Silikon Vadisi Ne Yöne Kayıyor?

İbrahim L. Oruçoğlu yazdı.

Silikon Vadisi'nin radikal sağ kırılmalar yaşadığı tezi, son zamanlarda kamusal tartışmaların merkezinde duran ve küresel teknoloji elitlerinin yeni rotasını anlamlandırmaya çalışan güçlü bir ideolojik dönüşüm anlatısı olarak sunuluyor. Bu anlatıyı besleyen somut gelişmeler olmakla birlikte, Amerikan kamusal alanındaki bu dönüşümün bizzat Demokratlar ve sol-liberal medya organları (Wired vb.) tarafından "Silikon Vadisi sağa kayıyor" şeklinde formüle edilmesi de anlatıyı pekiştiren ana unsurlardan biri. Bir yandan Vadi'nin yeni efendilerinin evanjelik ve transhümanist hayalleri, öte yandan Peter Thiel, Elon Musk ve Alex Karp gibi aktörlerin sertleşen söylemlerindeki öjenik ve ırksal vurgular, "gerici fütürizm" veya "tekno-faşizm" olarak kavramsallaştırılan bir hareketin taşlarını döşüyor. Sol-liberal ideolojinin politik iddialarının ve kurumsal yapılarının zayıflamasına paralel olarak yükselen bu dalga, teknolojik kalkınmanın nihai aşamada kaçınılmaz olarak otoriter, kuralsız ve öjenik bir faşizm ürettiği yönündeki tedirginliği besliyor. Peki ama Silikon Vadisi gerçekten iddia edildiği gibi sağcı bir uca mı savruluyor, yoksa karşımızda daha derin bir yapısal krizin sonuçları mı durmaktadır?

Silikon Vadisi

Silikon Vadisi'nin bugün sağcı radikalizmle bağdaştırılan bu fütüristik çehresini hakkıyla incelemek için, madalyonun ön yüzündeki güncel politikanın ötesine geçerek Vadi'nin kurulum mantığına ve ideolojik genetiğine odaklanmak gerekir. Zira Vadi'nin kurduğu gelecek tahayyülü, nasıl bir insan modeli düşlediği bugün ulaştığı varsayılan radikal sağ ucun asıl mahiyetini ifşa etmektedir. Bu yazıda, Silikon Vadisi'nin radikal sağa dönüştüğü iddiasının aksine bu yeni "gerici fütürist" dalganın aslında seküler aydınlanmacı tezlerin kaçınılmaz, organik ve nihai bir neticesi olduğunu iddia edeceğim. Karşımızdaki tablo sağcı bir sapma veya geleneksel bir uyanış değil, aksine insana bir Gemeinschaft (organik, mukaddes ve aşkın topluluk) teklif eden kadim kâinatların tamamen tasfiye edilerek, yerini mekanik, çıkara dayalı, dijital ağlarla örülü bir Gesellschaft (kontrat cemiyeti) uğruna bir araya gelen köksüz yığınlara bırakmasının nihilist momentidir.

Silikon Vadisi, 1950'li yıllarda Amerika'nın Batı kıyısında, özellikle de Stanford Üniversitesi bünyesinde kurulan teknoloji laboratuvarlarının bir uzantısı olarak doğdu. Soğuk Savaş döneminde Batı yakasının Ar-Ge filizlenmeleri için inşa edilen bölge, 1968'lere gelene dek askeri hüviyetini korudu. Dolayısıyla baştan beri materyalist, rasyonel ve devlet güdümlü bir teknik üs olma özelliğini sürdürüyordu. Ancak 1960'ların sonundan itibaren yükselen hippi karşı-kültür hareketi, Vadi için sivil ve ideolojik bir kırılma anlamına geliyordu. Sol-liberalizmin kökenini oluşturan bu karşı-kültür, o dönemin yerleşik otoritelerine karşı çıkıp geleneksel aileye, kiliseye, orduya ve kadim kurumlara isyan ederken, kişisel bilgisayarları insanlığı her türlü boyunduruktan kurtaracak birer özgürlük aracı olarak görerek Vadi'yi bu yeni kutsalla çevreledi.

