Bu çalışma, Soğuk Savaş'tan günümüze Orta Doğu'ya yönelik silah ticareti örüntülerini inceleyerek bu örüntülerin küresel kutupluluk yapısındaki dönüşümlerle nasıl iç içe geçtiğini ortaya koymaktadır. Analiz, SIPRI Silah Transferleri Veritabanı'nın 1948–2023 dönemini kapsayan kayıtları üzerinden yürütülmüş; betimsel bulgular Soğuk Savaş'ın bitişini dışsal bir kırılma noktası olarak ele alan kesintili regresyon (regression discontinuity) tasarımıyla niceliksel olarak temellendirilmiştir.
Çalışmanın temel tezi, bölgesel silah ticaretinin küresel sistemin geçirdiği üç farklı kutupluluk konfigürasyonuna paralel biçimde üç farklı mantık üzerine inşa edildiğidir. Soğuk Savaş'ın çift kutuplu ortamında bölge devletleri kamplarının lider gücüyle derin tedarik ilişkileri kurmayı tercih etmiş; ABD ve Sovyetler Birliği'nin bölge pazarındaki birleşik payı %80 düzeylerine ulaşmıştır. Sovyet etkisi 1967 Altı Gün Savaşı'na kadar zirvede seyretmiş, ardından Détente ve Brejnev Durgunluğu ile birlikte gerilemiş; 1980 sonrasında Reagan döneminin yığınak politikası ve Sovyet kaynaklarının Afganistan'da tükenmesiyle birlikte ABD bölgenin tartışmasız birincil tedarikçisi konumuna yükselmiştir. Bu açıdan Soğuk Savaş'ın bitişi, ABD'nin bölge pazarındaki payında istatistiksel olarak anlamlı bir sıçramaya karşılık gelmektedir.
Soğuk Savaş'ın bitişiyle şekillenen tek kutuplu dönemde bölge devletleri ABD'nin belirlediği teknoloji rejimine asimetrik biçimde bağlanmış, ABD'nin pazardaki payı tarihsel zirvesine ulaşmıştır. Ne var ki bu dönem kalıcı olmamış; 2000'li yılların ortalarından itibaren ABD'nin baskın konumu aşınmaya başlamıştır. Niceliksel bulgular da bu kademeli erozyonu doğrulamakta, ABD'nin pazar payının söz konusu dönemden itibaren anlamlı biçimde gerilediğini göstermektedir.
ABD'nin bıraktığı boşluğun hangi aktör tarafından doldurulduğu sorusu, çalışmanın merkezi bulgularından birine işaret etmektedir. Bu boşluk hiçbir aktör tarafından bütünlüklü biçimde doldurulamamıştır. Rusya, Suriye'deki askeri varlığı ve İran ile geliştirdiği stratejik eksene rağmen bölgedeki etkisini sistematik bir tedarik ağına dönüştürememiş; Soğuk Savaş'ın bitişindeki sert düşüşün ardından düz bir seyir izlemiştir. Çin, bölgede artan etkinliğine rağmen bu boşluğu anlamlı bir şekilde dolduramamıştır. Geleneksel Avrupalı tedarikçiler - Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa - bu fırsat penceresini sınırlı sınai kapasiteleri ve ihracat denetim rejimlerinin getirdiği siyasi kısıtlar nedeniyle anlamlı bir paya dönüştürememiş; İtalya bu tablonun istisnası olarak yükselmiştir.
Dış aktörler tarafından doldurulamayan bu boşluk, bölge içi tedarikçilere fırsat alanı sunmuştur. İsrail, Türkiye, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin bölge içi silah satışları kayda değer bir yükseliş sergilemiş; bölge içi tedarik oranı Soğuk Savaş'ın bitişinden itibaren istatistiksel olarak güçlü biçimde anlamlı bir ivme kazanmıştır. Aynı dönemde ülke başına ortalama tedarikçi sayısı da yeniden artış eğilimine girmiş, bu durum bölge devletlerinin tek bir tedarikçiye bağımlı kalmaktan kaçınma refleksinin somut bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır.
Bölge içi aktörler arasında İsrail, hava savunma ve siber güvenlik alanlarındaki üstünlüğüyle bölgenin en büyük ihracatçısı konumundadır; ancak 7 Ekim sonrası dönem, İbrahim Anlaşmaları üzerinden açılan normalleşme penceresini fiilen kapatmış ve bu üstünlüğün kalıcı bir tedarik mimarisine dönüşmesini engellemiştir. Türkiye, sahada kanıtlanmış insansız hava araçları başta olmak üzere geliştirdiği sistemlerle hem mevcut ittifakları (Katar) pekiştiren hem de yeni normalleşme süreçlerini (BAE, Suudi Arabistan) kolaylaştıran çift yönlü bir aktör olarak öne çıkmıştır. İran'ın bölgesel vekil ağı Suriye ve Lübnan'daki gelişmelerle birlikte ciddi biçimde aşınmış, BAE ise EDGE Group çatısında geliştirdiği savunma ekosistemiyle yükselen bir aktör haline gelmiştir.
Tüm bulgular birlikte değerlendirildiğinde Orta Doğu silah pazarının; geleneksel büyük güçlerin görece azalan etkisi, yeni tedarikçilerin sunduğu alternatifler ve bölge ülkelerinin giderek yaygınlaşan çeşitlendirme stratejilerinin bir araya gelmesiyle tek ve çift kutuplu dönemlerin öngörülebilir tedarik düzeninden ayrıştığı görülmektedir. Bu konjonktürde Türkiye, sahip olduğu savunma sanayi yatırımları ve bölge ülkeleriyle halihazırda kurduğu silah tedarik ilişkileriyle, söz konusu ilişkileri kalıcı tedarik ağlarına dönüştürme bakımından kayda değer bir potansiyel taşımaktadır. Diğer yandan, çalışmanın merkezinde yer alan kutupluluk-tedarik örüntüsü ilişkisi göz önüne alındığında bu potansiyelin mükemmeliyetle aktüelize edildiği senaryoda dahi Türkiye'nin Orta Doğu silah piyasasını tek başına domine eden bir aktör olarak ortaya çıkması önünde engeller bulunmaktadır. Nitekim, küresel çok kutupluluktan tevellüt eden çeşitlendirme baskısı sebebiyle, bölge devletlerinin silah portföylerini çok sayıda tedarikçi arasında bölme eğilimi öngörülebilir gelecekte sürecektir. Dolayısıyla, çok kutuplu yeni düzenin Orta Doğu bağlamında Türk silah sanayii için hem kısa vadede büyük fırsatlar sunarken hem de uzun vadede aşılması güç belli kısıtlar yarattığı sonucuna varılabilir. Türkiye çok kutupluluğun Orta Doğu ülkeleri üzerinde yarattığı baskılara uygun siyasi ve diplomatik çözümler ürettiği ölçüde, bu uzun vadeli kısıtları aşmakta muvaffak olacaktır.