#33

#33 Gri Bölge

Romanya'da Hükümet Düştü, Trump'tan Almanya'ya Çifte Baskı ve Mali'de Kriz Derinleşiyor

Romanya'da Hükümet Düştü

Romanya Parlamentosu, hükümeti düşürmek için yeterli olan 233 oyu fazlasıyla aşarak 281 milletvekilinin oyuyla on aylık kısa iktidarının ardından Ilie Bolojan başbakanlığındaki hükümeti görevden aldı. Aşırı sağ ile sosyal demokratları aynı safta buluşturan kararın ardında ise ülkede süregelen ekonomik kriz ve Avrupa Birliği'nin etkisiyle uygulanan kemer sıkma politikaları bulunuyor.

Romanya Parlamentosu
Kaynak: WikiMedia

Sürecin şüphesiz en dikkat çekici tarafı Romanya siyasetinde uzun süredir birbirine mesafeli duran aktörlerin ortak hareket etmesiydi. Avrupa Birliği karşıtlığıyla bilinen ve Moldova'nın Romanya'ya dahil edilmesini savunan aşırı sağ Romenler Birliği İttifakı (Alliance for the Union of Romanians - AUR) ile geçtiğimiz ay koalisyondan ayrılan Avrupa Birliği yanlısı Sosyal Demokrat Parti'nin aynı çizgide buluşması, hükümetin kaderini belirleyen temel unsur oldu.

Romanya bugün Avrupa Birliği'nin en yüksek bütçe açığına sahip ülkesi konumunda bulunuyor. Avrupa Birliği'nin de etkisiyle hükümet sert kemer sıkma politikalarını uygulama koymuştu. Uygulanan kemer sıkma politikaları sayesinde Romanya'nın bütçe açığı geçtiğimiz bir yıllık sürede %9,3'ten %7,9'a kadar düşmüştü. Bu ekonomik iyileşmenin siyasal maliyeti ise son derece ağır oldu.

Esasen Romanya örneği uzun süredir tartışılan ekonomik disiplin ile hükümet istikrarı arasındaki ikilemi tekrar gündeme taşıyor. Özellikle yüksek enflasyon ve bütçe açıklarıyla mücadele eden ülkelerde Avrupa Birliği veya IMF gibi kuruluşlar tarafından dizayn edilen kemer sıkma politikaları uluslararası piyasalara güven vermeyi amaçlasa da siyasi istikrarın zedelenmesi gibi hassas sonuçlara yol açabiliyor.

Romanya'da uygulanan kemer sıkma politikaları Avrupa Birliği tarafından büyük oranda zorunlu kılınıyordu. Nitekim Avrupa Birliği'nin bütçe kurallarına göre üye ülkelerin bütçe açığı %3'ün üzerine çıkmaması gerekiyor. Romanya ise bu sınırın oldukça üzerinde bulunması nedeniyle AB fonlarına erişim hakkını ve yaklaşık 10 milyar euroluk fon paketini kaybetme riskiyle karşı karşıya olması nedeniyle daha sıkı politikalar uygulamaktan başka çare bulamamış görünüyor.

Bütçe açığı her ne kadar oldukça önemli bir ekonomik gösterge olsa da ekonomik göstergelerdeki iyileşme toplumun gündelik hayatında hissedilmediği zaman kemer sıkma politikaları, tıpkı Romanya'da olduğu gibi, büyük bir siyasi yüke dönüşüyor. Vergi artışları, kamu harcamalarındaki kesintiler ve sosyal desteklerin azaltılması özellikle orta ve alt gelir gruplarında ciddi bir tepkiye neden oldu.

Bu durumun etkileri ise mevcut hükümete desteği azaltmanın ötesinde Avrupa Birliği karşıtı aktörlerin güç kazanmasına zemin hazırlaması nedeniyle daha sistemik problemlere neden olma potansiyeline sahip. Özellikle orta ve düşük gelir grubunun desteğini alan AUR lideri George Simion kampanyasında bu ekonomik hoşnutsuzluğu merkeze yerleştirirken bu durumu Ukrayna meselesiyle de harmanlamış durumda.

