Toplum ve Teknoloji #35
#35
Teknoloji ve Yapay Zeka Politikaları Programı3 Kasım 2025
Kırılan çip makinesinde tersine mühendislik, komplo teorileri ve teknolojinin enerji tedariği

Toplum ve Teknoloji #35

Kırılan Bir Makineden Daha Fazlası

Geçtiğimiz günlerde Çinli bir yarı iletken (çip) firmasının, Hollandalı ASML firmasından tedarik ettiği kritik bir DUV (Derin Ultraviyole) litografi makinesini tersine mühendislik amacıyla parçalarına ayırdığı ancak yeniden birleştirirken cihaza hasar verdiği iddia edildi. İddiaya göre firma, durumu gizleyerek ASML’den teknik destek istediğinde, Hollandalı mühendisler makinenin içinin açıldığını ve kopyalanmaya çalışıldığını tespit etti.

Yarı iletken endüstrisini anlamak için önce litografiyi anlamak gerekir. Litografi, bir çipin üzerine milyarlarca transistörün basıldığı karmaşık bir süreç. Bu sürecin en kritik ekipmanı olan litografi makinesini ise dünyada neredeyse tekel konumunda olan Hollandalı ASML firması üretmekte.

ASML’nin ürettiği iki farklı litografi makinesi mevcut. En yeni nesil (5 nanometre ve altı) çipler için kullanılan EUV (Ekstrem Ultraviyole) ve biraz daha eski nesil (7nm ila 28nm ve üzeri) çipler için kullanılan DUV (Derin Ultraviyole), günümüz çip teknolojisinin vazgeçilmezleri. ABD, son yıllarda Çin’in yapay zeka teknolojilerinde yükselişini yavaşlatmak için son teknoloji çiplere erişimini engellemeye çalışıyor. Bu sebeple Washington, Hollanda ve Japonya hükümetlerine yoğun siyasi baskı uygulayarak, ASML ve diğer kritik tedarikçilerin (Nikon, Tokyo Electron gibi) Çin’e en gelişmiş DUV ve tüm EUV makinelerini satmasını yasaklattı.

Kaynak: Wikimedia

Çin bu kritik öneme sahip çipleri üreten makinelere sahip olmazsa yapay zeka, süper bilgisayarlar ve gelişmiş askeri sistemler için gereken yüksek performanslı çipleri üretemez ve teknolojik olarak istediği seviyeye ulaşamamış olur. Çin’i ileri teknoloji çiplerden mahrum bırakmayı amaçlayan bu tutum kağıt üzerinde mantıklı ve uygulanabilir duruyordu. Ancak 2023 ve 2024 yıllarında Huawei’nin piyasaya sürdüğü Mate 60 Pro akıllı telefonları, bu anlayışı temelden sarstı. Yaptırımlara rağmen bu telefonların içinde, Çinli üretici SMIC tarafından üretilen 7nm’lik bir çip bulunuyordu.

Peki bu nasıl mümkün oldu? SMIC, ihracatı yasaklanmış EUV makinelerine sahip değildi. TechInsights gibi analiz firmalarının ortaya çıkardığı üzere SMIC, ABD yasakları yürürlüğe girmeden önce yasal olarak satın aldığı daha eski nesil ASML DUV makinelerini kullandı. Bu makineleri, çoklu desenleme (self-aligned quadruple patterning - SAQP) adı verilen yavaş ve maliyetli bir teknikle limitlerine kadar zorlayarak 7nm üretimini başardı.

Bu gelişme, Çin’in çip üretim kapasitesi açısından bir dönüm noktası sayılabilir. Bu durumda Çin’in sadece kopyalayarak değil elindeki mevcut araçlarla inovasyon kabiliyetini ileriye taşıyabileceği ve yaptırımların Çin’i sadece yavaşlatabileceğini ancak durduramayacağı anlaşılmıştı. Ancak SMIC’nin 7nm başarısı, ne kadar etkileyici olsa da sürdürülebilir bir yöntem değil. Düşük verimlilik ve yüksek maliyet seri üretimin önünde büyük bir engel.

Çin’in asıl hedefi, “Made in China 2025” stratejisinde belirtildiği gibi, çekirdek bileşenlerde %70 yerlilik oranına ulaşmak. Bu hedefe ulaşmak için birkaç eski DUV makinesine güvenmek yetersiz. Yaptırımları yakın gelecekte kaldıramayacakları varsayıldığında bu makinelerini öz kaynaklarla üretebilmeleri gerekiyor.

