ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü imzaladığı başkanlık kararnamesiyle TikTok’un ABD operasyonlarının mülkiyetini Oracle’ın kurucu ortağı Larry Ellison’ın da aralarında bulunduğu bir grup Amerikalı yatırımcıya devretti. Kararname, ilk bakışta ABD-Çin rekabetinin ulusal güvenlik ve veri gizliliği boyutuyla ilgili bir adımı olarak sunulsa da, perde arkasında çok daha karmaşık siyasi ve stratejik hesapların bulunduğu düşünülüyor. Nitekim İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun sosyal medya üzerine yaptığı son açıklamalar, bu süreci farklı bir perspektiften okuma imkanını göstermekte. Netanyahu, cumartesi günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için gittiği ABD’de katıldığı bir programda, sosyal medyayı “yeni çağın savaş aracı” olarak tanımlamıştı. TikTok’un ardından X platformunun da gündemlerinde olduğunu belirten Netanyahu, yakın zamanda Elon Musk ile bu konuda görüşeceğini duyurdu. “Savaş araçlarını kullanmak zorundayız. Bilirsiniz, silahlar zamanla değişir,” diyen Netanyahu, sosyal medya platformlarının modern dönemde uluslararası güç mücadelesinin merkezinde yer aldığını vurguladı. Ayrıca TikTok’un ABD operasyonlarının, İsrail lobisiyle yakın ilişkileriyle bilinen Larry Ellison ve medya patronu Rupert Murdoch gibi isimlerin yer aldığı bir konsorsiyuma devredilmesini, İsrail’in ABD’deki siyasi ve toplumsal desteğini güçlendirecek stratejik bir gelişme olarak değerlendirdi.

Hamas’ın 7 Ekim operasyonundan bu yana İsrail’in Gazze’deki sivil halka yönelik saldırıları yoğun bir şekilde devam etmekte. Neredeyse ikinci yılını doldurmak üzere olan bu soykırım, tüm dünyada hem diplomatik hem de insani boyutlarıyla gündemin merkezine yerleşmiş durumda. Başlangıçta İsrail, yaşananları “terör saldırısına maruz kalmış bir devletin meşru müdafaası” olarak nitelendirerek uluslararası kamuoyunun desteğini büyük ölçüde arkasına almıştı. Ancak zamanla sivil kayıpların artması, altyapının hedef alınması ve insani yardım girişimlerinin engellenmesi gibi gelişmeler, bu söylemin inandırıcılığını ciddi biçimde zayıflattı. Bugün gelinen noktada, özellikle sosyal medyada yayılan görüntüler, tanıklıklar ve bağımsız gazetecilerin paylaşımları sayesinde dünya genelinde algı büyük ölçüde değişiyor. Artık uluslararası kamuoyunda Gazze’de yaşananların “meşru müdafaa” değil, “sistematik bir cezalandırma ve soykırım politikası” olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmuş durumda. İsrail’in eylemleri, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarda sert şekilde eleştirilirken, ABD de dahil olmak üzere dünyadaki pek çok toplumdan gelen destek giderek sorgulanır hale gelmeye başladı.
Bu süreçte başta Batı demokrasileri olmak üzere küresel kamuoyunun tutumunu belirleyen en önemli unsurlardan biri ise sosyal medya oldu. Gazze’den gelen geleneksel medya filtrelerinden geçmeden doğrudan milyonlara ulaşan görüntüler İsrail’in uluslararası alandaki meşruiyet krizini gittikçe derinleştirdi. Özellikle genç kuşaklar arasında İsrail karşıtı söylemin güçlenmesi, Batı dünyasında hükümetleri nezdinde İsrail’e verilen kayıtsız şartsız desteği sorgulatacak düzeylere ulaşıyor. Dolayısıyla, Gazze savaşı sadece askeri bir çatışma değil, aynı zamanda bilgi, algı ve kamuoyu düzeyinde yürütülen çok boyutlu bir mücadeleye dönüşmüş durumda. Sosyal medyanın zamanı ve mekanı aşan karakteristiği, onu geleneksel medya araçlarından kökten biçimde ayıran en temel unsurlardan biridir. Televizyon, gazete ya da radyo gibi konvansiyonel mecralar belirli yayın politikaları, editoryal denetim mekanizmaları ve çoğu zaman devletlerin doğrudan ya da dolaylı kontrolü altında işlerken sosyal medya, bu hiyerarşik yapıyı tamamen tersine çeviren bir alan sunuyor. Burada bilgi, merkezden çevreye değil; çevreden merkeze, hatta çoğu zaman merkezin dışında, kullanıcıların kendi etkileşim ağları içinde doğrudan yayılmakta. Bir başka deyişle, sosyal medya, “bilgi üretimi tekelini” kırarak her bireyi potansiyel bir yayıncı, muhabir ve hatta kanaat önderi haline getiriyor. Bu da özellikle Gazze gibi kriz bölgelerinde yaşananların sansürsüz biçimde dünyaya aktarılmasını sağlamış, geleneksel medyanın sessiz kaldığı anlarda dijital kamusal alanın sesi yükselmiştir. Böylece savaş sadece fiziksel cephede değil, sosyal medyanın dinamik ve denetimsiz mecralarında da sürmekte; bu bağlamda “bilgi egemenliği” modern çağın en kritik güç mücadelelerinden biri haline gelmektedir.
