#39

#39 Toplum ve Teknoloji

Avustralya’nın Sosyal Medya Yaş Sınırlandırma Yasası

Avustralya hükümetinin 16 yaş altı bireylerin sosyal medya kullanımını kısıtlayan yeni düzenlemesi dünya genelinde benzer tartışmalar yürüten hükümetler için bir pilot uygulama niteliği taşıyor. Bu yasa çocukların güvenliğine yönelik bir tedbir olmasının yanı sıra dijital sınırların ulusal hukuk normlarıyla yeniden tanımlanması ve devletin teknoloji platformları üzerindeki denetim kapasitesini test etmesi anlamına geliyor. Avustralya’daki bu yeni kanun küresel teknoloji politikasının geleceği adına önemli bir adım olabilir.

Demokratik sistemlerde teknolojiyle ilgili yasama süreçleri genellikle uzun teknik istişarelere dayanmasına alışkınız ancak Avustralya’nın sosyal medya yasağı örneğinde sürecin oldukça hızlı ilerlediğini görüyoruz. Başbakan Anthony Albanese liderliğindeki hükümet artan toplumsal endişelere ve ebeveyn taleplerine yanıt vererek geniş kapsamlı bir siyasi uzlaşı ile sosyal medya yasağı adımını attı diyebiliriz. Bu sürat, teknoloji politikasının teknik bir mesele olmaktan çıkıp öncelikli bir toplumsal gündem maddesine dönüşmesinin bir neticesi.



Yasak bir kaç vecihten yorumlanabilir. Yasanın “16 yaş altı” vurgusu ebeveynler açısından her ne kadar makul bir istek olarak gözükse de diğer taraftan ciddi bir anti-demokratik yasak olarak yorumlanabilir. Wall Street Journal’ın aktardığı üzere, Avustralya hükümetine karşı hukuki süreç başlatan Reddit gibi platformlar bu yasağın gençleri dijital kamusal alandan uzaklaştırmaya çalıştığını ve siyasi haklarınının kısıtladığını iddia ediyor. Malumunuz sosyal medya bugün basit bir eğlence aracından çok daha fazlası. Gençlerin iklim krizinden küresel siyasete kadar birçok konuda bilgi edindiği ve politik bilinç kazandığı birincil mecra konumunda. Eleştirmenlere göre bu yaş grubunu dijital kamusal alandan tamamen men etmek gençleri demokratik katılım hakkından ve bilgiye erişim özgürlüğünden mahrum bırakacak. Dolayısıyla bu kısıtlama, gençleri makul vatandaş haline getirip politik sosyalleşme süreçlerini kontrol altında tutmak amacıyla oluşturulan bir sansür mekanizması meydana getirme riski taşıyor.

Siyasi tartışma bir kenara, uygulama aşamasının gereklilikleri internetin genel işleyişinde yapısal bir değişikliği zorunlu kılıyor. İnternet ortamında belirli bir yaş grubunu filtrelemenin en güvenilir yolu tüm kullanıcıların yaşını şüpheye mahal doğurmayacak bir şekilde doğrulamaktan geçiyor. Bu durum “Age Assurance” diye adlandırılan yaş güvencesi sistemlerinin yaygınlaşması anlamına geliyor. Sosyal medya platformlarının yasaya uyum sağlayabilmesi için kullanıcıların kimliklerini veya yaşlarını teyit edecek mekanizmalarını daha da geliştirmeleri gerekecek. Bu süreç internetin geleneksel anonim yapısını bozup yönetilebilirliğini ve kontrol edilebilirliğini arttıracak. Bu sayede internet üzerinden anonim kimlikler arkasına saklanarak kötü niyetle manipülatif ve dezenformasyon içeren içerikler denetlenebilir bir hale gelecek. Devletler açısından bu dönüşüm dijital alandaki hakimiyeti artırırken kötü niyetli kişilerin de sorumlu tutulabilmelerini kolaylaştıracak. Bunlara ek olarak yasanın kağıt üzerindeki hedefleri ile sahadaki teknik gerçeklikler arasında aşılması gereken ciddi engeller bulunuyor. Analistler bu tür merkezi kısıtlamaların esnek dijital araçlar ve alternatif kaçış yolları karşısında zorlanabileceğine dikkat çekiyor.

Avustralya’nın bu girişimi yasanın pratikte ne kadar başarılı olacağından bağımsız olarak küresel anlamda bir emsal oluşturacak. Devletler uluslararası teknoloji şirketleri karşısında egemenlik haklarını kullanma konusunda daha cesur adımlar atabileceklerini zaman zaman hissettiriyorlar. Bu düzenleme yaş doğrulama teknolojileri pazarını büyüterek benzer yasaları gündemine alan İngiltere ve Avrupa Birliği ülkeleri için de referans olarak gösterilebilir. Eğer Avustralya’da uygulanacak model toplum seviyesinde takdir toplar ve teknik engelleri aşabilirse dünyada internete erişim standartlarının değiştiği yeni bir döneme tanıklık edebiliriz.