Bu sebeplerden Çin’in önceki teknoloji atılımlarından aşina olduğu tersine mühendislik çabası ülke için yeniden zorunluluk haline gelmiş durumda. Başarılı olunursa, artık olgun ve yarı gelişmiş (otomotiv, 5G, askeri donanım nesnelerin interneti için hayati önem taşıyan 28nm-7nm aralığı) çipler için ASML’ye bağımlı kalmayacaklar. Batı’nın uyguladığı DUV ambargosu fiilen etkisiz hale gelecektir. Bu açıdan bakıldığında, bozulan makine bir başarısızlık değil, kaçınılmaz bir öğrenme sürecinin maliyeti olarak okunabilir.

white and black typewriter on green grass during daytime

Teknolojik izolasyon Çin gibi büyük bir iç pazara hakim bir güç için inovasyonu ve teknolojik gelişimi hızlandıran bir katalizöre dönüşüyor. ASML’nin CEO’su Peter Wennink de dahil olmak üzere pek çok sektör lideri, geçmişte Batılı hükümetleri bu konuda uyarmıştı. Wennink, Çin’i tedarik zincirinden tamamen dışlamanın, onların kendi yerli çözümlerini geliştirmelerini hızlandıracağını savunmuştu. Eğer Çin, bu makineleri Batı’dan satın alabilseydi, muhtemelen milyarlarca doları kendi litografi makinelerini sıfırdan geliştirmek için harcamak yerine satın almayı tercih edecekti ve Batı’nın teknolojik birikimine bağımlılığı sürekli hale gelecekti. ABD’nin politikaları, Çin’in en zorlu mühendislik problemini çözmesi için ona en güçlü ulusal motivasyonu vermiş oldu.

Bu stratejinin doğruduğu iki ayrı problematik göze çarpıyor. İlk olarak, Batılı şirketler (ASML, Lam Research, Applied Materials) en büyük ve en hızlı büyüyen pazarlarını kaybediyor. Zira ASML, 2025 görünümünde Çin pazarındaki payının kısıtlamalardan etkileneceğini zaten kabul etti. Bu şirketler, pazarlarını kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda devlet destekli devasa bir rakibin doğuşuna tanıklık ediyorlar.

Buna ek olarak Pekin hükümeti de yaptırımlara tamamen sessiz kalmış değil. Batı, çip makinelerini bir silah olarak kullanırken, Çin de kendi tekelindeki bir silahı, yani nadir toprak elementlerini (NTE) kullanmaya başladı. Yarı iletken üretimi, lazerler ve hassas optikler için bu elementlere bağımlı. Çin’in NTE ihracatını kısıtlaması, ASML gibi üreticileri doğrudan etkileme potansiyeline sahip. Bu tehlike ise karşılıklı bağımlılık ve tırmanma sarmalı yaratıyor.

Çin’in DUV makinelerini başarıyla kopyaladığını varsaymak için henüz erken. Raporlar, bu sürecin ne kadar zorlu olduğunu (makineyi bozacak kadar) gösteriyor. Ayrıca, mesele DUV’u kopyalamakla bitmiyor., En gelişmiş EUV teknolojisini kopyalamak tamamen başka bir zorluk. EUV, milyarlarca dolarlık bir AR-GE ve binlerce tedarikçiden oluşan bir ekosistem gerektiriyor.

Ancak teknoloji mücadelesinin seyri değişmiş durumda. DUV alanındaki bu gelişmeler, Çin’in olgun ve yarı gelişmiş çiplerde tam bağımsızlığa doğru ilerlediğini gösteriyor. Bu çipler, küresel ekonominin ve askeri sistemlerin %90’ından fazlasını çalıştırıyor.

Batı’nın Çin’i teknolojik olarak dondurma girişimi uzun vadede netice verecek gibi görünmüyor. Bu yaklaşım, Çin’i şimdilik ciddi oranda yavaşlatıyor. Ancak dolaylı olarak da Çin’in kendine yeterliliğine zaruri bir katkıda bulunuyor. Çip alamayan Çin, çip üretmek zorunda kalıyor.

