin ABD nezdindeki önemini gözler önüne sermekte.
Topraklarının beşte biri, kıyılarının ise yarısından fazlası Arktik bölgesinde yer alan Rusya için de bölgenin özel bir önemi var. Rus ekonomisinin elde ettiği GSYİH’nin %6’sı, ihracatının ise %10’u bu bölgeden elde edilen enerji kaynaklarından geliyor. Ayrıca Rusya, Kuzey Deniz Rotası’nı uluslararası sular olarak gören diğer devletlerin aksine burayı BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin “buz maddesi” olarak bilinen 234. maddesi uyarınca “iç deniz” olarak görüyor. Böylece bölgedeki gemi trafiği üzerinde doğrudan denetim kurma hakkını savunuyor.
Rusya bölgenin kendisi için önemi nedeniyle son dönemde Arktik bölgesinde etkisini artırmaya yönelik hamlelerde bulunuyor. Sovyet döneminden kalma 50’den fazla üssü yeniden faaliyete geçiren Moskova yönetimi, bu üsleri modern hava savunma sistemleriyle donatarak kuzeydeki varlığını güçlendirmekte. Bölgede bulunan Kola Yarımadası’ndan gönderilen sinyallerle özellikle Norveç’te GPS sinyallerini etkileyerek sivil ve askeri ulaşımı da sekteye uğratıyor. Ayrıca Rus hükümetinin adı son yıllarda İsveç’te bir kiliseyi casusluk merkezi olarak kullanma ve bir Rus ajanının Norveç’te kendisini Brezilyalı bir akademisyen olarak tanıtarak bilgi toplaması gibi durumlarla sık sık anılıyor.
Rusya ve ABD’nin yanı sıra resmi politika belgesinde kendisini “Arktik’e yakın ülke” olarak tanımlayan Çin de bölgede etkin rol oynamayı hedeflemekte. 2035 yılına kadar “Kutup Büyük Gücü” olmayı amaçlayan Çin bu hedef doğrultusunda yatırımlarını hızla artırmakta. “Kutup İpek Yolu” adını verdiği proje, Kuşak ve Yol Girişimi’nin kuzey uzantısı niteliğinde. Bu rota sayesinde Çin, Asya-Avrupa ticaretinde yeni bir koridor oluşturmayı amaçlıyor.
Küresel rekabetin giderek sertleştiği Arktik bölgesinde, ABD’nin güvenlik şemsiyesinin artık eskisi kadar kapsayıcı olmadığı düşüncesi, Atlantik’in diğer ülkelerini kendi savunma kapasitesini artırmaya zorluyor. NATO üyesi olmasına rağmen Danimarka, ABD’ye yönelik güven duygusu zedelenen diğer Avrupa ülkeleri gibi bölgesel savunma politikalarında ABD’den bağımsız hareket edebilmenin yollarını aramakta. Danimarka’nın 88 milyar kronluk askeri yatırım planı ve geçtiğimiz ay düzenlenen devasa askeri tatbikata ABD askerlerinin davet edilmemiş olması da bu durumun bir tezahürü. Danimarka, Avrupa’nın diğer ülkeleri gibi bir yandan Çin ve Rusya’ya karşı ABD’nin desteğine muhtaç durumdayken diğer yandan kendi güvenliğini tanımlayan bir aktör olarak sahneye çıkmanın yollarını arıyor.
Rusya'nın Nükleer Diplomasisi
İran için bu anlaşma, uzun süredir yaptırımlar altında sıkışan ekonomisinde enerji güvenliği ve egemenlik arayışının bir devamı niteliğindeyken, Etiyopya açısından kalkınma hedeflerini destekleyecek prestijli bir enerji yatırımı anlamına geliyor. Rusya açısından ise nükleer enerji yatırımları, jeopolitik nüfuzunu genişletmenin en rafine ve uzun vadeli yöntemlerinden biri olarak öne çıkıyor.
İran, Roastom ile yapılan 25 milyar dolarlık anlaşma ile dört nükleer santral inşası için düğmeye bastı. Ülkenin halihazırda tek faal nükleer tesisi olan Bushehr de yine Rusya tarafından inşa edilmişti. Ancak bu tek tesis, İran’ın yaz aylarında yaşadığı elektrik kesintilerini karşılamaya yetmiyor. Artan enerji talebi, yaptırımların neden olduğu ekonomik baskı ve altyapı yetersizliği, Tahran’ı nükleer enerjiyi bir stratejik çıkış kapısı olarak görmeye yönlendiriyor. Diğer yandan Rusya ise nükleer reaktörler aracılığıyla İran üzerindeki etki alanını daha da artırıyor.