Video Simülasyonlarıyla Robot Eğitimi

Google’ın yayımladığı son araştırma, robotların artık gerçek dünyada defalarca deneme yapmadan da eğitilebileceğini gösteriyor. Yapay zeka tarafından üretilen videolar kullanılarak geliştirilen simülasyonlar, bir robotun bir görevi ne kadar başarılı şekilde yerine getireceğini önceden ve büyük ölçüde doğru biçimde tahmin edebiliyor. Bu bulgu, robotik alanında önemli bir paradigma değişimine işaret ediyor.

Araştırmaya göre, Google’ın Veo teknolojisi üzerine inşa edilen video tabanlı bir simülatör, robotların gerçek dünya görevlerindeki performansını yüksek doğrulukla ön görebiliyor. Testlerde simülatörün tahmin ettiği başarı oranları ile robotların gerçek dünyadaki performansı arasında ciddi anlamda bir uyum tespit edildi. Pratikte bu durum simülatörün hangi konfigürasyonların daha iyi performans göstereceğini güvenilir biçimde ayırt edebildiği anlamına geliyor.



Bugüne kadar robot eğitimi hem pahalı hem de yavaş işleyen bir süreçti. Bir robotun basit sayılabilecek görevleri bile güvenilir biçimde yapabilmesi için aynı hareketi gerçek ortamda yüzlerce kez tekrarlaması gerekiyordu. Her hata zaman, para ve donanım kaybı anlamına geliyordu. Video tabanlı simülasyonlar ise bu sürecin büyük bölümünü bilgisayar ortamına taşıyor. Şirketler, farklı senaryoları fiziksel robotlar üretmeden önce sanal ortamda test edebiliyor ve hangi ayarların işe yarayacağını erkenden görebiliyor.

Artık robotlara bir işi öğretmek için artık o işi defalarca gerçek hayatta yaptırmak şart değil. Bunun yerine, yapay zekanın ürettiği videolar üzerinden robotlara “bu işi yaparsan ne olur” diye öğretmek mümkün. Üstelik bu yöntem, robotun gerçek dünyada ne kadar başarılı olacağını büyük ölçüde doğru tahmin edebiliyor.

Sektörel Etkiler

Bu gelişmenin en kritik sonucu, şirketlerin simülasyon ortamlarında çok daha yoğun ve derinlikli eğitim süreçleri yürütebilmesidir. Aynı zamanda bu ortamlarda elde edilen kazanımların fiziksel robotlara başarıyla aktarılabileceğine dair güven de belirgin biçimde artmıştır.Robotik sektöründeki en temel sorunlardan biri, robotların görevleri güvenilir biçimde yerine getirebilmeleri için gerekli olan geniş ve çeşitli eğitim verisine erişim olagelmiştir.

Geleneksel yaklaşımda robotların görevleri defalarca fiziksel olarak tekrar etmesi gerekirken Google’ın çalışması simülasyon ve veri hattı temelli eğitimin, yalnızca fiziksel pratikle yürütülen yöntemlere kıyasla çok daha hızlı sonuca ulaştırdığı görülmektedir.

Silicon Vadisi’nde bir süredir konuşulan bu yaklaşım, Google’ın robotlara dair gerçekleştirdiği araştırmasıyla birlikte güçlü bir bilimsel dayanak kazanmış durumda. Bu kanıt, küresel teknoloji şirketlerinin robotik yatırımlarını hızlandırmasını muhtemelen tetikleyecek.

Ortaya çıkan tablo, gelecekteki asıl ihtiyacın daha fazla robot üretmekten çok bu simülasyonları çalıştıracak güçlü bilgisayar altyapıları olacağını gösteriyor. Robotları eğiten esas unsur, fabrika zemininden ziyade veri merkezleri ve hesaplama kapasitesi haline geliyor. Özellikle GPU’lar, bu yeni dönemin en kritik kaynaklarından biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak, robot teknolojisi gündelik hayata etkisine dair ciddi bir dönüşüm geçiriyor. Robotlar artık deneyerek değil, izleyerek öğreniyor. Fiziksel dünyada değil, önce bilgisayar ortamında eğitiliyor. Bu değişim, robotların daha hızlı eğitilmesini sağlarken, üretimin ve emeğin geleceğine dair daha geniş kapsamlı soruları da beraberinde getiriyor.

Yapay Zeka, Su ve Görünmez Maliyetler: Neyi, Neden Tartışıyoruz?

