#34

#34 Gri Bölge

Trump'ın Çin Ziyareti, Nairobi Zirvesi ve Londra'da Kimlik Savaşı

Rekabet ve Bağımlılık Arasında Trump'ın Çin Ziyareti

Donald Trump'ın Çin ziyareti, son yıllarda giderek sertleşen ABD-Çin rekabetine rağmen kontrollü gerilimlerin ve sınırlı uzlaşıların aynı anda var olabildiği uluslararası atmosferin dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Karşılama seremonisi Çin'in ziyarete verdiği önemi ortaya koyarken Trump'ın ABD ve Çin bayrakları sallayan çocuklarla samimi görüntüler altında selamlaşması dikkatle tasarlanmış diplomatik mesajların daha insani bir görüntüyle desteklenmesini sağladı.

Yakın döneme kadar karşılıklı yaptırımlar ve ticaret savaşlarıyla gündeme gelen iki ülkenin yeniden istikrar ve diyalog vurgusu etrafında uzlaşmaya çalışması uluslararası sistem açısından oldukça önemli. Nitekim mevcut süreç bir yandan azalan etkisine rağmen çok taraflılığın ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın varlığını sürdürdüğü, diğer yandan ise devletlerin güvenlik ve ulusal çıkar kaygıları doğrultusunda daha realist reflekslerle hareket ettiği bir geçiş döneminin yansıması olarak değerlendirilebilir.

Trump Çin ziyareti
Kaynak: AA

Ziyaretin en dikkat çekici yönlerinden biri ise görüşmelerin alışılmış diplomatik mekanların ötesine taşınmasıydı. Şi Cinping'in Trump'ı yabancı liderlerin nadiren kabul edildiği Zhongnanhai Bahçeleri'nde ağırlaması son derece sembolik bir jest olarak yorumlandı. Aynı zamanda Çin siyasi elitinin de yaşadığı bu korunaklı alan, Pekin'in en kapalı güç merkezlerinden biri olarak görülürken bu tercihin Trump'ın daha önce Şi'yi Mar-a-Lago'daki ikametinde ağırlamasına bir karşılık niteliğinde tasarlandığı anlaşılıyor.

Zhongnanhai Bahçeleri'nde gerçekleşen görüşmenin kamuoyuna yansıyan en ilginç detaylarından biri ise güller üzerinden kurulan samimi muhabbet oldu. Trump'ın bahçedeki gülleri överek birinin görebileceği en güzel güller ifadesini kullanması üzerine Şi'nin Beyaz Saray'ın bahçesine dikilmek üzere özel gül tohumları hediye edeceğini söylemesi, klasik güç rekabetinin ortasında yumuşak jestlerin hala varlığını sürdürdüğünü göstermiş oldu.

Trump'a eşlik eden heyet de ziyaretin en dikkat çekici unsurlarından biriydi. Elektrikli araçlar, yapay zeka, tarım ve hayvancılık gibi çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren Amerikan şirketlerinin yöneticileri Trump'ın yanında yer alırken heyette Elon Musk ve Nvidia'nın Tayvan asıllı CEO'su Jensen Huang'ın bulunması özellikle dikkat çekiciydi. Bu durum siyasi rekabetin sertleşmesine rağmen ABD ile Çin ilişkilerinde ekonominin ne denli belirleyici ve öncelikli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Trump, Çin'in 200 Boeing uçağı satın almayı kabul ettiğini ve buna ek olarak yüzlerce uçak için daha potansiyel taahhütlerde bulunduğunu da açıkladı. Bunun yanında Amerikan çiftçilerinin milyarlarca dolarlık soya fasulyesi ihracatı sayesinde rahatlayacağını da ekledi. Ancak tüm bu açıklamalara rağmen büyük çaplı bir ticaret anlaşması veya yapısal ekonomik adımlara dair herhangi bir adım atılmamış olması dikkat çekici.

Kapsamlı bir anlaşma imzalanmamış olsa da zirvenin en önemli sonucu tansiyonun biraz daha düşürülmesi oldu. Geçtiğimiz yıl %145'e kadar çıkan gümrük vergileri ve ekonomik savaş söylemleri düşünüldüğünde bugün yeniden istikrar kelimesinin öne çıkması bile başlı başına önemli bir değişim. Bu durum uluslararası sistemde tarafların kontrollü gerilim ve sınırlı işbirliği arasında yeni bir denge kurmaya çalıştığını da gösterir nitelikte.

Görüşmelerde enerji güvenliği ve Ortadoğu'daki kriz de önemli başlıklardan biri olarak öne çıktı. Özellikle Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının küresel enerji piyasalarında neden olduğu sarsıntı iki ülke açısından bir kayıp olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında Çin'in İran ile sahip olduğu stratejik ilişkiyi kullanarak Tahran yönetimini yeniden müzakere sürecine yönlendirip yönlendiremeyeceği de görüşmelerde ele alınan kritik meselelerden biri oldu.