George Simion, sözde Avrupa yanlılarının halka sadece vergi, savaş ve yoksulluk getirdiğini belirterek özellikle ekonomik krizden bunalan seçmenleri saflarına çekmenin peşinde. MAGA çizgisine yakın söylemleriyle dikkat çeken Simion aynı zamanda Ukrayna'ya yardımların azaltılmasını ve Avrupa Birliği'nin göç politikalarına karşı çıkılmasını savunuyor.

Simion'un söylemleri Romanya nüfusunda da giderek benimseniyor gibi görünüyor. 2020'de girdiği ilk seçimlerde büyük bir sürprizle yaklaşık %9 oy alan Simion'un partisi AUR, 2024 seçimlerinde oy oranını %18'e çıkararak parlamentoda ikinci parti olmuştu. Üstelik Simion geçen sene gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu oyların %41'ini alarak birinci sırada tamamlamış, ikinci turda rakibinin gerisinde kalsa da oy oranını %46'ya kadar çıkarmayı başarmıştı.

Önümüzdeki süreç ise oldukça karmaşık görünüyor. Cumhurbaşkanı Nicuşor Dan, Romanya'nın Batı yanlısı çizgisinin devam edeceğini açık biçimde ifade ederek Simion'un partisi AUR'nin yeni hükümetin dışında tutulacağını açıklamıştı. Bu durumda Sosyal Demokrat Parti ile Bolojan'ın Ulusal Liberal Partisi arasında yeni bir koalisyon kurulması masadaki en güçlü ihtimal olarak görünüyor.

AUR dışındaki partiler tarafından bir hükümetin kurulamaması durumunda teknokrat bir kabinenin kurulması seçeneği de ciddi şekilde tartışılıyor. Avrupa Birliği ile ilişkileri sürdürebilecek ve piyasalara güven verebilecek bir figür üzerinden geçici istikrar sağlanması hedeflenebilir. Ancak teknokrat hükümetlerin ekonomik krizleri yönetebilse dahi özellikle aşırı sağın elit karşıtı söylemi altında toplumsal meşruiyeti ne derecede sağlayabileceği büyük bir soru işareti.

Romanya'daki gelişmeler bu açıdan Avrupa'daki neoliberal ekonomik disiplin anlayışının siyasal sonuçlarına dair daha geniş bir tartışmanın parçası olarak da değerlendirilebilir. Nitekim bütçe açıklarını azaltmak kısa vadede ekonomik bir başarı olarak görülürken bu sürecin toplumsal maliyeti hükümetlerin ayakta kalmasını giderek daha zor hale getiriyor.

Trump'tan Almanya'ya Çifte Baskı

Donald Trump'ın Almanya'yı hedef alan yeni gümrük vergisi ve asker çekme kararı ABD-Avrupa ilişkilerinde süregelen gerilimi yeniden gündemin merkezine taşıdı. Trump ile Alman Şansölyesi Friedrich Merz arasında yaşananlar transatlantik ilişkilerindeki yapısal dönüşümün sadece bir yansıması. Ticaretten güvenliğe uzanan son gelişmeler Avrupa'nın artık ABD'nin değişen küresel stratejisine karşı daha kırılgan bir pozisyona sürüklendiğini gösterir nitelikte.

Trump-Merz
Kaynak: AA

ABD ile Almanya arasındaki bağlar geçmişte de sorunsuz değildi fakat bazı konulardaki fikir ayrılıklarına ve özellikle Merkel döneminde zaman zaman yaşanan krizlere rağmen iki ülke arasında bağ hiçbir zaman tam anlamıyla kopma noktasına gelmemişti. Bugün yaşananlar ise liderler arasındaki kişisel gerilimlerin de ötesinde stratejik önceliklerin giderek farklılaşmasından kaynaklanıyor.

