İran'da Değişen Güç Dengeleri ve Türkiye'ye Yansımaları

Hüseyin Faruk Şimşek yazdı.

İsrail ile İran arasında 2024 yılında karşılıklı saldırılarla başlayan ve ABD'nin de dâhil olduğu savaşa dönüşen gerginlik, bölgesel ve küresel etkilerinin yanı sıra İran siyaseti açısından da önemli sonuçlar doğurdu. Özellikle 12 Gün Savaşı ve 28 Şubat 2026'da ABD ile İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan son savaş, İran devletinin içerisindeki güç dengelerini de önemli biçimde değiştirdi. Üst düzey liderlik ve komuta kademesinde art arda yaşanan kayıpların yarattığı boşluk, Devrim Muhafızları Ordusu ile doğrudan veya dolaylı şekilde ilişkili elitler tarafından hızla dolduruldu. Tahran'da ortaya çıkan tablo, farklı güç odaklarının belirli derecelerde etkili olduğu ve birbirini dengelemeye çalıştığı bir yapının ötesine geçerek, tüm stratejik karar alma mekanizmalarını tekeline almaya başlayan ve kendi içinde nüfuz mücadelesine girişen kapalı bir güvenlik aygıtına işaret ediyor. Ayrıca, mezkûr iki savaşın da müzakereler devam ederken başlamış olması, sistem içerisindeki bu çatışmacı kanadın söylem üstünlüğü kazanmasını sağladı.

İran güç dengeleri
Kaynak: AA

Bu dönüşümün etkilerini doğru okumak için, Colin S. Gray'in strateji ile politika arasındaki hiyerarşiye dair uyarılarını hatırlamak elzemdir: Gray, on yıllarını taktik ve operasyonel düzeydeki askeri görevleri ustalıkla yerine getirmeye adamış kadrolar için, siyasi hedeflere hizmet edecek bir strateji üretmenin adeta "aşılması zor bir köprü" olabileceğine dikkat çeker. Ona göre strateji; taktik düzeyde ve kalıplaşmış askeri çözümlerle tatmin olan bir zihinden ziyade, bizzat politik amaçları destekleyecek özel bir stratejik düşünme becerisi gerektirir. İran özelinde, bu savaşlardan önce de strateji üretiminde ve İran'ın Ön Asya politikasını belirlemede kurumlar arası denge Devrim Muhafızları lehine bozulmuştu; ancak savaşların etkisiyle İran'da bu bozulma daha belirgin hale geldi. Askeri ve ideolojik bir formasyondan gelen, asimetrik harbi stratejik kültürlerinin merkezine oturtan ve bunu devletin hakim stratejik kültürü yapan Devrim Muhafızları kadroları, kendi dar askeri stratejilerini devletin temel politikası haline getirdi. İran'da sivil siyasetin ve diplomasinin büyük ölçüde etkisiz kaldığı veya doğrudan Devrim Muhafızları tarafından kontrol edildiği yeni bir düzen oluştu.

Kurumsal Hakimiyet ve Yeni Karar Alıcıların Zihin Dünyası

İran'da yeni dini lideri Mücteba Hamaney'in, babasının sahip olduğu karizmadan ve farklı güç odaklarını dengeleme yeteneğinden yoksun bir şekilde makamı devralmasıyla ortaya çıkan meşruiyet açığı, sistemin en örgütlü ve etkili gücü olan Devrim Muhafızları tarafından tahkim edildi. Ülke ekonomisinin aslan payını da fiilen kontrol eden bu yapı, sadece iktisadi alanı değil, siyasi alanı da daraltarak stratejik karar alma mekanizmalarını bütünüyle ele geçirdi. Bugün İran'ın dış ve güvenlik politikasını şekillendirenler; Devrim Muhafızları Genel Komutanı Ahmed Vahidi, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhammed Bakır Zülkadr ve farklı fraksiyonları koordine etme işleviyle dikkat çeken Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın öne çıktığı eski ve mevcut Devrim Muhafızları kadrolarıdır. Sivil yönetimin savaş sürecinde bu kadrolar karşısındaki etkisizliğinin en somut ve çarpıcı kanıtı, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın 6 Mart 2026'da dış basına yansıyan görece ılımlı açıklamalarını sistem içinden gelen ağır baskılar sonucu saatler içinde geri çekmek zorunda kalmasıdır. Bu geri adım, seçilmiş hükümetin sadece kamu hizmetlerini yürüten ve ekonomik krizle boğuşan ancak devletin temel dış politika ve stratejilerinde ise etkisiz kalan bir "sekretarya" kurumuna indirgendiğini gösteriyor.

Bu yeni yönetici elitin Türkiye'ye ve bölgeye yönelik hamlelerini öngörebilmek için, Devrim Muhafızları'nın tarihsel ve fikri kodlarını çözümlemek gerekir. 1979 Devrimi'nin hemen ardından kurulan bu yapı, başından beri konvansiyonel bir ordu değil; devrimi ihraç etmek ve rejimi iç/dış düşmanlara karşı korumakla görevli ideolojik bir aygıt olarak tasarlandı. Zaman içinde devrim ihracı hedefinden büyük ölçüde uzaklaşan kurumda rejimin bekasını ve İran'ın nüfuzunu artırmayı merkeze alan bir anlayış hâkim oldu.