İran’ın hemen ardından Rosatom ile nükleer işbirliği anlaşması imzalayan bir diğer ülke Etiyopya oldu. Bu anlaşma, Doğu Afrika’da Etiyopya’nın kalkınma hedefleriyle Rusya’nın jeopolitik hedeflerini iç içe geçiriyor. Etiyopya için nükleer enerji, hem hızla artan elektrik talebini karşılayacak bir kalkınma aracı hem de küresel arenada bir teknolojik gelişmişlik göstergesi. Ancak bu işbirliği aynı zamanda Rusya’nın Afrika’da etkisini derinleştirdiği yeni bir diplomatik kanal anlamına geliyor.
Etiyopya ile yapılan bu anlaşma, Rusya’nın Afrika kıtasındaki nükleer girişimlerinden sadece birisi. Nitekim Rosatom son 10 yılda Afrika genelinde 20’den fazla ülkeyle benzer işbirliği anlaşmaları yaptı. Tamamlandığında Afrika kıtasında bulunan ikinci nükleer tesis olacak olan Mısır’daki El Dabaa tesisinin inşası yine Rosatom tarafından 2022 yılında başlamıştı. O günden bu yana Rosatom Burkina Faso, Gine ve Kongo Cumhuriyeti gibi ülkelerle nükleer anlaşmalar yapılırken son olarak uranyum madenleriyle bilinen Nijer, Rosatom’dan iki nükleer tesis inşa etmesini istediklerini duyurdu.
Afrika’nın yanı sıra Orta Asya, Rusya’nın nükleer diplomasisinin etkin olduğu bir diğer bölge. Geçtiğimiz dönemde Rosatom, Orta Asya’nın ilk nükleer tesisi için Özbekistan’da inşaata başlamıştı. Rosatom, Kazakistan’da ülkenin ilk nükleer reaktör inşasına da bu yaz başladı. Rosatom’un Orta Asya ülkelerinde etkinliğini arttırdığı bu projeler bölgenin enerji açığını kapatmanın yanı sıra Moskova ile uzun vadeli bir ortaklığı ve muhtemel uranyum tedarik ağlarını da sembolize ediyor.

Daha doğuya geldiğimizde ise Endonezya, 2030 yılında faaliyete geçmesi hedeflenen ilk nükleer santral projesini Rosatom’a emanet etti. Bangladeş, Hindistan ve Vietnam ile Rosatom’un imzaladığı nükleer projeler de aynı pratiğin bir parçası olarak ilerliyor. Bu durum, ülkemizde de Akkuyu Nükleer Tesisi’nin inşasını üstlenen Rosatom aracılığıyla Rusya’nın dünyanın dört bir yanında ekonomik ve diplomatik ilişkiler inşa ettiğini göstermekte.
Rusya’nın nükleer diplomasisi Avrupa’da da kendini gösteriyor. Avrupa ülkeleri Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından Rus enerji bağımlılığından kurtulmaya çalışırken bazı Avrupa ülkeleri ironik bir biçimde yeniden Rus kaynaklarına dönüyor. Örneğin Macaristan, 1982’den beri faaliyette olan Paks Nükleer Santrali’ni modernize etmek için geçtiğimiz günlerde Rosatom’la anlaşmıştı. AB’nin Rus şirketlerine uyguladığı yaptırımlar sürerken alınan bu kararla Macaristan kendini enerji gerçekçiliği ile AB’ye siyasi sadakat arasında ince bir çizgide konumlandırıyor.
Rosatom bugün dünya nükleer ihracat pazarının yaklaşık %65’ini tek başına kontrol ediyor. Rusya, doğalgaz boru hatlarının yanı sıra nükleer reaktörler aracılığıyla diğer ülkelerle ekonomik ve diplomatik ilişkilerini sürdürüyor. Bu bağlamda kimi ülkelerde kullanılan küçük modülerli reaktör teknolojisi zayıf altyapıya sahip ülkelere hızlı çözümler sunarak Rusya’nın bu ülkelerle de nükleer temelli bir etkileşim kurmasına imkan sağlıyor.
Nükleer enerji yalnızca bir kalkınma meselesi olmanın ötesinde Rusya için giderek diplomasinin yeni dili haline gelmekte. Nükleer reaktörler enerji üretim kapasitesinden çok daha fazlasını ifade ederken Rusya bu yöntemi en ustaca kullanan aktörlerden biri. Rosatom’un inşa ettiği reaktörler sunduğu ekonomik fırsatların yanı sıra yeni ekonomik ve diplomatik ağları geliştiriyor. İran’dan Etiyopya’ya, Macaristan’dan Endonezya’ya kadar uzanan bu ağlar, Rusya’nın yumuşak gücünün yeni bir ifadesi. Nükleer enerji modern diplomasinin atom çağındaki yeni biçimlerinden birisi haline gelmiş durumda.