Bu nedenle, sosyal medyanın kamuoyu üzerindeki belirleyici etkisini açıkça fark eden İsrail’in, giderek kaybettiği algı üstünlüğünü yeniden kazanmak için dijital cephede aktif bir mücadeleye giriştiği söylenebilir. Gazze’de süren askeri operasyonlar kadar, bilgi akışının kontrolü ve küresel algının yönetimi de İsrail için hayati bir öncelik haline geldi. Bu farkındalıkla hareket eden Tel Aviv yönetimi, küresel bilgi akışında yeniden etkin hale gelebilmek için sosyal medya şirketleri üzerindeki dolaylı nüfuzunu artırma stratejisine yönelmiş durumda. TikTok’un ABD operasyonlarının, İsrail yanlısı çevrelerle yakın ilişkileriyle bilinen Oracle kurucusu Larry Ellison ve medya patronu Rupert Murdoch gibi figürlerin yer aldığı bir konsorsiyuma devredilmesi, bu stratejinin somut bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Böylelikle İsrail, Batı kamuoyunda giderek zayıflayan imajını toparlamak, Gazze’deki eylemlerini meşrulaştırmak ve dijital bilgi savaşında yeniden üstünlük sağlamak amacıyla sosyal medya altyapısının mülkiyet ve kontrol yapısına doğrudan müdahil olma çabasını sürdürmekte. Netanyahu’nun “Savaş araçlarını kullanmak zorundayız, bilirsiniz silahlar zamanla değişir” sözleri, bu yeni dönemin mantığını açıkça yansıttığı söylenebilir. Artık savaşın cephesi yalnızca Gazze’nin sokaklarında değil; sosyal medyanın algoritmalarında, içerik akışlarında ve kullanıcıların bilinçaltında şekillenirken, İsrail’in bu platformlarda kendine alan açma çabası, modern çağın “bilgi egemenliği” mücadelesinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Günümüzde konvansiyonel medyaya karşı dijital medyanın giderek güç kazanması, hem devletlerin hem de lobiler ve çıkar grupları gibi toplumları kontrol etme ve yönlendirme çabasında olan her türlü elit unsurun kamuoyu üzerindeki etkisini ciddi biçimde sınırlamaktadır. Dijital ortamın egaliteryen yapısı sayesinde artık bilgi, coğrafi sınırları, zaman dilimlerini ve politik filtreleri aşarak gerçek zamanlı biçimde milyonlarca insana görece olarak filtresiz bir şekilde ulaşabiliyor. Bir kullanıcı Gazze’deki bir saldırının görüntüsünü saniyeler içinde New York, İstanbul ya da Jakarta’daki milyonlara gösterebilir; bu da hükümetler ve diğer çıkar gruplarının olayları kendi söylemleri doğrultusunda çerçeveleme (framing) gücünü kısıtlıyor. Dahası, algoritmaların kullanıcı tercihleri doğrultusunda içerik önceliklendirmesi, devletlerin klasik sansür yöntemlerini de işlevsiz hale getiriyor. Tüm bu kısıtlar altında İsrail hükümeti ve dünya genelindeki ilişkili çıkar grupları algoritmik yönlendirmeler ile sosyal medya kullanıcılarını kendi lehine içeriklere maruz bırakarak uluslararası kamuoyu nezdindeki meşruiyet krizini aşmak, bozulan imajını yeniden toparlamak peşinde. Her ne kadar sosyal medyayı kontrol etmek ana akım medyayı kontrol etmekten çok daha zor olsa da belli başlı algoritma yönlendirmeleri ve içerik kontrolü mekanizmaları ile sosyal medyanın bu özerk yapısı belli ölçüde yönlendirmeye