Bugüne kadarki ABD başkanları genellikle Avrupa'yı güvenlik ve ekonomi alanında desteklenmesi gereken bir müttefik olarak görürken Trump Avrupa'yı maliyet üreten bir yük olarak görmeye daha yakın bir çizgide ilerliyor. Bu dönüşümün en görünür boyutlarından biri ise gümrük vergileri üzerinden yaşanıyor. Önceki krizlere ek olarak Donald Trump son olarak Avrupa Birliği'nden ithal edilen otomobillere uygulanacak gümrük vergisini %25'e çıkaracağını açıkladı.

Bu kararın hedefinde ise şüphesiz Almanya bulunuyor. Bu durum özellikle otomotiv ihracatına bağımlı Alman ekonomisi açısından kritik bir risk. Zira Almanya, Avrupa'nın ABD'ye yaptığı otomotiv ihracatının büyük bölümünü tek başına gerçekleştiriyor. Olası yeni gümrük vergileri zaten zor durumda olan Alman sanayisinin büyüme kapasitesini doğrudan etkileme riski doğurabilir.

Trump bu kararı geçtiğimiz yıl Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı anlaşmaya rağmen aldı. Anlaşmaya göre birçok üründe gümrük vergisinin %15 seviyesinde tutulması hedefliyordu ancak Trump şimdi Avrupa Birliği'nin bu anlaşmaya uymadığını savunuyor. Her ne kadar son görüşmelerin ardından yeni gümrük vergileri 4 Temmuz'a kadar ertelenmiş olsa da ABD'nin Avrupa'ya yönelik ekonomik baskısını artırma politikasında bir değişiklik olmayacak gibi görünüyor.

Diğer yandan İran Savaşı nedeniyle küresel piyasalarda oluşan belirsizlik ve enerji fiyatlarındaki yükseliş, Avrupa ekonomisini dolaylı biçimde baskı altına alıyor. Almanya Maliye Bakanı Klingbeil'in vergi gelirlerindeki düşüşü doğrudan Trump'ın "sorumsuz İran politikasıyla" ilişkilendirmesi özellikle dikkat çekici. Bugünlerde ABD'nin adımları, uzun yıllar küresel ticaret düzeninin istikrarından büyük ölçüde faydalanan Alman ekonomisini ciddi biçimde zorluyor.

ABD ile Almanya arasında güvenlik alanında yaşanan gelişmeler ise ekonomik gerilimlerden de daha uzun vadeli sonuçlar doğurabilir. Trump'ın Almanya'daki 5 bin Amerikan askerini geri çekme kararı, ABD'nin Avrupa güvenliğine yaklaşımındaki değişimin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bu durum 37 binden fazla Amerikan askeriyle Japonya'nın ardından en kalabalık ABD askeri varlığına ev sahipliği yapan Almanya'ya verilmiş açık bir mesaj.

Trump yönetimi uzun süredir Avrupa'nın savunma maliyetlerini yeterince paylaşmadığını savunurken Amerikan askeri varlığını bir pazarlık unsuru olarak kullanmaktan geri durmuyor. Bu nedenle asker çekme kararı askeri stratejiden ziyade Avrupa'ya yönelik siyasi bir mesaj niteliği taşıyor. Böylelikle Trump yönetimi artık Avrupa güvenliğinin otomatik garantörü olmak istemediğini daha açık şekilde hissettiriyor.

Bunun da ötesinde, uzun menzilli Tomahawk seyir füzelerinin konuşlandırılmasına dair planın akıbeti Almanya için daha kritik bir mevzu. 2024 yılında dönemin Almanya Şansölyesi Olaf Scholz ile Joe Biden arasında yapılan anlaşma kapsamında Tomahawk seyir füzelerinin Almanya'ya yerleştirilmesi planlanıyordu. Amaç ise Rusya'nın Kaliningrad'daki füze kapasitesine karşı Avrupa'nın caydırıcılığını artırmaktı.