Dron Duvarının Gölgesinde Avrupa
Berlin Duvarı yıkıldığında, Avrupa kendi karanlık yüzyılını geride bıraktığına inanmaktaydı. “Duvar” sözcüğü ise yalnızca tarih kitaplarında kalmalıydı. Fakat aradan geçen yılların ardından Avrupa’da yeni bir duvar örülüyor ancak bu kez betonla değil dronlarla. Yıkılan Berlin Duvarı’ndan yükselen umut bugünlerde Doğu Avrupa semalarında görülen dron sinyallerine dönüşmüş durumda.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından dile getirilmeye başlanan dron duvarı fikri ilk bakışta bir metafor gibi görünmüştü. Fakat Rusya’nın bu ayın başında Polonya hava sahasını birçok kez ihlal etmesi ve Danimarka’da havaalanlarının dronlar nedeniyle kapanması, bu metaforu hızla bir güvenlik stratejisine dönüştürdü. Nitekim geçtiğimiz günlerde Brüksel’de toplanan AB ülkelerinin savunma bakanları, Rusya sınırı boyunca bir “drone duvarı” inşa etme konusunda anlaştı.
Radar sistemlerinden, sensörlerden ve yapay zeka destekli izleme ağlarından oluşacak bu duvarla amaçlanan ana hedef, Rusya’nın sınırdaki ihlallerini tespit ve takip ederek tehditleri havada imha etmek. Böylece Avrupa, bir yandan caydırıcılığını göstermeyi, diğer yandan ise egemenliğini görünmez bir duvarla yeniden tanımlamayı hedefliyor. Aynı zamanda bu proje, kıtanın savunma kapasitesini ilk kez bu ölçekte dijitalleştirme ve ortak bir güvenlik mimarisi altında birleştirme çabası olarak da öne çıkıyor.
Estonya, Finlandiya, Letonya, Litvanya ve Polonya aylar öncesinden bu projeyi tasarlamaya başlamıştı. Ancak o dönem Avrupa Komisyonu, Estonya ve Litvanya’nın fon talebini reddetmişti. Zira Brüksel’e göre tehdit soyut ve kaynaklar sınırlıydı. Şimdi ise tablo değişmiş görünüyor. Avrupa ülkelerinin hava sahalarında yaşanan ihlaller AB’yi hızla harekete geçirdi. Brüksel yönetimi şimdi kapının eşiğine kadar gelen tehdidin ciddiyetini fark ederek güvenlik harcamalarını artırma eğiliminde.
Yine de projenin önünde devasa engeller var. Duvarın coğrafi olarak Avrupa’nın doğusundaki en az on ülkenin sınırları boyunca uzanması gerekiyor. Bulgaristan’dan Finlandiya’ya kadar örülmesi planlanan bu hat, kıtanın en uzun ve en karmaşık savunma altyapılarından biri olacak. Üstelik bu kadar geniş bir coğrafyada teknolojik bir ağ kurmak, Avrupa’nın kendi içinde eşgüdüm ve finansman gibi konularda sınanacağı anlamına geliyor. “Birlik” kavramı, belki de son yıllarda hiç olmadığı kadar pratik bir teste tabi tutulacak.
Diğer yandan, Avrupa için tehdit artık sadece dışarıdan gelmiyor. Geçtiğimiz günlerde Devlet Başkanı Zelenski, Ukrayna topraklarında keşif yapan bazı dronların büyük olasılıkla Macaristan kaynaklı olduğunu iddia etti. Macaristan Dışişleri Bakanı ise iddiaları küçümseyip Zelenski’yi “Macaristan karşıtı takıntısı nedeniyle hayal görmekle” suçladı. Bu durum, AB ülkelerinde tehlikenin gerçekten dışarıdan mı geldiğine yoksa içeriden mi sızdığına dair soruları gündeme getirmekte. Bu tartışma, Avrupa’nın güvenlik mimarisini Rusya’ya karşı siyasi olarak da kırılganlaştırıyor.
Macaristan ve Slovakya gibi Moskova’ya yakın duran ülkeler AB için basit bir diplomatik sorun olmanın ötesinde stratejik birer zayıf halka. Bu ülkeler, duvarın fiziksel sınırında olsalar da politik olarak başka bir eksene yaslanıyor. Böylece Avrupa, “drone duvarı” ile sınırlarını korumaya çalışırken, aslında birliğini koruma mücadelesine de girişmiş halde. Dron duvarı Rusya’nın yanı sıra AB içindeki güvenin aşınmasına karşı da örülürken Avrupa bu kez Rusya tehdidinin yanı sıra kendi içindeki sessiz çatlaklarla da yüzleşiyor.