1990'lara geldiğimizde internetin demokratik söylemin merkezinde konumlanan bir araç olarak merkezi otoriteyi işlevsizleştireceği tezi hakimdi. Bu siber-ütopyacı tez, John Perry Barlow 1996 yılında Davos zirvesine yazdığı deklarasyonda ulus devletlerin ve egemen unsurların siber uzayda hükmünün kalmadığını şu sözlerle ifade ediyordu:

"Endüstriyel Dünyanın Hükümetleri, siz etten ve çelikten oluşan yorgun devler, ben Siber Uzay'dan, Zihnin yeni evinden geliyorum. Gelecek adına, siz geçmiştekilerden bizi rahat bırakmanızı talep ediyorum. Aramızda hoş karşılanmıyorsunuz. Egemenliğinizin olduğu yerlerde hiçbir gücünüz yoktur... Bizim kendiliğinden gelişen sözleşmelerimiz, sizin dayattığınız vizyonlara göre değil, sadece doğanın kendi nizamına göre şekillenecektir."

Bu deklarasyondan iki yıl önce, Esther Dyson, George Gilder, George Keyworth, Alvin Toffler gibi isimlerin Cyberspace and the American Dream: A Magna Carta for the Knowledge Age ismindeki ortak bildirisi de siber uzayın bürokratik devletlerin kontrol edemeyeceği kadar dinamik bir serbest pazar alanı olduğunu ve merkezi hükümetlerin tasfiyesini hızlandıracağını iddia ediyordu. Sonrasında da özellikle Gilder'ci tezlerle pekişen girişimci tipolojisi ve sosyal birliktelik havası Silikon Vadisi için, 68'de başlayan karşı-kültürcü sol-liberal uyanışın çıktısı olmakla beraber kelimenin tam anlamıyla Gesellschaft'a giden yolun taşlarını diziyordu.

Nitekim 95 yılında yayınlanan ve Kaliforniya İdeolojisi olarak bildiğimiz akım 60'ların karşı kültürünü, Gilder'in girişimci tipolojisiyle ve Ayn Rand'ın aşırı bireyci tezleriyle destekleyip devlet karşıtı bir füzyonu destekleyen bir şema sunuyordu. Özgürleşme fantazileriyle piyasa dinamikleri bir araya gelince ortaya çıkan bu yeni yordam sayesinde insanlık devlet, din, aile veya gelenek gibi yapılar üzerinden değil, bilgisayar ağları ve serbest pazar üzerinden nihai telosuna ve refahına kavuşacaktır düşüncesi Vadi çevresini teslim almıştı. Bu, tam anlamıyla köksüz, tarih dışı ve tamamen materyalist bir Gesellschaft tasarımıydı. 90'larda bu ideolojinin "dünyayı kurtaran dâhi çocukları" olarak kutsanan sanal sınıf, 2010'lardaki tekelci güç birikiminin ardından, bugün kendisini demokratik denetimden muaf tutmak isteyen, öjenik ve teknokratik bir tekno-faşist kaste dönüştürdü. Barlow'un 90'lardaki sivil devlet karşıtlığı, Kaliforniya İdeolojisi'nin materyalist merkezinde büyüyerek, bugün Peter Thiel ve Elon Musk'ın elinde ulus devleti tasfiye edip yerine şirket derebeylikleri kurmayı amaçlayan Prometeusçu bir egemenlik arzusuna dönüşmüştür.

