#47

#47 Toplum ve Teknoloji

Teknoloji Okumaya Mani mi?

Teknolojinin hayatımızdaki ağırlığı arttıkça, okuma alışkanlığımızı da aynı hızla geride mi bırakıyoruz? Özellikle yapay zeka destekli sohbet robotlarının gündelik yaşamın parçası haline geldiği bu dönemde, en sık tartışılan konulardan biri insanların okuma oranlarındaki belirgin düşüş. Sosyal medya ve sürekli etkileşim üzerine kurulu bu çağda, dikkat ve sabır gerektiren okuma pratiğinin yerini, hızlıca tüketilen, yüzeysel bilgi akışlarına bıraktığı yönünde yaygın bir kanaat var. Zamanımızı anlamlı bir uğraşla değerlendirmek yerine, farkına bile varmadan akış içinde erittiğimizi düşünüyoruz. Peki bu yargı ne kadar sağlam? Yüzyıllar boyunca bireysel ve toplumsal hafızamızı şekillendirmiş, düşünme biçimimizi derinleştirmiş bir alışkanlık bu denli kolay terk edilebilir mi? Okuma, teknolojik dönüşümlerin karşısında sessizce geri çekilen bir pratik mi, yoksa yalnızca biçim mi değiştiriyor?

Kaynak: AA
Geçtiğimiz günlerde kaleme alınan bir blog yazısı, okumanın kolay kolay vazgeçilebilecek bir alışkanlık olmadığını iddia ediyor. Okumanın yerini sosyal medya ya da yapay zeka destekli araçların alabileceğini savunanların ise, farkında olmadan son derece sığ bir deneyim alanını kabullendikleri ima ediliyor. Zira bu tür mecralar, bilginin hızla tüketildiği fakat derinlik kazanmadığı bir zemine işaret ediyor. Oysa insan, tarih boyunca biricik olanı geçici ve değersiz olana karşı koruma refleksi göstermiş, anlamlı olanı sürdürme konusunda ısrarcı olmuştur. Okuma da tam bu noktada, insanın dünyadaki varoluşunu katmanlandıran, düşünceyle temasını yoğunlaştıran zengin bir faaliyet olarak öne çıkar. Bu niteliğiyle okuma, dönemsel alışkanlıkların ya da teknolojik yeniliklerin gölgesinde kolayca terk edilebilecek bir uğraş değildir.

Günümüzde internetin en popüler teorilerinden biri, okuma kültürünün bittiği ve dolayısıyla medeniyetin çöküşe geçtiği üzerine kurulu. Bu anlatıya göre, dijital teknolojiler dikkat süremizi paramparça etti ve karmaşık düşünme yeteneğimizi elimizden aldı. Ancak bu karamsar tabloya yakından baktığımızda, durumun aslında bir kıyamet olmaktan uzak olduğunu görüyoruz. Zihinlerimiz düşüş hikayelerine inanmaya programlı olsa da, veriler bize bambaşka bir şey söylüyor: 2025 yılında kitap satışları pandemi öncesinin üzerinde seyrediyor, bağımsız kitapçılar çoğalıyor ve kitapçılar bile yeniden merkezi hale geliyor.

Okuma oranlarındaki düşüşü inkar etmek imkansız, fakat bu düşüşün şiddeti sıklıkla abartılıyor. Yapılan araştırmalar, çok kitap okuyanların biraz daha az okumaya başladığını gösterse de, toplumun okuma alışkanlığında radikal bir kopuşa işaret etmiyor. İlginç bir şekilde, okuma süresindeki en büyük azalma akıllı telefonların hayatımıza girdiği dönemde değil, geniş bant internetin yaygınlaştığı 2000’lerin ortalarında yaşandı. Yani karşımızda ani bir çöküş yok. Aksine daha dengeli, peyderpey kendini bırakan bir kale var. Çözülmenin uzunluğu toparlanmayı da uzatıyor.