Tersine mühendislik çalışmaları bu dönüşümün en somut göstergesi olarak karşımızda. Dolayısıyla artık Batı’nın mutlak üstünlüğünden değil, en az iki kutuplu bir teknoloji düzeninin sancılı ama görünür şekilde ortaya çıkışından söz ediyoruz. Bu koşullarda politika yapıcıların da stratejilerini bu yeni gerçeklik doğrultusunda yeniden değerlendirmesi gerekiyor.

Ya Yapay Zeka Komplo Teorisi İse?

İnternetin en değerli katkılarından biri, bilgiye erişimi kolaylaştırması idi. Aklımıza bir konu takıldığında, bir ürün satın almadan önce içeriğini merak ettiğimizde veya herhangi bir konuda yardıma ihtiyacımız olduğunda; durup bir arama motoruna veya yapay zeka asistanına danışmak, artık yadırgamadığımız, hatta neredeyse zorunlu bir alışkanlık olarak gördüğümüz bir pratik.

Böylesine hayatı kolaylaştıran bir aracın en büyük yararı, elbette ki kullanıcıların merak ettikleri ve öğrenmek istedikleri içeriğe kolaylıkla ulaşabilmelerine ve kendi araştırmalarını zahmetsizce yapabilmelerine olanak tanımasıdır. Kullanıcıların araçlarında yanan bir uyarı ışığının ne anlama geldiğini arama motorunda sorgulaması, birkaç gündür süregelen kol ağrılarının nedenlerini araştırabilmeleri ve bunun gibi sayısız konu, sadece birkaç tık ötede birer araştırma örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu araştırmayı yapabilmenin elbette pek çok avantajı var. “Kendi müstakil araştırmamızı kendimizin yapması” fikri internetin temel faydalarından biri. Bu fikir bir zamanlar üniversiteler, medya ve devlet kurumları gibi otorite figürlerinin filtrelediği bilgiye alıcı olarak pasifçe güvenmek yerine, bireyin konuları birden fazla bağımsız kaynaktan, kendi eleştirel kriterleriyle derinlemesine incelemesi, araştırması anlamına geliyor. İnternetin bilgiye erişimi devrimsel biçimde kolaylaştırması sayesinde popülerleşen bu pratik insanları, hiyerarşik kanallardan süzülmüş bilginin alıcısı olmaktan çıkarıp, aktif birer sorgulayıcı ve araştırmacı konumuna taşıyor.

Ne var ki, bireysel araştırma özgürlüğü ciddi dezavantajları da beraberinde getiriyor. Sınırsız bilgi akışı, devasa bir bilgi kirliliğine yol açıyor. Bu da teyit edilmemiş iddiaları gerçeklerden ayırmayı zorlaştırıyor. Hal böyleyken kullanıcı kendisi için kestirmeler buluyor. Bilgiye erişim mesai ve derinlikte dolaşım gerektirdiği için, kolay erişim biçimleri, ön izlemeler ve sosyal medya paylaşımları bilgi kaynağı addediliyor.

Elbette internet, muteber bir araştırma kaynağı olarak kabul ediliyor. Ancak bir araştırma kaynağı olmaktan ziyade bir araştırma zemini. “İnternetten öğrenilen bilgi” kavamsallaştırmasıyla zihinlere yerleşen bu itibar, internetten kaynaklanabilecek bütün dezenformasyonu masum hale getirebiliyor. Kullanıcılar bilgilerin kendisine yahut kaynağa bir itibar etmek yerine internetin kendisine, orada karşılaşılan bütün bir içeriğe itibar etmeye meylediyor ve kendi inançlarını pekiştiren kolay içeriklere erişiyorlar. Doğal bir eğilimle yalnızca kendi inançlarını doğrulayan kaynaklara yönelince karşılaştıkları şey tık tuzağı ve komplo teorileri oluyor. Bu sürecin doğru yönetilememesi, gereksiz zaman ve emek kaybına neden olabileceği gibi, yanlış karar alma riskini de artırıyor.

MIT Technology Review’in son sayısı da bu konuya odaklanmış. Bu seri, dijital çağda komplo teorilerinin marjinal inançlar olmaktan çıkıp çevrimiçi kültürün merkezine nasıl yerleştiğini inceliyor. Sosyal medya ve algoritmaların duygusal, dikkat çekici içerikleri öne çıkararak “viral olanın doğru sayıldığı” bir ortam yarattığı; bu durumun hakikat algısını zayıflatıp bireyleri kendi mikro-komplolarını kurmaya yönelttiği vurgulanıyor. Seri, komplo düşüncesini yalnızca yanlış bilgi değil, aynı zamanda kimlik ve aidiyet biçimi olarak ele alıyor. Teknolojik altyapıların inanç, bilgi ve topluluk üretimini dönüştürerek bugünü “komplo çağına” dönüştürdüğünü iddia ediyor.