Bu çizgiyi takip ettiğimizde, 2010'lara kadar büyüyen Silikon Vadisi gerçekliğinin aslında kendi kuralları ve işleyiş biçimi olan, en azından bunu ısrarla talep eden özerk bir yapıya büründüğü görülür. Vadi'nin bu öncelikli karakterine odaklandığımızda, zaman içerisinde yükselen bir seçici geçirgenliğin ve elitizmin bölgeye sirayet ettiğini söyleyebiliriz. Bir yandan 2004'lerden itibaren Palantir gibi şirketlerin kuruluşu, Microsoft ve Intel gibi devlerin işleyiş biçiminden sezebildiğimiz o militarist ve tekelci yön arayışları; öte yandan Vadi'nin kendi sürdürülebilirliği için şart koştuğu amansız verimlilik mecburiyeti, ekosistemdeki rekabeti körükleyen unsurlardan olmuştur. Aslında bu vahşi rekabetten mülhem, Vadi'nin katranlaşmış ve elitist normları da bu ara dönemde kendilerini iyiden iyiye belli etmeye başlamıştır.

Silikon Vadisi'nin önde gelen isimleri Trump'ın yemin töreninde
Silikon Vadisi'nin Önde Gelen İsimleri Trump'ın Yemin Töreninde

Vadi'nin ekonomik gelişiminde ortaya çıkan bu sert şartlar şüphesiz kültürel normlarına da etki etmiştir. Ancak temelde bu normların 1968'den itibaren başlayan karşı-kültür tezleriyle ve 90'larda zirve yapan Kaliforniya İdeolojisi'yle göbekten bağlı olduğunu unutmamak gerekmektedir. Bu anlamda Vadi'nin köksüzlüğü ve devlet karşıtı büyüme talebi, aslında engelsiz ve sonsuz bir dijital uzayda genişlemeyi hedefleyen, bu kontrolsüz büyümeden kaynaklanabilecek her türlü sınıfsal ve ahlaki çelişkiyi teknoloji potasında eritmiş bir kitlesellik üretmiştir. İşte bu kitlesellik, tam da karşı-kültürün merkezinde yerleşik bulunan radikal otorite ve kurum karşıtlığının da bir çıktısı olarak okunabilir.

68 karşı-kültürünün teknolojik dönüşümdeki rolünü anlamak için, kavrama ismini veren Theodore Roszak'ın The Making of a Counter Culture (1969) adlı kuramsal çalışmasına bakmak gerekir. Roszak, karşı-kültürün asıl hedefinin geleneksel kurumların, kilisenin, bürokratik devletin ve hiyerarşik yapıların birey üzerindeki baskısını kırmak olduğunu savunuyordu. Ancak karşı-kültür, bu özgürleşmeyi aşkın bir ahlak veya köklü bir aidiyet zemininde değil, radikal bir bireycilik ve seküler bir özerklik arayışında aradı. Fred Turner'ın From Counterculture to Cyberculture (2006) kitabında net biçimde ortaya koyduğu üzere, karşı-kültürün bu kurumsal otorite nefreti, Stewart Brand ve Whole Earth Catalog çevresi eliyle doğrudan kişisel bilgisayarlar ve siber uzay fikirlerine tahvil edildi. Karşı-kültürün argümanına göre devletler, yasalar ve geleneksel yapılar insanı hapseden birer prangaydı, siber uzay ise merkezi otoritelerin olmadığı, her bireyin kendi egemenliğini ilan edebileceği kuralsız ve sınır tanımayan yeni bir kurtuluş coğrafyasıydı.

En radikal biçimleriyle Vadi'nin kökenlerinde bulunan yeni egemenlik talepleri bugün özellikle teknoloji elitlerinin Donald Trump'a olan destekleri dolayısıyla Demokrat çevreler tarafından aşırı sağ uçlarla bağdaşıyor gibi görünmektedir. Teknoloji elitlerinin temelsiz nihlizmleriyle çelişmeyen bu hedef bazlı siyasal ittifak sanki Vadi aşırı sağ uçlara savruldu anlatısını pekiştiriyor. Bu anlamda Musk'ın çocuk teşvik eden söylemi, dünyada sadece yüksek IQ sahibi elitist çevrelerin üremesini savunan öjenik bir uç fikirle bağdaşmaktan öte geleneksel değerlere dönüşün bir nişanesiymiş gibi varsayılıyor. Ayrıca Amerikan medeniyeti ve MAGA fikirleri de bu uzantıda değerlendirilip sağ sapmaları destekliyor gibi görünüyor.