İran Savaşı nedeniyle ABD'nin Tomahawk stoklarının hızla azalması ve Trump yönetiminin Avrupa savunmasına daha mesafeli yaklaşması bu planın iptal edilme ihtimalini güçlendiriyor. Böyle bir karar Avrupa açısından ciddi bir stratejik boşluk oluşturma tehlikesine sahip zira Avrupa ülkeleri bugün hala Amerikan uzun menzilli füze kapasitesinin yerini kısa vadede doldurabilecek teknolojik ve lojistik altyapıya sahip değil.

Bu durum Avrupa'nın stratejik özerklik ve savunma kapasitesi yatırımlarını biraz daha hızlandırabilir ancak aynı zamanda kıtanın ABD'ye olan bağımlılığının ne kadar derin olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Son gelişmeler, Almanya ile ABD arasındaki ilişkinin artık eski ezberlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Nitekim daha önce yaşanan krizler çoğunlukla diplomatik ton farklılıkları veya NATO harcamaları gibi başlıklarda yoğunlaşıyordu fakat bugün mesele çok daha yapısal bir boyut kazanmış durumda.

Ticaret, Avrupa güvenliği ve İran Savaşı gibi konuların ABD-Almanya ilişkilerinde birbirinden bağımsız düşünülmesi mümkün değil. ABD küresel sistem üzerinde hakimiyet sağlamaya çalışırken Almanya ekonomik refahını ve güvenlik mimarisini korumakta zorlanıyor. Bu nedenle Almanya ve Avrupa'nın geneli açısından cevaplanması gereken temel mesele Trump ile nasıl çalışılır sorusunun ötesine geçerek ABD'nin giderek değişen rolüne karşı Avrupa nasıl ayakta kalabilir sorusuna dönüşüyor.

Mali'de Kriz Derinleşiyor

Geçtiğimiz günlerde Mali'de askeri üslere yönelik saldırılar, Savunma Bakanı başta olmak üzere üst düzey güvenlik yetkililerine yönelik suikastler ve başkent Bamako çevresinde artan ablukalar dikkat çekiyor. El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam ve'l Müslimin (CNİM) ve müttefiklerinin başkente yönelik lojistik baskısı özellikle yakıt arzı üzerinden hissedilir halde. Bu gelişmeler, Mali'de krizin devlet kapasitesini doğrudan hedef alan yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyor.

Mali
Kaynak: WikiMedia

Batı Afrika'nın kırılgan güvenlik hattı olan Sahel bölgesi, son yıllarda küresel ve bölgesel aktörlerin yoğun rekabet alanlarından biri haline gelmiş durumda. Bu hattın merkezinde yer alan Mali ise tarihsel mirası, jeopolitik konumu ve güvenlik krizleri nedeniyle bölgesel istikrarsızlığın ana eksenlerinden biri olarak öne çıkıyor. Fransız sömürge döneminde cetvelle çizilen sınırlar; Tuaregler ve Fulani toplulukları gibi farklı etnik-dini yapıları tek bir devlet çatısı altında toplamış, dekolonizasyon sonrası süreçte ise merkezi otorite ile çevre bölgeler arasındaki gerilim kalıcı hale gelmişti.

2010'lu yıllar Mali açısından kırılma noktası oldu. Libya İç Savaşı sonrasında Libya'da paralı askerlik yapan silahlı Tuareg unsurlarının ağır silahlarla Kuzey Mali'ye dönmesi, ülkedeki güvenlik mimarisini çökerten temel gelişmelerden biri. Özellikle Cezayir sınır hattı boyunca oluşan silah ve militan geçişkenliği, kuzeydeki ayrılıkçı hareketlerin güç kazanmasına yol açtı. Bu süreçte bağımsızlık yanlısı Azavad Hareketi ile radikal örgütler arasındaki sınırlar giderek bulanıklaştı.