Ancak bu durum kaçınılmaz değil. Science’ta yayımlanan çalışma komplo teorilerinin değişebilirliğine odaklanıyor. 2.000’den fazla katılımcı kendi inandıkları bir komplo teorisini açıklayıp OpenAI’nin GPT-4 Turbo modeliyle oluşturulan “DebunkBot” adlı yapay zekayla yaklaşık sekiz dakika süren bir sohbet gerçekleştiiyorlar. Üç turluk bu konuşmalar sonucunda, katılımcıların komplo inançlarında ortalama %20 azalma görüldü; dörtte biri ise inançlarını tamamen terk etti. Etki hem klasik (örneğin JFK suikastı) hem de güncel (COVID-19, 2020 Amerika seçimleri) komplolar için geçerliydi. Araştırma, komplo teorilerine inananların çoğunun irrasyonel değil, yanlış bilgilendirilmiş olduğunu; doğru verilerle karşılaştıklarında fikir değiştirebildiklerini gösterdi. Makale, “post-hakikat” çağında bile olguların gücünü koruduğunu ve bilgi temelli tartışma kültürünü yeniden canlandırmada bir umut taşıdığını savunuyor.

a group of birds flying in the dark

Yine bu sayıdaki başka makaleye göre, söz konusu komplolardan bir diğeri de yapay genel zeka fikri. Heaven’in makalesi, AGI yani yapay genel zeka düşüncesinin aslında kanıtı belirsiz ama vaatleri çok büyük bir hikayeye dönüştüğünü anlatıyor. Bir yandan insanlığı kurtaracağı, hastalıkları bitireceği, bolluk çağı getireceği söyleniyor; öte yandan felaketlere yol açacağı iddia ediliyor. Bu belirsiz umut ve korku karışımı anlatı, teknoloji dünyasında büyük para ve güç toplamış durumda. Yazar, bu inancın şirketler tarafından “yakında geliyor” söylemiyle beslendiğini, ancak bugünün gerçek sorunlarına yönelik çabaları gölgelediğini belirtiyor ve okuyucuyu bu büyülü anlatının cazibesine kapılmadan gerçeği sorgulamaya çağırıyor.

Sonuç olarak, bilgi bolluğunun hakim olduğu çağımızda asıl problem, teyit için gerekli olan bilgi kontrolü yetisinin zayıflamasıdır. Bu durum, bireysel araştırmayı hem bir zorunluluk hem de bir sorumluluk haline getiriyor. Zira artık kimse, bilginin pasif bir tüketicisi değil.

Ancak bu süreç aynı zamanda kendi risklerimizi de beraberinde taşımakta. Yanlış yönlendirilmek, ön kabullerimize teslim olmak veya güvenilirlikle otoriteyi karıştırmak gibi. Bu nedenle “sorumlu araştırmacı” olmak, yalnızca bilgi toplamak değil, onu süzmek, kaynakları sorgulamak ve eleştirel bir tutumla yeniden değerlendirmek elzem hale geliyor. Çünkü gerçek anlamda araştırmak, artık doğrulara ulaşmaktan çok, yanlışların içinden geçerken hedefimizden sapmamaktır.

Enerji Duvarını Aşmak: Extropic’in “Termodinamik Hesaplama” Vizyonu Yapay Zekayı Nasıl Değiştirebilir?

Mevcut yapay zeka paradigmasında ilerlemenin sınırlarını sadece algoritmalar değil, enerji tüketimi de belirliyor. Büyük dil modelleri, devasa veri merkezleri ve sürekli genişleyen yapay zeka altyapısı, dünyadaki elektrik talebinin hızla artmasına neden oluyor. Silikon Vadisi merkezli Extropic adlı girişim, bu soruna radikal bir yanıt vermeye hazırlanıyor: Thermodynamic Computing (Termodinamik Hesaplama).

