Palantir, Evrenselcilik ve Amerikan Gücünün Yeni İtirafı

Ozan Ahmet Çetin yazdı.

Palantir'in geçen ay yayımladığı 22 maddelik metnini ilk bakışta Silikon Vadisi'nde yeni bir saflaşmanın ilanı gibi görmek mümkün. Alex Karp ile Nicholas Zamiska'nın The Technological Republic kitabında açtıkları hattın kısa bir özeti olan metin, Vadi'nin artık "insanlık", "ilerleme" ve "açıklık" gibi geniş kavramların arkasına saklanmaması; bunun yerine Amerikan devletinin, Amerikan gücünün ve Batı güvenlik mimarisinin açık bir tarafı olması gerektiğini ima ediyor. Karp'ın kitabıyla da aynı doğrultuda, yazılım endüstrisinin ABD'ye karşı bir "ahlaki borcu" bulunduğunu savunuyor.

Peki burada gerçekten yeni olan nedir? Büyük teknoloji şirketleri şimdiye kadar Amerikan değil miydi? İnşa ettikleri ağlar, biriktirdikleri sermaye, beslendikleri üniversite düzeni, yararlandıkları hukuki koruma ve içine yerleştikleri güvenlik mimarisi zaten baştan itibaren Amerikan değil miydi? Gereken durumlarda uluslararası pozisyonlarını Amerikan devletiyle uyumlu hale getirmediler mi? Soğuk Savaş'tan bu yana bilgisayar teknolojileri söz konusu olduğunda hangi ülkeye ne satabilecekleri ABD dış politikasının sınırları içinde belirlenmedi mi? O halde Palantir'in çıkışı bir yön değişikliğinden ziyade bir dil değişikliğidir. Daha önce örtülü olan şey şimdi açıkça söylenmektedir.

Palantir logosu

Burada evrenselcilik meselesi üzerinde durmak gerekir. Çünkü Silikon Vadisi'nin uzun yıllar kullandığı evrensel dil, bir insanlık ufkunun dili idi. Bu dil Amerikan teknoloji şirketlerinin ülke dışındaki faaliyetlerine bir meşruiyet kazandırmıştı. "Dünyayı birbirine bağlamak", "herkes için teknoloji", "açıklık", "yenilik" gibi ifadeler kulağa elbette kabul edilebilir geliyordu. Ama bu söylem, teknolojinin hangi tarihsel merkezden çıktığını, hangi siyasi düzen tarafından korunduğunu ve hangi güç mimarisinin içinde serpildiğini de görünmez kıldı. Böylece tikel olan kendisini evrensel olarak sunma imkanı buldu ve Amerikan olanın, insanlığın doğal istikameti gibi görülmesi kolaylaştı.

İnternetin tarihine bakmak bile bunu görmek için yeterlidir. Bugünün dijital dünyasının omurgası, 1969'daki ARPANET ile şekillenmeye başladı; sonraki genişleme sürecinde NSFNET modern internetin belkemiği oldu. İnternetin can damarlarından olan Google gibi birçok şirketin doğuşunda da NSF destekli araştırma hatlarının payı vardı. Yani mesele hiçbir zaman devletsiz piyasa dehası değildi. Daha başından beri kamu araştırması, ulusal güvenlik öncelikleri, üniversite-sermaye-devlet üçgeni ve daha sonra bunun ticarileştirilmesi vardı. Bugün çok kimselerin nötr, sınır tanımaz ve salt insani bir alan gibi anlattığı dijital evren, aslında belirli bir devlet aklının, belirli bir sermaye düzeninin ve belirli bir jeopolitik merkeziliğin içinden çıktı.

Bu yüzden evrenselcilik, etik bir ilkeden ziyade ölçek kazanma stratejisiydi. Bir şirket kendisini "Amerikan şirketi" olarak değil de "insanlık için platform" olarak tanıttığında küresel pazarlara daha az dirençle girme imkanı buluyordu. Diğer ülkelerin düzenleyici müdahaleleri ise ilerlemeye direnç şeklinde çerçeveleniyordu.

Bu bağlamda evrenselci dil sadece iyi niyetin değil; aynı zamanda altyapısal nüfuzun, pazar genişlemesinin ve siyasi kabulün dili olarak işlev gördü. Dolayısıyla Palantir'in bugün yaptığına evrensel olanı terk etmek olarak değil, zaten hiçbir zaman bütünüyle evrensel olmayan bir güç ilişkisinin üzerindeki perdeyi kaldırmak olarak bakmak gerekir.

