İsrail’in İran ile savaşa girmesinin stratejik açıdan tutarlı sayılabilecek gerekçeleri bulunmaktadır. Bu saldırılar, 12 Gün Savaşı sonrasında askeri ve siyasi bakımdan zayıflayan ve son aylarda artan protestolarla giderek istikrarsızlaşan İran’da rejim değişimi için bir fırsat olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İran halkına rejime karşı harekete geçmeleri yönünde yaptığı çağrılarla uyumludur. Bu bağlamda, ABD’nin saldırıları daha çok İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmaya odaklanırken İsrail’in operasyonlarında özellikle liderlik kadrosunun ve karar alma merkezlerinin hedef alması, İsrail’in stratejik önceliklerini ortaya koymaktadır. Bu durum, İsrail’in öncelikli olarak İran’ın yönetim kapasitesini zayıflatmayı ve rejimi değiştirmeyi amaçladığını kanıtlar niteliktedir.
ABD’nin savaşa girme konusunda İsrail kadar net ve tutarlı bir stratejik gerekçeye sahip olmadığı resmi açıklamalardaki çelişkilerde görülmektedir. ABD Başkanı Donald Trump savaşın başında yaptığı açıklamada müdahalenin amacının İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek olduğunu belirtmiştir. Ancak saldırıların nükleer müzakerelerin devam ettiği bir dönemde gerçekleşmesi ve İran’ın nükleer kapasitesinin 12 Gün Savaşı sırasında zaten önemli ölçüde zayıflamış olması bu gerekçeyi tartışmalı hale getirmiştir. Trump’ın aynı açıklamada İran halkına yönetimi ele geçirme çağrısında bulunması rejim değişikliği hedefini gündeme getirirken kısa süre sonra ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth bunun bir rejim değişikliği savaşı olmadığını açıklamıştır. Bu çelişkili açıklamalar ABD’nin savaşın nihai hedefi konusunda net bir strateji ortaya koyamadığını göstermektedir.
Kaynak: WikiMediaABD’nin savaşa dahil olma kararı, Donald Trump yönetiminin özellikle Ortadoğu’da gereksiz çatışmalardan kaçınmayı önceleyen dış politika söylemiyle önemli ölçüde çelişmektedir. ABD dış politikasının demokrasi yayma girişimlerinden uzak durarak doğrudan temel çıkarlarının korunmasına odaklanması, Trump’ın söylemlerinin yanı sıra Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde de vurgulanmıştır. Bu çerçevede İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması ABD’nin bölgedeki temel çıkarları arasında zikredilen unsurlar arasında yer almaktadır. Ancak ABD’nin İran’a yönelik saldırılara katılması, İsrail’in göreceli güvenliği uğruna enerji güvenliği açısından kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması hedefinin riske atıldığını göstermektedir. Bu durum, ABD’nin Ortadoğu politikasında çıkar önceliklerinin İsrail lehine sürdürüldüğüne dair iddiaları güçlendirmektedir.
Savaşın ilerleyen aşamalarında özellikle Donald Trump’a yakın çevreler tarafından İran’a yönelik saldırıların meşrulaştırılmasında Çin faktörünün öne çıkarılması da ABD’nin sahip olduğu stratejik belirsizliğe işaret etmektedir. İran ile yakın ilişkilere sahip olan Çin’in İran petrolünün önemli bir alıcısı olduğu bilinse de İran Savaşı’nın doğrudan Çin’e karşı yürütülen bir hamle olduğu iddiası oldukça abartılı görünmektedir. Aksine, ABD’nin Asya’daki bazı hava savunma sistemlerini Ortadoğu’ya kaydırması Çin açısından stratejik bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Ayrıca enerji piyasalarında yaşanan dalgalanma, Çin’in yanı sıra Japonya ve Güney Kore gibi ABD’nin başlıca Asyalı müttefiklerini de ciddi biçimde etkilemektedir. Bu durum, İran’a yönelik saldırıların Çin’i köşeye sıkıştırma stratejisinin parçası olduğu söyleminin ABD’nin İran Savaşı’nı Çin’i öne sürerek meşrulaştırma çabasından ibaret olduğunu göstermektedir.
ABD’nin savaşa girme nedenine dair en makul açıklamalardan biri, İsrail’in ABD üzerindeki siyasi etkisi ve baskılarıdır. İsrail, varlığına yönelik temel bir tehdit olarak gördüğü İran’a karşı yürüttüğü operasyonlarda ABD’nin askeri, ekonomik ve diplomatik kapasitesinden yararlanmayı hedeflemiştir. ABD siyasetinde uzun süredir güçlü bir konuma sahip olan İsrail yanlısı lobilerin Donald Trump çevresinde özellikle etkili olması bu ihtimali güçlendirmektedir. Bu çerçevede ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İran’a yönelik askeri operasyonun tetikleyicisi olarak İsrail’in saldırı planını işaret eden açıklaması da bu değerlendirmeyi destekler niteliktedir.