2013 yılında Fransa öncülüğünde başlatılan Serval Operasyonu kısa vadede radikal ilerleyişi durdurdu. Operasyon daha sonra bölgesel ölçekte genişletilerek Barkhane Operasyonu çatısı altında uzun süreli bir askeri varlığa dönüştü. Buna paralel olarak Avrupa destekli Takuba Görev Gücü de Sahel'de faaliyet göstermeye başladı. Buna rağmen kırsal alanlarda merkezi otorite yeniden tesis edilemedi ve güvenlik boşluğu daha karmaşık aktörlerin ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu dönemde en dikkat çekici yapılardan biri, El Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam ve'l Müslimin (CNİM). Fulani ve Tuareg halkları ile çeşitli yerel silahlı unsurları bünyesinde toplayan yapı, klasik bir terör örgütünden ziyade yerel toplumsal ağlara nüfuz eden hibrit bir hareket görünümü kazandı. CNİM'in özellikle kırsalda vergi toplama, arabuluculuk yapma ve temel güvenlik sağlama girişimleri, örgütün belirli bölgelerde alternatif yönetim modeli oluşturma arayışına işaret ediyor. Bununla birlikte örgütün büyük şehirlerdeki toplumsal meşruiyeti halen oldukça sınırlı.

Öte yandan CNİM'in DAEŞ'in bölgedeki uzantısı ile yaşadığı rekabet Sahel'deki radikal yapıları tek blok olmaktan çıkarıyor. İki yapı arasındaki çatışmalar özellikle sınır bölgelerinde yoğunlaşırken, CNİM'in yerel ittifaklara daha açık yapısı ona sahada daha geniş hareket alanı sağlıyor. Son dönemde Azavad Hareketi'nin bağımsızlık söylemini kademeli biçimde terk ederek özerklik talebine yönelmesi de CNİM ile kurulan pragmatik ittifakın sonucu olarak değerlendiriliyor.

Ülkedeki siyasal kırılmanın temel dönüm noktası ise 2020 ve 2021 darbeleri oldu. Askeri yönetimin başındaki Assimi Goita liderliğindeki cunta, Fransa merkezli güvenlik mimarisini tasfiye ederek Rusya'ya yakın bir çizgi benimsedi. Bu süreçte Rus paramiliter grup Wagner unsurlarının ülkeye girişi hızlandı. Rusya ile kurulan ilişki siyasal söylemde de anti-kolonyal egemenlik vurgusu öne çıkarıldı. Aynı dönemde Çin merkezli şirketlerin özellikle altın madenciliği ve altyapı alanlarında yatırımlarını sürdürdüğü görülüyor. Mali'nin zengin altın rezervleri, küresel ekonomik sistem açısından ülkenin stratejik önemini artıran temel unsurlardan biri.

Bugünlerde Sahel hattındaki temel mesele Mali'deki çatışmanın bölgesel bir domino etkisi üretip üretmeyeceği. Rusya'ya yakın yönetimlerin bulunduğu Burkina Faso ve Nijer ile Fransa'ya yakın pozisyon alan diğer bölge ülkeleri arasındaki ayrışma derinleşirken, sınır aşan silahlı hareketlilik Sahel'in tamamını etkileyebilecek yeni bir kırılganlık dalgası oluşturuyor. Mali'de yaşanan kriz, sömürge sonrası devlet yapılarının, küresel güç rekabetinin ve yerel toplumsal kırılmaların kesişim noktasında şekillenen çok katmanlı bir jeopolitik mücadele alanı niteliği taşıyor.

Gri Bölge
14 Mayıs 2026
-Romanya'da Hükümet Düştü -Trump'tan Almanya'ya Çifte Baskı -Mali'de Kriz Derinleşiyor