Extropic’in kurucu ekibine göre yapay zeka sistemlerinin büyüme hızıyla enerji verimliliği arasında yapısal bir uçurum oluşmuş durumda. Şirketin kısa süre önce yayımladığı “Thermodynamic Computing: From Zero to One” başlıklı manifesto, bu krizi teknik bir verimsizlikten ziyade bilgi işlemin doğasına dair bir yanlış varsayım olarak yorumluyor. Geleneksel bilgisayar mimarileri, ki ister CPU ister GPU tabanlı olsun, deterministik, yani kesin sonuçlar üreten ikili sistemler üzerine kurulu. Oysa doğadaki süreçler özellikle ısı, enerji ve entropi ile ilişkili olarak olasılıksal biçimde işliyor. Extropic, buradan hareketle, doğanın enerji kullanma biçimini taklit eden, “termodinamik” bir hesaplama modeli öneriyor.

Bu yaklaşımın merkezinde şirketin geliştirdiği Thermodynamic Sampling Unit (TSU) adını verdiği yeni bir donanım bulunuyor. TSU, klasik işlemciler gibi sayısal işlemler yapmak yerine olasılık dağılımlarından doğrudan örnekler alıyor. Yani sistem bir sonuca ulaşmak için tüm olasılıkları “hesaplamıyor”, bunun yerine doğrudan enerji temelli bir denge noktasına ulaşıyor. Bu hem enerji tüketimini düşürüyor hem de rastlantısallığın doğal bir avantaj olarak kullanıldığı yeni bir bilgi işleme paradigması oluşturuyor.

Extropic bu sistemi, “deterministik” GPU hesaplamalarına kıyasla on bin kat daha verimli hale getirebileceğini iddia ediyor. Bu iddia henüz sadece laboratuvar ölçeğinde test edilmiş olsa da eğer pratikte doğrulanırsa yapay zekanın enerji ekonomisi kökten değişebilir. Şirketin geliştirdiği Denoising Thermodynamic Model (DTM) adlı yeni algoritma da bu donanıma özel olarak tasarlanmış. Diffusion model ile benzer bir mantıkta çalışan DTM, veriyi “gürültüden bilgiye” dönüştürürken klasik GPU’ların harcadığı enerjinin çok küçük bir kısmını kullanıyor.

Kaynak: Extropic

Bu gelişme, enerji verimliliğinden daha çok yapay zekanın gelecekte belirecek mimarisi bakımından önemli bir dönüm noktası olarak görülebilir. Çünkü bugünkü sistemlerde asıl enerji yükü, işlem yapmaktan değil, veri taşımaktan kaynaklanıyor. GPU’lar, devasa miktarda veriyi sürekli olarak bellekten işlemciye taşıyor, ki bu durum soğutma ve altyapı maliyetlerini katlıyor. Extropic’in önerdiği mimaride ise, işlem ve bellek ayrımı ortadan kalkıyor; böylece bilgi enerjiyle birlikte aynı fiziksel düzlemde akıyor.

Extropic’in çıkışı büyük yankı uyandırmış durumda. Teknoloji dünyasının muteber kaynaklarından olan Wired dergisi, bu girişimi “veri merkezlerinin enerji krizine meydan okuma denemesi” olarak nitelendirirken, bazı uzmanlar da donanımın henüz “kanıtlanmış” olmaktan uzak olduğunu vurguluyor. Özellikle on bin katlık enerji tasarrufu iddiasının geniş ölçekli yapay zeka modellerinde geçerli olup olmayacağı şimdilik belirsiz. Yine de Extropic’in geliştirdiği XTR-0 adlı ilk prototip platformun beta testlerine başlamış olması, konseptin laboratuvar dışında da test edildiğini gösteriyor.

Eğer bu yaklaşım gerçekten ölçeklenebilir hale gelirse, yapay zeka üretiminde “enerji verimliliği” yeni bir rekabet alanı haline gelebilir. Bugün NVIDIA, AMD ve Google gibi devler işlem gücü üzerinden yarışırken Extropic gibi yeni nesil girişimler “enerji başına zeka” üretme kapasitesiyle öne çıkabilir. Bu durum enerji politikalarını ve veri merkezi yatırımlarını yeniden şekillendirebilir.

Extropic’in “termodinamik hesaplama” vizyonu, bilgiyi işleme biçimimizi yeniden düşünme girişimi olarak da görülebilir. Neticede, hem daha akıllı hem de enerji ihtiyacı daha sürdürülebilir karşılanan yapay zekalar ufukta belirebilir.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.