Bütün bunlara rağmen İsrail’in baskıları, ABD’nin saldırılarını açıklamak için tek başına yeterince ikna edici değildir. ABD siyasetinde İsrail’in etkisi oldukça güçlü olsa da ABD’nin kendi stratejik çıkarlarını tamamen ikinci plana atarak yalnızca İsrail’in çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ileri sürmek abartılı olacaktır. Zira ABD’nin İran politikasındaki sertleşme, İsrail baskısının yanı sıra ABD’nin hatalı stratejisinin de bir ürünüdür. Bu hataların başında İran ile Venezuela arasında benzerlikler kurulması gelmektedir. Venezuela’da gerçekleştirilen askeri operasyon sonucunda Nicolas Maduro’nun etkisiz hale getirilmesi ve yerine ABD’ye yakın bir yönetimin getirilmesi, benzer bir senaryonun İran’da da mümkün olabileceği yönünde bir beklenti doğurmuş olabilir.
Bu deneyimden hareketle İran’da en üst düzey lider olan Ayetullah Ali Hamaney’in ortadan kaldırılması halinde rejimin hızla çökeceği yönünde ortaya çıkan değerlendirme İran rejiminin kurumsallaşmış yapısını önemli ölçüde küçümsemiştir. Nitekim Hamaney ve birçok üst düzey ismin hayatını kaybetmesine rağmen rejimin kurumsal yapısını koruyabilmesi bu varsayımın hatalı olduğunu göstermektedir. Ayrıca İran’ın, merkezi komuta yapısının bozulduğu durumlarda yerel düzeyde bağımsız hareket edebilen askeri grupların inisiyatif alarak operasyonlarını sürdürebilmesine dayanan “mozaik savunma” doktrini, üst düzey komutanların etkisiz hale getirilmesine rağmen İran’ın saldırılara karşılık verebilmesini mümkün kılmıştır. Bu durum, ABD’nin rejimin kara operasyonuna gerek olmaksızın hızlı biçimde çökeceğine yönelik beklentilerinin gerçekçi olmadığını ortaya koymuştur.
Kaynak: WikiMediaABD’nin İran konusunda yaptığı bir diğer hesap hatası, hava saldırılarının ardından hızla zayıflaması beklenen rejimin halk ayaklanmalarıyla yıkılacağı beklentisinde yaşanmıştır. Benjamin Netanyahu ve Donald Trump ilk günden itibaren İran halkına yönetimi ele geçirme çağrısında bulunsalar da saldırıların başta okulların bombalanması olmak üzere sivilleri etkilemesi, İran içinde rejime mesafeli bazı kesimler arasında dahi tepkiyle karşılanmıştır. Bu durum, rejim karşıtı bir mobilizasyon üretmek konusunda yaşanan başarısızlıkta etkili olmuş, rejim yanlısı grupların ise konsolide olmasını sağlamıştır. Bu bağlamda, ilk günlerdeki yoğun saldırıların ardından özellikle İran’da Ramazan ayının son cuma günü kutlanan Kudüs Günü’nde rejime destek veren geniş katılımlı gösteriler düzenlenmesi ve İranlı yetkililerin halkı sokaklara çağırması, rejim yanlısı İranlılar tarafından kamuoyuna verilen bir mesaj olarak değerlendirilmektedir.
Bu yanlış hesaplamanın arkasında özellikle Batı ülkelerinde yaşayan İran diasporasının taşıdığı güçlü muhalefet duygularının İran toplumunun geneli tarafından da paylaşıldığı yönündeki varsayımın bulunduğu söylenebilir. Oysa son yıllarda artan protestolara rağmen İran içindeki muhalif grupların rejimi devirebilecek silahlı yapılanmaya ve sonrasında ülkeyi yönetebilecek organizasyonel kapasiteye sahip olamadığı görülmektedir. Olası bir rejim değişikliği durumunda öne çıkan aktörlerin büyük ölçüde sürgündeki eski figürler olması bu zayıflığı ortaya koymaktadır. Devrik Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu Rıza Pehlevi veya Arnavutluk’un başkenti Tiran’da faaliyet gösteren Halkın Mücahitleri gibi grupların olası bir geçiş döneminin başlıca aktörleri olarak öne çıkması, İran içinde örgütlü ve güçlü bir alternatif muhalefetin bulunmadığını göstermektedir.
