#32

#32 Gri Bölge

Milei'nin İsrail Ziyaretiyle İshak Anlaşmalarının İlk Adımı Atıldı -Japonya'dan Öldürücü Silahların İhracatına Yeşil Işık -Haiti'de Çete Şiddeti ve Devletin Çöküşü

Milei'nin İsrail Ziyaretiyle İshak Anlaşmalarının İlk Adımı Atıldı

Geçtiğimiz hafta Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, İsrail'e yönelik üçüncü resmi ziyaretini gerçekleştirdi. Arjantin büyükelçiliğinin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınacağını duyuran Javier Milei'ye devlet nişanı takdim edilirken Milei ayrıca ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarına desteğini açıkladı. İsrail ile Latin Amerika ülkeleri arasında ilişkileri güçlendirmesi amaçlanan İshak Anlaşmalarının ilk parçası ise yine bu ziyaret kapsamında imzalandı.

Milei İsrail ziyareti
Kaynak: Wikimedia

2023 yılından bu yana Arjantin Devlet Başkanı olarak görev yapan Milei, göreve başladığı günden bu yana İsrail yanlısı politikalarıyla dikkat çekiyor. Bu süreçte Arjantin, Hamas'ı, Hizbullah'ı ve İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü'nü terör listesine almıştı. Filistin'in Birleşmiş Milletler'e tam üyeliğine karşı oy kullanan 9 devletten biri olması da Arjantin'in bu yöneliminin diplomatik düzeydeki en net göstergelerinden biri olmuştu.

İshak Anlaşmaları ise bu sürecin kurumsallaşmış ve uluslararasılaştırılmış bir aşaması olarak değerlendirilebilir. Nitekim İshak Anlaşmalarının sembolik anlamı, daha önce İsrail ile Arap ülkeleri arasında imzalanan İbrahim Anlaşmaları ile kurulan hattın devamı niteliğinde. Bu yeni çerçeve, Arjantin ile başlayarak Latin Amerika genelinde İsrail ile daha sıkı bağlar kurulmasını hedefliyor.

ABD'nin tarihsel olarak kendi etki alanı olarak gördüğü Latin Amerika'nın bu sürece dahil edilmesi Donald Trump'ın uzun vadeli stratejileriyle de örtüşmekte. Bu durum, bölgenin tarihsel dinamikleri açısından da oldukça kritik. Nitekim Latin Amerika uzun yıllardır ABD politikalarına eleştirel yaklaşımın ve Filistin yanlısı toplumsal duyarlılıkların güçlü olduğu bir coğrafya olarak biliniyor.

Son dönemde ise özellikle ABD'nin desteklediği bazı Latin Amerika ülkelerinde İsrail ile ilişkilerin dikkat çekici biçimde güçlendiği görülüyor. Özellikle büyükelçiliklerini daha önce Kudüs'e taşımış olan Honduras, Guatemala ve Paraguay'ın İshak Anlaşmalarının sonraki parçaları olması muhtemel. Bolivya'nın İsrail ile diplomatik ilişkileri yeniden kurması ile Ekvador'un Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları'nı terör örgütü ilan etmesi gibi gelişmeler de İsrail'in bölgede artan etkisini gösteriyor.

Arjantin ile İsrail arasında ikili ilişkilerin güçlendirilmesi sadece diplomatik ve askeri alanlarla sınırlı değil. Arjantin ile İsrail arasında doğrudan uçuşların yakın dönemde başlayacak olması iki ülke arasında ekonomik ve toplumsal ilişkilerin de derinleştirilmesinin hedeflendiğini gösterir nitelikte. Böylece iki ülke arasındaki bağların klasik diplomatik ilişkilerin ötesine geçerek çok katmanlı bir ortaklığa dönüşmesi hedefleniyor.

Milei'nin İsrail ile kurduğu yakın ilişki sembolik jestler üzerinden de dikkat çekiyor. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog tarafından Milei'ye İsrail'in en yüksek sivil nişanı olan Başkanlık Onur Nişanı takdim edilmesi bu yakınlığın sembolik açıdan en güçlü göstergesi olarak öne çıktı. Üstelik siyonist ideolojiyle yakın bağları bulunan Bar-Ilan Üniversitesi tarafından Milei'ye fahri doktora verilmesi de Milei'nin İsrail ile güçlü bağının sembolik yansımaları arasında dikkat çekici bir örnek.

Milei'nin söylemleri bu sürecin ideolojik arka planını anlamak açısından belirleyici bir rol oynuyor. Nitekim konuşmasında milattan önce 2. yüzyılda Seleukos İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Makkabilere atıfta bulunan Milei, siyasi mücadelesini ışık ve karanlık arasındaki metafizik bir savaşın parçası olarak konumlandırdı. Bu çerçevede Marksizm'i Yahudi-Hristiyan değerlerinin karşısında yer alan şeytani düşünceler olarak nitelendirmesi de dünya görüşünün ne kadar keskin bir zeminde bulunduğunu ortaya koyuyor.