Buna karşılık insan hakları meselesinin görüşmelerde neredeyse tamamen geri planda kalması geleneksel ABD dış politikasının Çin'e bakışı düşünüldüğünde özellikle dikkat çekici. Trump öncesi dönemde ABD-Çin ilişkilerinin temel başlıklarından biri olan insan hakları konusu bugün çok daha silik bir yerde duruyor. Bu değişimin ardında ise Çin'in artan gücünden ziyade Trump döneminde Amerikan dış politikasının önceliklerinin değişmesi var.

Ziyaretin en hassas başlığı ise hiç kuşkusuz Tayvan meselesiydi. Trump, Tayvan'ın bağımsızlığını ilan etmesine karşı olduğunu belirtirken ABD'nin binlerce kilometre ötede yeni bir savaşın içine çekilmesini istemediğini de vurguladı. Bunun yanı sıra Kongre'de kabul edilen Tayvan'a 11 milyar dolarlık yeni silah paketi kararını onaylayıp onaylamayacağı konusunda henüz bir karar vermediğini de belirten Trump, bu açıklamalarla ABD'nin son yıllarda Tayvan'a verdiği güçlü desteğin geleceğine ilişkin soru işaretleri oluşturdu.

Trump'ın ziyareti günümüz ABD-Çin ilişkilerinin klasik dostluk-düşmanlık kategorileriyle tam olarak açıklanamayacağını bir kez daha ortaya koydu. Nitekim taraflar aynı anda hem rakip, hem de birbirine bağımlı aktörler olarak hareket ediyor. Bir tarafta askeri, ekonomik ve teknolojik rekabet varlığını sürdürürken diğer tarafta küresel ticaret ağları ve karşılıklı bağımlılık iki ülkenin birbirinden tamamen kopmasını zorlaştırıyor.

Bu karmaşık ilişki uluslararası sistemde yaşanan geçiş sürecinin de bir yansıması niteliğinde. Uzun yıllar boyunca çok taraflılık, ekonomik entegrasyon ve karşılıklı bağımlılık üzerinden şekillenen küresel düzenin giderek realist reflekslerin öne çıktığı yeni bir anlayışa evrildiği açık. Bu değişime rağmen devletler ticaret yapmaya, diplomatik temaslarını sürdürmeye ve küresel ekonominin sunduğu imkanlardan yararlanmaya devam ediyor.

Trump'ın Çin ziyareti bu açıdan, tamamen kopuşun da tam işbirliğinin de mümkün olmadığı, kontrollü gerilimlerin ve sınırlı uzlaşıların görüldüğü bir dönemin sembolik örneklerinden biri olarak okunabilir. Bu nedenle ziyaret küresel sistemin ekonomik karşılıklı bağımlılık ile güç rekabeti arasında sıkıştığı bu yeni uluslararası atmosferin yansıması olarak da değerlendiriliyor.

Nairobi Zirvesi Fransa'nın Afrika'daki Güç Kaybının İtirafı mı?

Geçtiğimiz günlerde Kenya'nın başkenti Nairobi'de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile otuzdan fazla Afrika ülkesinin devlet ve hükümet başkanını bir araya getiren Africa Forward Zirvesi düzenlendi. Zirve, yatırım ve ortaklık mesajlarıyla dolu klasik bir diplomasi etkinliği olmanın ötesinde Fransa'nın Afrika politikasının nasıl ve ne yöne değiştiğini göstermesi açısından dikkat çekici.

Nairobi Zirvesi
Kaynak: AA

Zirvenin Fransa'nın tarihsel nüfuz alanı olarak görülen Batı Afrika'daki Frankofon ülkeler yerine Doğu Afrika'da eski bir Britanya sömürgesi olan Kenya'da düzenlenmesi başlı başına bir politik mesaj niteliğinde. Bu tercih ilk bakışta Fransa'nın Afrika politikasında bilinçli bir yön değişimine işaret ediyor gibi görünse de arka planda zorunlulukların şekillendirdiği bir vaziyet bulunuyor.

Fransız Afrikası olarak bilinen bölgede yer alan Burkina Faso, Mali, Fildişi Sahilleri ve Senegal gibi ülkelerde Fransa'nın politik etkisi uzun yıllar boyunca şimdikinin tam tersi bir yönde gelişti. Fransa bu ülkelerde askeri varlığını sürdürürken Fransız şirketleri de çıkarlarını koruyan hükümetler aracılığıyla ekonomik etkisini artırmaya devam ediyordu. Üstelik Batı Afrika frangı olarak bilinen ve euroya sabitlenen para birimi sayesinde Fransa, birçok ülkenin para politikası üzerinde de etkisini uzun süre korudu.