İran’da rejim karşıtı mobilizasyonun etnik hatlar üzerinden tetiklenebileceği varsayımı ABD’nin bir diğer yanlış değerlendirmesi olarak dikkat çekmektedir. İran’a yönelik hava saldırılarının başkent Tahran’ın yanı sıra etnik temelli örgütlerin bulunduğu Kürdistan ve Belucistan bölgelerine yönelmesi bu yaklaşımın sahadaki yansıması olarak değerlendirilebilir. İran’a yönelik hava saldırılarının rejimi devirebilecek geniş çaplı halk protestolarına yol açmaması üzerine ABD’nin İran’daki Kürt grupları devreye sokmaya çalıştığı gözlemlenmiştir. Nitekim saldırıların ilk aşamasının beklenen sonucu vermemesi sonrasında CIA tarafından bölgedeki bazı Kürt grupların silahlandırılmaya başlandığı yönünde haberler gündeme gelmiştir. Ancak İran’daki Kürt gruplar arasındaki ciddi görüş ayrılıkları ve koordinasyon eksikliği kısa vadede rejimi devirebilecek geniş ölçekli bir Kürt ayaklanmasının ortaya çıkmasını oldukça düşük bir ihtimal haline getirmektedir.
İran Savaşı’nın ekonomik boyutu da bu hamlenin ABD açısından ne derece hesapsız bir karar olduğunu gözler önüne sermiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatma ihtimali, olası bir ABD-İran savaşında Tahran’ın başvuracağı ilk adımlardan biri olarak uzun yıllardır değerlendirilmektedir. Nitekim İran’ın boğazdan engellemesinin enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara sebep olabileceği ve küresel enerji arzını önemli ölçüde etkileyebileceği bilinmektedir. Bu gerçeğe rağmen, ABD’nin piyasalara güven verecek güçlü bir alternatif oluşturmadan savaşa girdiği görülmektedir. Hürmüz Boğazı’na alternatif olabilecek Suudi Arabistan’ın Batı-Doğu Boru Hattı ile BAE’nin Habşan-Füceyre Boru Hattı ise halen potansiyellerinin oldukça altında kullanılmaktadır. Petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıkması ise söz konusu gelişmelerin şimdiden ciddi maliyetlere neden olduğunu göstermektedir.
Artan petrol fiyatlarının yanı sıra savaşın kendisi de ABD için son derece maliyetli bir süreç olarak devam etmektedir. ABD ordusu savaş öncesi hazırlıklar kapsamında savaş uçakları ve donanma unsurlarının konuşlandırılması için yaklaşık 630 milyon dolar harcamış, savaşın ilk 24 saatinde ise buna ek olarak 779 milyon dolar daha masraf yapmıştır. Açıklamalara göre savaşın ilk iki günü için 5,6 milyar dolar, ilk altı günü için ise 11,3 milyar dolar harcama yapılmıştır. Bu maliyetleri artıran en önemli unsur ise İran’ın düşük maliyetli saldırı sistemlerine karşı kullanılan pahalı hava savunma teknolojileridir. Örneğin bir THAAD önleyici füzesinin maliyeti 12–15 milyon dolar civarındayken İran’ın Şahid-136 gibi kamikaze dronlarının maliyeti yalnızca 20–50 bin dolar düzeyindedir. Bu durum iki taraf arasında ciddi bir maliyet asimetrisi yaratmaktadır.
Savaşın maliyetindeki bu dengesizliğin neden olduğu ekonomik maliyetin yanı sıra cephanelik stoklarında da benzer bir sorunla karşı karşıya kalınması, savaş için yeterli ön hazırlığın ABD tarafından yapılmadığını düşündürmektedir. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamasına göre ABD bir ayda yalnızca altı ila yedi adet THAAD önleyici füzesi üretebilirken İran, düşük maliyetli balistik füzelerinden ayda yaklaşık 100 adet üretebilmektedir. Her ne kadar İran füzelerinin önemli bir kısmı ABD ve İsrail’in sahip olduğu hava savunma sistemleri tarafından engellense de bu asimetrik üretim kapasitesinin uzun vadede bu iki ülke açısından bir dezavantaj oluşturduğu görülmektedir. Nitekim ABD’nin Rusya-Ukrayna Savaşı ve 12 Gün Savaşı süresince önemli miktarda önleyici füze tüketmiş olması, ABD’nin cephanelik stoklarının şimdiden ciddi ölçüde azalmasına yol açmıştır.