Palantir örneğinde ise devletle iç içelik sonradan edinilmiş tali bir ilişki değildir. Şirketin erken döneminde In-Q-Tel üzerinden Amerikan istihbarat ekosisteminin teknoloji yatırım ayağı ile kurucu düzeyde bir temas söz konusudur. Palantir'in 2025 yıllık raporuna göre şirket gelirlerinin yüzde 54'ü devlet müşterilerinden, yüzde 74'ü de ABD'den gelmiştir. Şirket aslında kendi ticari yönelimine tarihsel ve felsefi bir destan yazmak istemektedir.

Evet, Palantir daha açık sözlü, daha sert ve daha ideolojik bir ton kullanıyor. Ama büyük teknoloji ile Amerikan savunma ve güvenlik aygıtı arasındaki yapısal ilişki sadece Palantir'den ibaret değildir. Pentagon'un Joint Warfighting Cloud Capability programı, Amazon, Google, Microsoft ve Oracle'ı savunma bulutunun ana yüklenicileri arasına yerleştirmişti. Google'ın kamu ve ulusal güvenlik alanına dönük kadroları ve açık pozisyonları da bu hattın kurumsallaştığını gösteriyor. Palantir yeni bir ilişki kurmuyor; var olan ilişkiyi doktrinleştiriyor.

Asıl yenilik, ilişkinin ahlaki ve ideolojik ilanında. Daha önce aynı ilişki "dijital dönüşüm", "kamu hizmeti", "bulut modernizasyonu", "misyon desteği" gibi teknokratik ifadelerle anlatılıyordu. Palantir ise bunu doğrudan tarihsel bir çağrıya dönüştürüyor. Şirket, Silikon Vadisi'ne 'evrensel insanlık söylemini bırakın; kendi siyasi cemaatinizin, kendi devletinizin ve kendi medeniyet blokunuzun hizmetine daha açık biçimde girin' diye sesleniyor.

Yine de Palantir'in çıkışının önemsiz olduğu sanılmamalıdır. Zira dil değiştiğinde siyaset de değişir. Bir dönem küresel bağlantısallık, açıklık ve nötrlük üzerinden kurulan hegemonya, şimdi güvenlik, caydırıcılık, milli sadakat ve medeniyet savunusu üzerinden yeniden tarif ediliyor. Bunu sadece şirket söyleminde bir sertleşme olarak okuyamayız. Bilakis teknoloji alanının bir tür jeopolitik seferberlik zeminine dönüştüğünü görüyoruz. Yapay zekadan buluta, veri altyapısından savunma yazılımına kadar uzanan sahada artık doğrudan doğruya güç biriktirme meselesi kendini dayatıyor. Nitekim Palantir'in son metnine gelen tepkiler de tam bu yüzden bu kadar sert oldu. Eleştiriler metni kaba ve tehlikeli bir siyasal tahayyülün ifadesi olarak gördü.

Meselenin bir de bireyler düzeyinde ele alınması gerekir. Çünkü teknoloji gündelik hayatın dokusuna yerleşmiş, bireyin çalışma biçimini, haber alma düzenini, tüketim alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, düşünme ritmini ve mahremiyet alanını şekillendiren bir çevre haline gelmiştir. Telefon, arama motoru, sosyal medya platformu, bulut hizmeti, harita uygulaması, ödeme sistemi, yapay zeka aracı ve iş yazılımı hayatın akışını mümkün kılan görünmez altyapılardır. Son yüzyılda bu altyapılarla kurulan ilişki sıradanlaştıkça, onların siyasi niteliği de daha az fark edilir hale gelmişti. Bu tutumun da değişmesi için şartlar olgunlaşmıştır denilebilir.

Teknoloji şirketleri kendilerini açık biçimde belirli bir devletin, belirli bir güvenlik aklının ve belirli bir medeniyet bloğunun parçası olarak tanımlıyorsa, bireyin bu şirketlerle ilişkisi de masum bir tüketici-hizmet sağlayıcı ilişkisi olmaktan çıkmak durumundadır. Kullanıcı sadece bir müşteri değildir. Veri üreten, davranışları ölçülen, tercihleri sınıflandırılan, risk profili çıkarılan ve gerektiğinde stratejik rekabetin konusu haline getirilen bir varlıktır.

Burada sorun, bireyin bu ilişkinin gerçek mahiyetini görmeden teknolojiye teslim olmasıdır. Bir uygulamayı kullanmak, bir bulut hizmetine dosya yüklemek, bir yapay zeka aracına kişisel bilgi vermek ya da bir platform üzerinden kamusal tartışmaya katılmak gündelik hayatın olağan parçaları gibi görünse de bu olağanlık, arka plandaki güç ilişkisini ortadan kaldırmaz. Birey, kendi mahremiyetini ve özerkliğini hangi kurumsal akla emanet ettiğini çoğu zaman bilmez; bilse bile alternatiflerin sınırlılığı nedeniyle bu ilişkiyi sürdürmek zorunda kalır.