Konuyu ele alan pek çok güncel analizde de, Silikon Vadisi'nin bu radikal sağa savrulma momentinin belirgin miladı olarak 2024 yılındaki Trump seçimi işaret ediliyor. Oysa düne kadar kendisini sivil ve özgürlükçü gösteren siber-liberteryen değerlerin amansız birer MAGA (Make America Great Again) retoriğine tahvil edilmesi David Sacks, Marc Andreessen ve Elon Musk gibi milyarder figürlerin finansal ve siyasal fon akışları üzerinden anlaşılır bir tescil kazanıyor. Yaygın iddiaya göre bu kopuşun asıl sebebi, teknoloji sektöründeki üst düzey yöneticilerin, şirket içindeki ilerici çalışan hareketlerine ve kurumsal "sosyal adalet" (woke) girişimlerine karşı gösterdikleri o sert dirençten kaynaklanıyor. Yani wokeizmi besleyen aydınlanmacı tezler radikalleştiğinde wokeizmi imha eden unsurlar halini alıyor.

Ancak bir taraftan da kurumsal bir açıdan bakıldığında, bu ani dönüşüm anlatısı madalyonun sadece görünen yüzü. Ortada sağcı bir uyanışa varana kadar sol-liberal kültürün kendi rahminde büyüttüğü iki unsurun, yani tabandan gelen kimlikçi-woke aktivizmi ile tepeden inme denetimsiz tekelci kibrin amansız bir iç savaşının olduğunu söylemek daha uygun. Bu tekelci kibir çok benzer biçimde merkantalizmden ulus devlete geçişte karşılaştığımız yıkıcı tröstlerle aynı örüntüyü takip etmektedir. Büyümekte olan bütün potansiyelleri satın alarak, Thiel'in ifade ettiği "rekabet aptallar içindir" mottosunu temsil etmektedirler.

Bu tröstler kendilerini insanlığın geleceğini sırtında taşıyan yegane dâhi kod yazıcıları ve üreticiler olarak görürler. Teknolojiyi yönlendiremeyen, sadece tüketen milyarlarca insanı ise onların sırtından geçinen, onların hızını yavaşlatan "parazit yığınlar" olarak kodlarlar. İşte bu yüzden, insanlığın rotasını çizme yetkisinin (örneğin uzay kolonizasyonu veya yapay zeka öjenisi) sadece kendilerinde, yani bu "yüksek IQ'lu elitlerde" olduğuna inanırlar. Bu söylem geçtiğimiz günlerde işten bir imzayla çıkarılan binlerce Meta çalışanı için de, Silikon Vadisinde çalışma şansı hatta yöneticilik imkanlarına kavuşan Asya'lı expatlar için de geçerlidir.

Teknoloji burjuvazisi, ucu kendi kâr marjlarına, yapay zeka yatırımlarına ve kuralsız büyüme arzularına dokunana kadar sol-liberalizmin her türlü kültürel çözülme projesini iştahla desteklemişti. Geleneksel ailenin, ahlakın ve kurumsal yapıların tasfiyesi de bunların arasındaydı. Ne zaman ki bu sol-liberal nihilizm, kurumsal sosyal adalet maskesi altında teknoloji baronlarının mutlak egemenlik alanını tehdit etmeye başladı, teknoloji elitleri ile ilerici çalışan radikalizmi arasında beliren bu amansız uçurum Vadi'nin o meşhur Gesellschaft (sadece çıkara ve kontrata dayalı mekanik cemiyet) hayalini büyük bir krize soktu. Şirket içi sivil itaatsizlikler, Vadi'nin o pürüzsüz, sürtünmesiz ve amansız yüksek verimlilik mekanizmasını tıkayan kurumsal pürüzlere dönüştü.