Bunun yanında Afrikalı genç elitlerin Fransız üniversitelerinde eğitim alması teşvik edilerek bu ülkelerin Fransa'da yetişen, Fransızca konuşan ve Avrupa kültürünü benimseyen yöneticiler tarafından yönetilmesi ve böylelikle Fransa'nın uzun vadeli çıkarlarının korunması sağlandı. Soğuk Savaş boyunca ABD'nin Sovyetler'in etkisini sınırlamak adına Batı Afrika'daki bu politikaları desteklemesi, Fransa'nın bölgede tek egemen devlet olarak gücünü pekiştirmesine büyük katkı sağladı.

Bütün bunlara rağmen Fransa'nın Batı Afrika'daki hakim konumu ciddi şekilde sarsılmış durumda. Son yıllarda Burkina Faso, Mali ve Nijer'de yönetime gelen askeri hükümetler ülkelerindeki Fransız askerlerini apar topar kovmuştu. Bu ülkelerin yanı sıra Çad, Fildişi Sahilleri ve Senegal de ülkelerindeki Fransız askeri varlığını daha yumuşak bir geçişle sona erdirmişti. Bu gelişmelerle 2016-2025 yılları arasında Fransa'nın Afrika'daki asker sayısı 10 binden 1700'e kadar düştü.

Batı Afrika'da yükselen Fransa karşıtlığı sadece askeri meselelerle de sınırlı değil. Burkina Faso, Mali ve Nijer'deki askeri yönetimler Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu ECOWAS'ı Fransa yanlısı politikalar izlemekle suçlayarak topluluktan ayrıldı ve kendi ekonomik-güvenlik birliği olarak Sahel Devletleri Birliği AES'i kurdu. Bu durum, Afrika'daki bölgesel düzenin dönüştüğünü ve eskiden Fransa'nın etki alanı kabul edilen bölgelerde artık alternatif güç merkezlerinin ortaya çıktığını gösteriyor.

Nitekim Afrika'da Çin, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında yıllardır kıtanın altyapısına büyük yatırımlar yapıyor. Rusya güvenlik işbirlikleri ve askeri ortaklıklar üzerinden etkisini genişletiyor. Türkiye yumuşak güç unsurlarıyla diplomatik ve ekonomik görünürlüğünü bölgede artırıyor. Brezilya, Hindistan, İran ve Körfez ülkeleri de Afrika'da yeni aktörler olarak ortaya çıkma çabasında. Dolayısıyla Afrika, sömürge döneminden kalan güç ilişkilerinin hakim olduğu durumdan oldukça uzaklaşmış durumda bulunuyor.

Batı Afrika'yı adeta kaybeden Fransa için Doğu Afrika yeni bir ortaklık alanı olarak öne çıkıyor. Örneğin Kızıldeniz kıyısındaki Cibuti bugün Fransa'nın Afrika'daki son büyük operasyonel askeri üssüne ev sahipliği yapıyor. 800 Fransız askerinin Kenya'ya konuşlandırılmasının ardından Africa Forward Zirvesi'nde iki ülke arasındaki askeri işbirliğinin artırılmasına dair imzalanan anlaşma, Fransa'nın sömürge geçmişinin yüklerini taşımadığı Doğu Afrika'da kurmayı amaçladığı yeni güvenlik mimarisine işaret ediyor.

Zirve sırasında öne çıkan bazı viral anlar ise Fransa'nın Afrika'daki konumunu yeniden tanımlama çabasının içindeki çelişkileri görünür hale getirdi. Macron'un, Kenya'nın sosyal medya fenomenlerinden eski rugby oyuncusu Dennis Ombachi ile yemek yaptığı veya karşılama töreninde dans ettiği görüntüler, Fransa'nın samimi bir imaj çizme isteğini yansıtıyor. Ancak Macron'un bir ziyaret sırasında konuşmaları dinlemeyen kalabalığı sert bir şekilde uyarması, Fransa'nın Afrika'ya yönelik yaklaşımında yukarıdan bakan tonun hala sürdüğünü sembolik şekilde gösteriyor.

Tüm bunlar bir arada değerlendirildiğinde Nairobi'deki zirvenin sadece bir diplomasi ve yatırım zirvesi olarak değerlendirilmesi eksik olur. Toplantı, Fransa'nın Afrika ile ilişkilerinin nasıl değiştiğini ve Afrika'nın artık bu ilişkilerde daha fazla pazarlık gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Fransa kıtadaki etkisini tamamen kaybetmemiş olsa da eskisi kadar rahat hareket ettiği de söylenemez. Afrika ülkeleri ise tek bir güce bağımlı kalmak yerine farklı aktörler arasında çıkarlarını koruma çabasında.