Ulusal çıkarın böylesine açık biçimde öne çıktığı bir teknoloji düzeninde, kendi toplumundan olmayan ve kendi refahını, güvenliğini ya da mahremiyetini öncelemek gibi bir yükümlülüğü bulunmayan şirketlere karşı birey nasıl bir tutum almalıdır? Bu soru basit bir yabancı şirket karşıtlığına indirgenmemelidir. Çünkü çağdaş teknoloji düzeni zaten ulus aşırı bağımlılıklar üzerine kuruludur. Bireyin tüm yabancı teknolojilerden kopması ne gerçekçidir ne de her durumda arzu edilir. Fakat aynı ölçüde gerçek dışı olan şey, bu şirketleri tarafsız, nötr ve yalnızca kullanıcı deneyimini iyileştirmeye çalışan teknik kurumlar olarak görmeye devam etmektir.

Dolayısıyla ihtiyacımız olan bir teknolojik ayıklık halidir. Kullanılan her hizmetin ardında bir mülkiyet yapısı, bir hukuk düzeni, bir veri rejimi ve bir siyasi sadakat ağı bulunduğunu bilmek gerekir. Bir şirketin hangi ülkenin yasalarına tabi olduğu, veriyi nerede tuttuğu, hangi devlet kurumlarıyla çalıştığı, hangi güvenlik mimarisine eklemlendiği ve kriz anlarında kimin çıkarını önceleyeceği önemsiz detaylar değildir. Bunlar doğrudan doğruya bireyin özgürlüğünü, mahremiyetini ve gelecekteki kırılganlığını ilgilendiren siyasal sorulardır.

Bu nedenle teknolojiyle ilişkide bilinçli bir mesafe geliştirmek gerekir; fakat bu mesafenin yükü yalnızca bireyin omuzlarına bırakılamaz. Meseleye kolaylık, hız ve konfor açısından bakmanın yetersiz olduğu açıktır. Hangi verinin verildiği, bu verinin hangi bağlama taşındığı, hangi hizmetlere bağımlılık üretildiği ve bu bağımlılığın yarın hangi baskı biçimlerine dönüşebileceği hesaba katılmalıdır. Ne var ki bu muhasebeyi her bireyin tek başına, kendi sınırlı bilgisiyle ve çoğu zaman anlaşılmaz kullanım sözleşmeleri içinde yapmasını beklemek gerçekçi değildir. Bireysel dikkat ancak daha geniş kurumsal güvencelerle anlamlı hale gelir.

Burada hem ulusal hem de uluslararası düzeyde koruyucu mekanizmalara ihtiyaç vardır. Ulusal düzeyde kritik dijital altyapılarda dışa bağımlılığı azaltması ve vatandaşın mahremiyetini pazarlık konusu yapmayan bir düzenleyici çerçevenin kurulması gerekir. Uluslararası düzeyde ise sınır aşan veri akışları, yapay zeka sistemleri, bulut altyapıları ve platform ekonomileri şirketlerin inisiyatifine bırakılmamalıdır. Bu alanlarda şeffaflık, hesap verebilirlik ve karşılıklılık esasına dayalı ortak normlar geliştirilmelidir.

Dolayısıyla bireyin teknoloji karşısındaki korunması, bireysel bilinçle başlayabilir; fakat orada kalamaz. Asıl mesele, bireyi tek başına devasa teknik ve siyasi güçlerin karşısında bırakmayan bir düzen kurabilmektir. Teknolojiye mesafe, yalnızca kullanıcının kişisel tercihi değil; hukuk, kamu politikası, uluslararası iş birliği ve demokratik denetim meselesidir.

Neticede Palantir'in metnini sadece Silikon Vadisi'ne yapılmış ideolojik bir çağrı olarak okumamalıyız. Metin, bireylere ve devletlere teknolojinin artık hangi sözlerle, hangi sadakatlerle ve hangi güç ilişkileri içinde çalıştığını hatırlatıyor. Temel soru, teknoloji şirketleri kendi taraflarını bu kadar açık ilan ederken, toplumların ve devletlerin bireyi bu güç ilişkileri karşısında nasıl koruyacağıdır.

Toplum ve Teknoloji
11 Mayıs 2026
Ozan Ahmet Çetin