Bu açıdan İran’ın savaş boyunca sergilediği askeri yaklaşım klasik bir konvansiyonel üstünlük arayışından ziyade uzun vadeli bir yıpratma stratejisine işaret etmektedir. Özellikle düşük maliyetli balistik füzeler ve kamikaze dronlar ile ABD ve İsrail’in yüksek maliyetli hava savunma sistemleri arasında oluşan maliyet asimetrisi, bu stratejinin en somut göstergelerinden biridir. Buna ek olarak İran’ın Körfez ülkelerinin enerji üretim tesislerini hedef alan saldırıları ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma kapasitesi önemli bir ekonomik baskı aracı sunmaktadır. Bu durum, İran’ın karşı tarafın maliyetlerini sürdürülemez hale getirerek avantaj elde etmeyi hedeflediğini göstermektedir.
İran’a yönelik saldırılarda yaşanan operasyonel kusurlar da ABD için savaşın maliyetini artırmaktadır. Kuveyt kuvvetlerinin açtığı dost ateşi sonucu ABD’ye ait üç F-15 savaş uçağının düşürülmesi, ABD ordusu ile bölgedeki müttefik güçler arasında ciddi bir koordinasyon eksikliği bulunduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca Irak’ta bir Boeing KC-135 yakıt ikmal tanker uçağının düşürülmesi de ABD için önemli kayıplardan biri olarak dikkat çekmektedir. Bu olayla birlikte İran Savaşı’nda hayatını kaybeden ABD askerlerinin sayısı 13’e çıkmıştır. Bu gelişmeler, operasyonel planlamadaki eksikliklerin sahada ciddi askeri maliyetler doğurabileceğini bir kez daha göstermiştir.
İran saldırılarında hayatını kaybeden Amerikan askerleri, ABD kamuoyunda tepkileri artıran önemli bir unsur olarak öne çıkmaktadır. İran’a yönelik saldırılar, birçok Amerikalı tarafından ABD’nin Irak’ta yaşadığı travmalarla ilişkilendirilmekte ve bu nedenle kamuoyunda geniş bir kesim savaşa karşı eleştirel bir tutum sergilemektedir. Bu kesim içinde savaş karşıtı aktivistlerin yanı sıra askerler ve hatta bazı Trump destekçileri de yer almaktadır. İran Savaşı’na karşı çıkan görüşlerde ekonomik maliyetler ve hayatını kaybeden Amerikan askerlerinin yanı sıra savaşın insani sonuçları da vurgulanmaktadır. Özellikle ABD’nin gerçekleştirdiği hava saldırılarında bir okulun hedef alınması sonucunda çok sayıda çocuğun hayatını kaybetmesi, savaşın meşruiyetine yönelik eleştirileri derinleştirmekte ve ABD’nin bir an önce savaşı sonlandırması gerektiği yönündeki çağrıları güçlendirmektedir.
Sonuç olarak İran Savaşı, ABD’nin açık ve tutarlı bir stratejik hedef belirlemeden girdiği bir çatışma görünümü sergilemektedir. Savaşın gerekçesi olarak öne sürülen nükleer tehdit, rejim değişikliği veya Çin faktörü gibi açıklamalar kendi içinde tam bir tutarlılık göstermemekte, buna karşılık savaşın askeri, ekonomik, siyasi ve insani maliyetleri hızla artmaktadır. İran rejiminin saldırılara karşı direnç gösterebilmiş olması, beklenen halk ayaklanmalarının gerçekleşmemesi ve etnik gruplar üzerinden yürütülen stratejilerin etkisiz kalması, ABD’nin bu müdahalede ciddi hesap hataları yaptığını göstermektedir. Bu durum, ABD’nin İran’a yönelik müdahalesinin kısa vadeli operasyonel hamlelerden ibaret kaldığını ve uzun vadeli bir stratejik planlamaya dayanmadığını ortaya koymaktadır.
ABD savaş süresince net bir strateji ortaya koyamadığı gibi çatışmayı hangi koşullar altında ve nasıl sonlandıracağına dair de tutarlı bir çerçeve sunamamakta ve bu durum ABD’yi ciddi bir stratejik açmaza sürüklemektedir. ABD açısından erken bir geri çekilme kamuoyunda yenilgi algısının oluşması riski taşırken, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda sahip olduğu erişim ve alan engelleme (A2/AD) kabiliyetleri karşısında çatışmanın sürdürülmesi bir yandan ABD’nin ilerleme imkanını sınırlarken, diğer yandan savaşın maliyetini daha da artıracaktır. Bu bağlamda, ABD’nin bölgeye sevk ettiği deniz piyadelerinin sayısında yaşanan belirgin artış önümüzdeki dönemde Hark Adası gibi stratejik noktaların tehdit edilerek müzakere sürecinde bir koz olarak kullanılabileceği ihtimalini gündeme getirmektedir.