Gündelik hayatımızda kullandığımız teknolojik hizmetlerin arkasındaki çevresel maliyetleri çoğu zaman fark etmiyoruz. İnternet, bulut hizmetleri ya da dijital uygulamalar “maddesiz” bir dünya hissi yaratıyor. Sanki enerji harcamıyor, su tüketmiyor, doğrudan bir çevresel etki üretmiyorlar gibi algılıyoruz. Oysa neredeyse tüm sektörler, tarımdan madenciliğe, tekstilden teknolojiye kadar yoğun su tüketimine dayanıyor. Bir tişört, bir hamburger ya da bir cep telefonu, üretim zincirinin farklı aşamalarında binlerce litre suya ihtiyaç duyuyor. Buna rağmen bu sektörlerin çevresel etkileri genellikle normalleşmiş, hatta kaçınılmaz kabul edilmiş durumda. Bugün yapay zeka ise, bu görünmez altyapının en güncel ve en tartışmalı örneği olarak öne çıkıyor. Görece yeni ve diğer sanayi sektörlerinden ayrışan haliyle yapay zeka altyapıları, kullandığı su miktarı itibariyle coğrafi ve fiziksel nasıl bir tahrip oluşturduğu fazlasıyla göze batıyor.



Wire dergisinde yayımlanan ve yapay zeka ile veri merkezlerinin su kullanımı etrafında şekillenen tartışmayı ele alan yazı, algıda seçicilik durumuna odaklanıyor. Yazı, yapay zekanın su tüketimine dair kamuoyunda dolaşan çarpıcı iddiaların çoğu zaman eksik ya da hatalı hesaplara dayandığını, ancak buna rağmen güçlü bir toplumsal etki yarattığını gösteriyor. Gazeteci Karen Hao’nun kitabında yer alan ve daha sonra ciddi bir istatistiki veri hatası içerdiği anlaşılan Şili’deki veri merkezi örneği,rakamların nasıl hızla sembolik bir anlatıya dönüştüğünü ortaya koyuyor. Bunun neticesinde tartışma teknik bir mesele olmaktan çıkarak yapay zekanın çevresel tehdit olarak konumlandırıldığı bir anlatıya evriliyor.

Veri merkezlerinin su kullanımı tek tip ya da her yerde aynı etkiye sahip değil. Su tüketimi merkezin bulunduğu coğrafyaya, iklim koşullarına, kullanılan soğutma teknolojilerine ve yerel su kaynaklarının durumuna göre büyük ölçüde değişiyor. Bazı bölgelerde bu tür tesisler ciddi bir baskı yaratırken, su kaynaklarının görece bol olduğu yerlerde etkiler çok daha sınırlı kalabiliyor. Buna rağmen kamuoyundaki tartışmalar çoğu zaman bu farklılıkları göz ardı ederek genelleyici ve orantısız bir dile yaslanıyor.

Burada asıl dikkat çekici olan, yapay zekanın neden bu kadar merkezi bir hedef haline geldiği. Yazıda da vurgulandığı gibi tarım, tekstil ya da gıda gibi sektörler çok daha yüksek su tüketimine sahip olmalarına rağmen benzer bir tepkiyle karşılaşmıyor. Bunun nedeni, bu sektörlerin sunduğu yiyecek, giysi, barınma gibi çıktıların toplumsal olarak daha somut ve vazgeçilmez kabul edilmesi. Yapay zeka ise hala faydası ve gerekliliğine kıyasla topluma sunduğu katkı bakımından tartışılan bir teknolojik yenilik. Bu nedenle su tartışması, aslında yapay zekanın değerine dair bir toplumsal yargının dışavurumu haline geliyor. Ancak bu durumun internetin ilk yaygınlaştığı zamanlarına benzediğini, yapay zeka kullanımı yaygınlaştıkça ve toplumsal kabul arttıkça böylesi bir kaynak tüketimi başlığıyla gündeme gelmeyeceğini öngörmek mümkün.

Sonuçta yapay zeka ve su meselesi, çevresel bir hesaplama problemi olmaktan çıkmış durumda. Daha ziyade hangi teknolojileri gerekli görüyorken hangilerini sorguladığımız ve kamusal kaynakların kullanımını meşru bulup bulmadığımızla ilgili daha geniş bir değer tartışmasının dışavurumu olarak okunabilir. Zira teknolojiye dair asıl mesele çoğu zaman ne kadar tükettiği değil, neden ve kimin için tükettiği. Bu bağlamda toplumsal olarak bir şeyin ihtiyaç olarak görülmesiyle, büyük ölçekli kaynak kullanımının tolere edilmesi önemli bir algılama biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Yani yapay zekanın işlevsel olmanın ötesinde bir ihtiyaç olarak kendine yer bulmasıyla bu meselenin toplumsal olarak algılanışı değişebilir görünüyor.
Toplum ve Teknoloji
15 Aralık 2025
İnternette Anonimliğin Sonu mu Geliyor?