Londra Sokaklarında Kimlik Savaşı

Büyük Britanya siyasetinde her geçen gün etkisini artıran aşırı sağ, sokak gösterileri üzerinden de kamusal alanda görünürlük kazanmış durumda. Bu kamusal görünürlüğün en son örneği ise İslamofobik söylemleriyle bilinen Tommy Robinson öncülüğünde "Unite the Kingdom" adıyla düzenlenen gösteri oldu. Gösteriler sırasında Britanya'da yaşayan Müslüman nüfus hedef alınırken göstericilerin çoğu hükümetin beyaz Britanyalılara karşı ayrımcılık yaptığı düşüncesinde.

Bu gösterilerin dikkat çekici yönlerinden biri de Britanya'daki bu akımın Amerikan tarzı sembollerle iç içe geçmiş şekilde temsil edilmesi. Göstericilerin kırmızı şapkalarında yer alan "Make England Great Again" sloganı doğrudan Donald Trump'ın "Make America Great Again" hareketinden ilham alırken protestoların dili de benzer şekilde kaybedilen ülkeyi geri alma anlatısına yaslanıyor.

Londra protestosu
Kaynak: AA

Bu durum, Batı dünyasında birbirinden farklı görünen hareketlerin ortak bir duygusal zeminde buluştuğunu gösterir nitelikte. Ekonomik güvensizlik, kültürel değişim, göç meselesi ve siyasi elitlere yönelik öfke benzer siyasal tepkiler üretiyor. Avrupa Birliği'nden ayrılmanın vaat ettiği ekonomik ve siyasal rahatlamanın gerçekleşmemesi, Britanya'da öfkenin yönünün yeniden göçmenlere çevrilmesiyle sonuçlanmış görünüyor. Unite the Kingdom hareketi de bu kırılgan atmosferde güç kazanıyor.

Hükümetin etkinlik öncesinde aldığı önlemler ise oldukça sıkıydı. Keir Starmer hükümetinin 11 yabancının etkinlik öncesinde ülkeye girişini engelleme kararı bir yandan kamu düzenini koruma amacı taşısa da diğer yandan Britanya'da özgürlük-güvenlik dengesi üzerine yeni tartışmalar doğurdu. Hükümet destekçileri bu yasağı nefret söylemine karşı gerekli bir adım olarak savunurken karar, protestocular tarafından siyasi sansür olarak değerlendiriliyor.

Günümüz demokrasileri açısından burada temel sorunlardan birisi ortaya çıkıyor. Hükümetler demokratik hakları korurken sistem karşıtı ve kutuplaştırıcı hareketlerle nasıl baş edeceğini giderek daha fazla sorgulamak zorunda. Nitekim bu tür hareketler tamamen yasaklandığında mağduriyet söylemi güçlenebiliyor, tamamen serbest bırakıldığında ise toplumsal tansiyonu kaçınılmaz olarak yükseltiyor.

Hükümetin aldığı güvenlik önlemleri bununla da sınırlı değildi. Unite the Kingdom gösterisiyle aynı gün Londra'da Nekbe Anma Günü Yürüyüşü'nün ve Federasyon Kupası final maçının gerçekleşmesi şehrin dev bir güvenlik çemberiyle sarılmasıyla sonuçlandı. Londra Polisi 4 binden fazla polisi görevlendirirken helikopterler, insansız hava araçları ve şehir genelinde kullanılan yüz tarama teknolojileri başlıca güvenlik önlemleri olarak öne çıktı.

Güvenlik önlemleri sayesinde birbirine karşıt görüşlerde bulunan iki protestocu grubun birbiriyle karşılaşmasının önüne geçilerek büyük çaplı bir çatışma önlenmiş olsa da tüm bu operasyonun maliyetinin yaklaşık 4,5 milyon sterline ulaşması dikkat çekiyor. Devletin toplumsal kutuplaşmayı yönetmek için giderek daha büyük güvenlik bütçeleri ayırması, Batı demokrasilerinin karşı karşıya olduğu yeni siyasal gerçekliği de yansıtıyor.

Gösteriler boyunca toplam 43 kişinin nefret söylemi ve kamu düzeni suçları nedeniyle gözaltına alınması da üzerinde durulması gereken bir diğer nokta. Gösteriler ve gözaltılar Britanya'daki kültür savaşının çevrimiçi ortamın ötesine geçerek sokaklara taştığını gösteriyor. Özellikle göç, ulusal kimlik ve güvenlik gibi başlıklar etrafında derinleşen kutuplaşmanın toplumsal şiddet olaylarına dönüşme olasılığı Britanya halkının başlıca korkusu.

Gri Bölge
20 Mayıs 2026
-Rekabet ve Bağımlılık Arasında Trump'ın Çin Ziyareti -Nairobi Zirvesi Fransa'nın Afrika'daki Güç Kaybının İtirafı mı? -Londra Sokaklarında Kimlik Savaşı