açık hale getirilebilir. Sosyal medya platformları kullanıcı etkileşimlerinden elde ettikleri verilerle içerikleri sıralarken, aynı zamanda bazı içerikleri öne çıkarıp bazılarını geri plana itebiliyor. Bu durum, sosyal medyanın görünürde özgür ve kullanıcı merkezli bir alan olmasına rağmen, aslında belirli aktörlerin müdahalelerine açık bir yapıya sahip olduğunu göstermekte. “Dezenformasyonla mücadele” veya “nefret söylemiyle savaş” gibi gerekçelerle yapılan içerik denetimleri de bu yönlendirme ve kısıtlama süreçlerini meşru hale getiriliyor. Böylece sosyal medya hem özgürleştirici bir alan hem de modern bir kontrol mekanizması olarak belli gri alanlara sahip çelişkili bir konuma sahiptir.
Tüm bunlara rağmen, Netanyahu’nun TikTok hamlesinin gerçekten etkili olup olamayacağı büyük bir soru işareti barındırmakta. Sosyal medya ekosistemi, merkezi kontrol girişimlerine karşı oldukça dirençlidir; zira kullanıcı tabanı çeşitlidir, içerik üretimi desantralizedir ve karşı anlatılar hızla yayılabilir. Her ne kadar Oracle ve benzeri aktörler üzerinden dolaylı bir etki kurulsa da, algoritmik müdahalelerin küresel ölçekteki kullanıcı davranışlarını köklü biçimde değiştirmesi oldukça güç. Üstelik, genç kuşakların bilgiye eleştirel yaklaşımı ve alternatif medya kaynaklarına erişim kabiliyeti, bu tür manipülatif stratejilerin etkisini sınırlayabilir. Dolayısıyla Netanyahu’nun “sosyal medya cephesinde üstünlük kurma” stratejisi, kısa vadede bazı söylemsel kazanımlar sağlasa da uzun vadede dijital kamuoyunun organik direncine takılma ihtimali oldukça yüksektir. Bu anlamda TikTok hamlesi, daha çok İsrail’in bilgi savaşında savunmaya geçtiğinin bir göstergesi olarak okunabilir.
Sonuç olarak, günümüz dünyasında savaşların yalnızca cephelerde değil, dijital ortamlarda da sürdüğü artık inkâr edilemez bir gerçek haline gelmiştir. Sosyal medya, devletlerin propaganda araçlarıyla kamuoyunu şekillendirme kapasitesini oldukça kısıtlamış; bireylerin, hareketlerin ve sivil toplumun kendi anlatılarını küresel ölçekte dolaşıma sokabildiği yeni bir kamusal güç alanı oluşturuyor. İsrail’in TikTok ve benzeri platformlar üzerinden yeniden kontrol sağlamaya dönük hamleleri, bu dijital güç dengesini lehine çevirmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirilebilir. Ancak sosyal medyanın doğası gereği onun bu özerk, dinamik ve kontrol edilemez yapısı, bu tür stratejik müdahalelerin uzun vadeli bir hegemonya kurmasını güçleştirmektedir. Bu nedenle Netanyahu’nun “savaş araçlarını kullanmak zorundayız” ifadesi, dijital çağın siyasetinde giderek daha fazla anlam kazansa da, bu yeni savaşın kazananları, bilgiye sahip olanlar değil; bilginin etki gücünü daha iyi kullananlar olacaktır. Zira sosyal medya, devletlerin bilgiye sahip olma ve onu işleme tekelini kırmış ve bu gücü toplumlar lehine yukarıdan aşağıya yeniden dağıtıyor. Bu dinamiklerin hepsi beraber düşünüldüğünde Netanyahu’nun çabasının başarılı olup olmayacağı önümüzdeki süreçte görülecektir.