İran Devrim Muhafızları
Kaynak: AA

Bu kurumun elitlerinin zihin dünyasını şekillendiren temel konsept, devleti ve devrimi her an içeriden ve dışarıdan gelebilecek "daimî tehdit"lere (Tehdid-e Da'emi) karşı korumayı emreden "daimî savunma" (Defa-e Da'emi) algısıdır. Bu aşırı güvenlikleştirilmiş iklimde Devrim Muhafızları, kendisini kuşatılmış hisseden bir gücün psikolojisiyle hareket eder. Dolayısıyla bu yapı için dış politika, rasyonel bir diplomasi ve müzakere zemininden ziyade, sıfır toplamlı bir hayatta kalma mücadelesidir. Bu psikoloji, "bölgesel liderlik" gibi İran'ın kapasitesini çok aşan hedefler ve "stratejik yalnızlık" duygusu ile birleşerek Devrim Muhafızları'nı diplomasi yerine Kudüs Gücü eliyle organize edilen vekil örgütler üzerinden sınır ötesi operasyonlar düzenlemeye ve caydırıcılığı artıracak nükleer/balistik kapasite inşasına yönlendirmektedir. Son savaşlardan sonra mevcut Devrim Muhafızları yönetimi ve komuta kademesinde hızlı bir şekilde yükselmeye başlayan ve devrimci doktrinasyonun yanı sıra milliyetçi eğilimlere de sahip daha genç Devrim Muhafızları kadroları yaşanan şokların etkisiyle yaklaşım değiştirmekten ziyade var olan hedef, yaklaşım ve yönelimlerini daha şiddetli bir şekilde savunmaktadırlar.

Türkiye'ye Yansımaları

İran'da kontrolü neredeyse bütünüyle devralan bu yapının Türkiye okuması, rasyonel bir iş birliği veya komşuluk ilişkisinden ziyade, rekabet algısı ve "jeopolitik travmalar" üzerinden şekillenmektedir. Muhafızlar, Türkiye'yi iş birliği yapabileceği potansiyel bir ortak olarak değil, bölgesel hegemonya hedeflerine set çeken birincil stratejik rakip olarak görmektedir.

Tarihsel vakaların, mezhep farklılıklarının ve bölgesel güç dengesinin Devrim Muhafızları mensupları tarafından aşırılıkçı bir şekilde okunma biçimi üzerinden şekillenen bu algı, son dönemde gerçekleşen ve sonuçlarını İran'ın stratejik kayıp olarak gördüğü iki olay ile daha da pekişmiştir. Bu kadrolar, Esad rejiminin devrilmesini ve İran'ın Akdeniz'e uzanan hattaki nüfuz alanının daralmasını doğrudan Türkiye'nin hamlelerine bağlamakta, Türkiye'yi Suriye'deki başarısızlığın baş aktörü olarak kodlamaktadır. İkinci travma ise Azerbaycan'ın Karabağ zaferi ve Kafkasya'da kurulan yeni düzendir. Devrim Muhafızları, bu durumu bir "jeopolitik kuşatma" olarak algılamaktadır. Özellikle, Zengezur Koridoru'nun hayata geçme ihtimali, Türkiye'nin Azerbaycan ve Türkistan ile doğrudan fiziki bağ kurması anlamına geleceğinden, İranlı karar alıcılar tarafından büyük bir stratejik, jeopolitik ve jeoekonomik kayıp olarak görülmektedir.

Bu durum, önümüzdeki dönemde Ankara-Tahran hattında diplomatik nezaketin yerini askeri caydırıcılık ve şantaj temelli bir siyasetin alabileceğine işaret etmektedir. Devrim Muhafızları yönetimindeki İran'ın; balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) sistemlerini diplomatik birer baskı aracı olarak çok daha agresif kullanması, nükleer programdaki belirsizlikleri bir sopa olarak masaya sürmesi ve özellikle Suriye, Irak veya Kafkasya sathında Türkiye'nin çıkarlarını hedef alan "vekil örgüt" eylemlerini kışkırtmaya hevesli olması kuvvetle muhtemeldir.

İkilem: Reel Zorunluluklar ve İdeolojik Tercihler

Tüm bu sertlik yanlısı tabloya rağmen, Devrim Muhafızları'nın ideolojik yaklaşımları ile ülkenin sosyo-ekonomik gerçeklikleri arasında devasa bir uçurum bulunmaktadır. 28 Şubat'ta başlayan savaşın ardında bıraktığı/bırakacağı enkaz, yıllardır süregelen yaptırımlar altında zaten ezilmiş olan İran ekonomisini daha da yıpratmıştır. Sivil ve ekonomik altyapının aldığı hasarın maliyeti İran ekonomisinin hızlı bir şekilde karşılayabileceği düzeyin üzerindedir.

Savaş sonrası ağır bir yıkımla baş başa kalan İran'ın ekonomik olarak nefes alabilmesi, ticari izolasyonunu kırabilmesi ve içeride ekonomik kriz kaynaklı toplumsal sorunları engelleyecek asgari istikrarı sağlayabilmesi için, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya yaşamsal bir ihtiyacı vardır.

Önümüzdeki dönemin en kritik sorusu şudur: Karar alma mekanizmalarını tamamen ele geçiren ve dünyayı sadece askeri tehdit ve hegemonya prizmasından okuyan Devrim Muhafızları aklı, bu ideolojik körlüğünü bir kenara bırakıp sosyo-ekonomik çöküşün dayattığı "pragmatik mecburiyetleri" rasyonel bir şekilde okuyabilecek midir? Yeni rejimin diplomasi, Türkiye ve kendi halkının gerçekliği karşısında vereceği bu zorlu sınavın sonucunu zaman gösterecektir.

[1] Colin S. Gray, Strategy and Politics (New York: Routledge, 2016), 60.

Gri Bölge
17 Haziran 2026
Hüseyin Faruk Şimşek