Javier Milei'nin kimlik algısında ve dış politika yöneliminde Yahudiliğin de büyük etkisi bulunuyor. Son ziyaretinde Ağlama Duvarı'nı ziyaret ederken üzerine İbranice harflerle kendi adının işlendiği bir kipa takması bu yakınlığın en son örneği. Daha önce de Katolik olmasına rağmen Yahudiliğe ilgi duyduğunu ve din değiştirmeyi düşündüğünü açıklayan Milei, yoğun iş temposu nedeniyle cumartesi yasaklarına uyamayacağı gerekçesiyle bu kararını ertelediğini açıklamıştı.

Javier Milei'nin kendisini dünyanın en siyonist başkanı olarak tanımlaması ise Yahudiliğe olan bu yöneliminin kişisel bir ruhani yolculuğun ötesinde Arjantin dış politikasının yönünü belirleyen temel bir unsur haline geldiğini gösteriyor. Ülkesini Yahudi-Hristiyan geleneğin bir parçası olarak gören Milei, bu bağlamda ABD ve İsrail ile ilişkilerin geliştirilmesini temel dış politika önceliği haline getirmiş durumda. Bu yaklaşım, Arjantin'in uluslararası konumlanışında kimlik temelli bir önceliklendirme yapıldığını da ortaya koyuyor.

Japonya'dan Öldürücü Silahların İhracatına Yeşil Işık

Japonya'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen savunmacı kimliği uzun yıllar boyunca kendi güvenliğini merkeze alan, dışarıya kapalı ve normatif olarak pasifist bir çerçeveye oturuyordu. Giderek artan Çin tehlikesine ve ekonomik yetersizliklere karşı Japon hükümetinin öldürücü silahların (lethal weapons) ihracatı üzerindeki yasağı kaldırma kararı, bu pasifist çerçevenin artık sürdürülemez görüldüğünü ortaya koyuyor.

Japonya savunma sanayi
Kaynak: AA

Japonya'nın pasifist stratejiden uzaklaşarak silah satışlarına başlama kararı uzun bir sürecin sonucu. Nitekim Japonya, 2014 yılında öldürücü olmayan askeri ekipmanların ihracatına izin vererek bu yöndeki ilk adımı atmış, ardından 2023 yılında yapılan düzenlemeyle müttefik ülkelerle beraber ortak lisansla üretilen silah ve bileşenlerin ihracatının önü açılmıştı. Nitekim bu karar sayesinde ABD ile ortak üretilen Patriot füzeleri Ukrayna'da kullanılmak üzere tekrar ABD'ye satılabilmişti.

Kararın arkasındaki en güçlü nedenlerden biri ise ekonomik gerçeklikler. Nitekim Japonya için yalnızca kendi ordusu için üretim yapmak savunma sanayi açısından sürdürülebilir bir ölçek teşkil etmiyordu. Öyle ki ekonomide ölçek ekonomisi (economies of scale) olarak bilinen durumla uyumlu şekilde gelişmiş silah sistemleri, yüksek Ar-Ge maliyetleri ve uzun üretim süreçleri nedeniyle ancak geniş bir talep tabanıyla ekonomik olarak sürdürülebilir hale gelebiliyor.

Japonya'da son yıllarda savunma sanayi şirketlerinin birer birer sektörden çıkmış olması bu dar üretim modelinin nasıl bir baskıya neden olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Dahası, savunma bütçesinde yabancı tedarikin payının %5'ten %25'e yükselmesi, ülkenin kendi üretim kapasitesinin rekabet gücünü kaybettiğini gösteriyor. Bu noktada ihracatın önünü açmak Japon savunma sanayinde yaşanan bu gerilemeyi tersine çevirmek için atılmış zorunlu bir adım.

Kararın ardından Japon savunma sanayi devlerinden ilk adımlar gelmeye başladı. Bu adımlardan en dikkat çekici olanı ise Mitsubishi Heavy Industries'in Avustralya için 3 adet Mogami sınıfı fırkateyn üretme kararı. Bunun yanı sıra Endonezya, Filipinler ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin de şimdiden Japon üretimi silahlara ilgisini açıklaması, Japonya'nın savunma sanayi pazarının önümüzdeki dönemde daha da genişleyebileceğine işaret ediyor.

Ayrıca geçtiğimiz hafta NATO temsilcilerinin Mitsubishi tesislerini ziyaret ederek savunma sanayi alanında işbirliği imkanlarını görüşmesi, Atlantik ittifakı ile Japonya'nın savunma bağlarının derinleşebileceğini gösteriyor. Bu gelişmeler, Japonya'nın küresel savunma ekosistemine daha entegre hale gelme niyetini ortaya koyarken aynı zamanda bu entegrasyon, Japonya'nın diplomatik etkisini de dolaylı olarak artırmasına imkan sağlayabilir.