Silikon Vadisi'nin epistemik ve ideolojik konumlanışı bağlamında rasyonel-aydınlanmacı paradigmaya odaklanıldığında bugün yerleşik siyaset bilimi kelime dağarcığı dahilinde "radikal sağcı" ya da "gerici fütürist" olarak etiketlenen pek çok spekülatif tezin, aslında Aydınlanma'nın kendi iç arkitektoniğinden tevarüs eden söylemsel çıktılar olduğu görülür. Transandantal olanın tasfiyesi, toplumsal formasyonun organik bir ahlak birliğine ve kolektif bir iradeye değil de kitlelerin algoritmik yönetimine teslim edilmesi ve kurucu nitelikteki her türlü metafiziksel/tarihsel öze yönelen o amansız yıkım talebi seküler aydınlanmacı tohumların hasat mevsiminde vardığı mantıksal ve nihai sınırları ifşa etmektedir.

Aydınlanma rasyonalitesinin amansız bir tiranlığa tahvil olma istidadını ta 1940'larda teşhis eden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği adlı başyapıtlarında bu ontolojik krizin felsefi haritasını çizmişlerdi. Yazarların ifadesiyle, aşkın olanı tasfiye ederek insan aklını mutlaklaştıran Aydınlanma, mitosu yapısöküme uğratma iddiasındayken bizzat kendisi en totaliter mitolojiye dönüşmüştür. Bu yeni seküler mitoloji, aklı insanı özgürleştiren azat edici bir meşale olmaktan çıkararak, doğayı ve insan doğasını amansız bir boyunduruk altına alan kör bir "araçsal akla" indirgemiştir. Günümüzün Silikon Vadisi, bu araçsal aklın yeryüzündeki en somut, mekanize ve kurumsallaşmış üssü konumundadır. Vadi elitlerinin indirgemeci vizyonunda insan aşkın kökenleri, fıtratı ve tözsel özerkliği olan bir özne olmaktan çıkarılmakta, rasyonel algoritmalar vasıtasıyla optimize edilmesi, gözetlenmesi ve yönlendirilmesi gereken biyolojik bir hammaddeye, yani araçsal bir veri nesnesine (data object) indirgenerek yeni bir ontolojik statüye hapsedilmektedir.

Bu teorik zemin göz önünde bulundurulduğunda, Silikon Vadisi'ndeki güncel dönüşümü salt "sağcı bir sapma" olarak nitelendirmek, konjonktürel politik hamlelerin yüzeysel etkilerini açıklamada işlevsel görünse de derinde işleyen mutlak aydınlanmacı-seküler zihniyetin yapısal sürekliliğini perdelemektedir. Dolayısıyla, meseleyi sığ bir sağcılaşma parantezine almaktan ziyade, modernitenin radikal bir yapısal dönüşümü olarak okumak metodolojik açıdan çok daha tutarlı bir manzara sunmaktadır. Silikon Vadisi, bu anlamda, aşkın bağlarından koparılarak yeryüzünde ontolojik bir yalnızlığa terk edilmiş modern insanın ulaştığı nihai nihilist uğraklardan biridir. Sorun, aktüel siyasetin sınırlarını aşan bir biçimde, doğrudan modernitenin kurucu yarıklarından süzülüp gelmektedir.

Nietzsche'nin hatırlattığı içimizdeki çöl büyümektedir. Kriz, Prometeusçu modern insanın kendisini anlamlı ve dikey kılan aşkın köklerinden bütünüyle azat etme arzusudur. Teknokratik optimizasyon aygıtları, öjenik uzay fantezileri ve daha pek çok pozitivist mühendislik tasarımı, insanı ve toplumu var eden kurucu ahlaki pınarlarla ontolojik bir bağ kurmadığı müddetçe, çölü yeşertmek bir yana, onu amansızca büyütmeye devam edecektir.

Toplum ve Teknoloji
25 Mayıs 2026
İbrahim L. Oruçoğlu