Japonya ile savunma işbirliğini artırmak isteyen ülkeler için bu karar alternatif bir tedarik kaynağı anlamına gelirken elbette bu kararı uluslararası arenada endişeyle karşılayanlar da bulunuyor. Çin Dışişleri Bakanlığı'nın bu adımı neo-militarizme doğru düşüncesizce atılmış bir adım olarak nitelendirmesi, Doğu Asya'da zaten kırılgan olan güvenlik mimarisinin daha da hassaslaştığını gösterir nitelikte.

Silah ihracatının sadece ekonomik bir araç mı yoksa daha aktif bir güvenlik politikası mı anlamına geldiği sorusuna verilen cevaplar Japonya'nın önümüzdeki dönemde atacağı somut adımlarla biraz daha anlam kazanacak. Bu bağlamda Japonya'nın pasifist bir anayasal çerçeveden küresel bir savunma oyuncusuna evrilme süreci uluslararası sistemi de etkileme potansiyeline sahip.

Haiti'de Çete Şiddeti ve Devletin Çöküşü

Dünya gündemi hızla değişirken bazı coğrafyalarda zaman sanki aynı acının etrafında sürekli olarak dönmeye devam ediyor. Haiti'de yıllardır süren çete savaşlarının sonucunda gerçekleşen şiddet vakalarına geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi. Resmi kaynaklara göre en az 16 kişi hayatını kaybetmiş olsa da sahadan konuşan yerel gazeteciler sayının 20'ye yaklaştığını, insan hakları örgütleri ise bu sayının 70'e kadar çıkabileceğini belirtiyor. Bu belirsizlik esasen Haiti'de devlet kapasitesinin sınırlarının da bir yansıması.

Haiti çete şiddeti
Kaynak: AA

Bugün Haiti'de yaşanan şiddeti anlamak için biraz geriye çekilip son birkaç yıla bakmak gerekli. Krizin kökeninde ise 2021 yılında Devlet Başkanı Jovenel Moise'in suikast sonucu öldürülmesi yatıyor. Bu olayla birlikte Haiti'de zaten kırılgan olan devlet yapısı tamamen çözülürken çeteler ise hiç olmadığı kadar güçlendi. Suikastin ardından etkili bir siyasi otoritenin bir türlü kurulamamasıyla çeteler mahalle mahalle ilerleyerek halk üzerinde fiziksel ve psikolojik bir hakimiyet kurmayı başardı.

Artan çete şiddetinin neden olduğu insani krizin önüne geçmek amacıyla Kenya öncülüğünde Gang Suppression Force (Çete Bastırma Gücü) adıyla BM Barış Gücü statüsünde olmayan ama BM tarafından desteklenen bir uluslararası birim kurulmuştu. Fakat bu uluslararası oluşum, ülkede uzun yıllardır birbirine rakip olan G9 ve G-Pep çetelerinin beklenmedik şekilde merkezi hükümete ve uluslararası müdahaleye karşı Viv Ansanm (Birlikte Yaşam) isimli bir çatı altında birleşme kararı almasıyla sonuçlandı.

O günden bu yana savaş çeteler arasında gerçekleşmekten ziyade çetelerle merkezi hükümet ve uluslararası misyon arasında gerçekleşiyor. Bu yeni güç dengesi sahada da son derece somut sonuçlara sahip. Çeteler bugün başkent Port-au-Prince'in büyük bir kısmını kontrol ediyor. Polis karakolları, hapishaneler, limanlar ve havaalanları çetelerin düzenli hedefleri arasında. Devletin güvenlik kapasitesi ciddi biçimde aşınırken kamu otoritesi ise neredeyse tamamen sembolik bir varlığa indirgenmiş durumda.

Bugün gelinen noktada Haiti klasik anlamda bir başarısız devlet (failed state) tartışmasının ötesine geçmiş bulunuyor. Burada artık alternatif bir düzenin, parçalı ama etkili bir otoritenin inşa edildiğini söylemek mümkün. Bu düzenin merkezinde ise hukuk veya kamu yararı gibi ideal devlet unsurlarının aksine çetelerin kontrolünde sürdürülen korku ve şiddet bulunuyor. Uluslararası toplumun başarısızlıkla sonuçlanan müdahale çabaları ise meseleyi çözüme ulaştırmak bir yana daha da çıkmaza getirmiş durumda.

Bu bağlamda Haiti örneği devlet mefhumunun çöküşüne dair incelenmeye değer bir vaka olarak dikkat çekiyor. Ani bir çöküşten ziyade yıllara yayılan kademeli bir aşınma süreci yaşayan Haiti'de devlet kapasitesinde yaşanan erozyonla birlikte güvenlik boşluğunun derinleşmesi alternatif silahlı aktörlerin sahneyi devralmasıyla sonuçlanmış durumda. Daha da çarpıcı olan ise Haiti'de yaşanan can kayıplarının ve diğer insani krizlerin giderek daha sıradan bir şekilde algılanması.

Gri Bölge
4 Mayıs 2026
-Milei'nin İsrail Ziyaretiyle İshak Anlaşmalarının İlk Adımı Atıldı -Japonya'dan Öldürücü Silahların İhracatına Yeşil Işık -Haiti'de Çete Şiddeti ve Devletin Çöküşü