Dijital platformların bizi tamamen ele geçireceği korkusu da yavaş yavaş etkisini yitirmeye başladı. Sosyal medya uygulamaları, kullanıcıları kendine çekme aşamasından onlardan kar etme aşamasına geçtiği için artık eskisi kadar tatmin edici değil. İnsanlar, ekran başında geçirdikleri vaktin ruhsal bir yorgunluk yarattığının farkında. Kitaplar ise “Lindy” etkisine sahip; yani radyodan televizyona kadar her türlü teknolojik saldırıya göğüs gerdiler ve hayatta kalmaya devam ediyorlar. Çünkü insan zihninin, kağıt üzerindeki kelimelere odaklanma arzusu, geçici dijital trendlerden çok daha köklü bir ihtiyaç.

Görsel ve işitsel formatların yanında metinlerin, düşünceleri daha düzenli bir yapıda sunma gibi bir özelliği olduğu düşünülebilir. Tarihe baktığımızda, pek çok kalıcı düşüncenin temelinde genellikle yazılı bir eserin yer aldığını fark ediyoruz. İnanç sistemlerinden toplumsal değişimlere kadar pek çok süreç, yazıya aktarıldığında daha sistemli bir zemine oturmuş görünüyor. Video ve ses içerikleri oldukça etkileyici olsa da, fikirlerin derinleşip yayılmasında metinlerin kendine has bir ağırlığı olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak, TikTok videoları veya uçsuz bucaksız dijital içerikler ne kadar bağımlılık yapıcı olursa olsun, insan ruhunun derinliklerinde sadece okuyarak doyurulabilen bir açlık var. Okumanın bittiği iddiası, aslında insanların ne kadar derin zevklere sahip olduğunu hafife alıyor. Sümerlerin kile kazıdığı yazıdan 5.000 yıl sonra bugün hala metin tahtını koruyor. Dijital gürültünün ortasında bir kitabı tercih eden o inatçı okurlar var olduğu sürece, kelimelere olan bağlılığımız sürecek.

ABD-Çin Yapay Zeka Çip Gerilimi Devam Ediyor

Son zamanlarda teknoloji dünyasının en yoğun tartışma gündemlerinde biri yapay zeka çipleri meselesi. Önceki bülten ve yazılarımızda da sıklıkla değindiğimiz Çin ile ABD arasındaki bu mücadele halen sıcaklığını koruyor. Yapay zeka çipleri ile ilgili bu ayki hareketlilik aslında Trump’ın seçim sonrası attığı adımların bir devamı niteliğinde. Amerikan hükümeti Nvidia’nın yapay zeka eğitimi için özel olarak ürettiği H200 çiplerini askeri amaçlarla kullanılmamak şartıyla Çin’e satılmasına izin verdi. Bahsettiğimiz üzere şirketlerin karlılığını sürdürmek ve kendi teknolojik altyapısını yapay zeka alanında da hakim kılmak isteyen ABD çip ihracatına ekstra vergiler ve kotalar getirerek bir denge oluşturmaya çalıştı.

Kaynak: AA
Bu minvalde 13 Ocakta ilan edilen düzenlemeye göre Çinli firmalara karşı uygulanan otomatik ret uygulaması yürürlükten kalktı ve “vaka bazlı inceleme” sistemine geçildi.

Nvidia başta olmak üzere çip şirketlerinin pazarlarını koruyabilmesi ve Amerika’nın çıkarlarını desteklemek için Çin’e satılan ürünlerin toplamının ABD pazarındaki toplam arzın yarısını aşmaması ve satılan çiplere güvenlik testinden geçme zorunluluğu gibi şartlar getirildi.

Donald Trump kanadından gelen bu serbestleşme hamleleri kongrede bazı karşıt görüşleri alevledi. Geçen sene de bir bildiri yayınlayarak Çin’e kesinlikle yapay zeka çiplerinin satılmamasını savunan Kongre üyeleri yürütmeyi bu noktada kısıtlamak için geçen hafta “AI Overwatch Act” (Yapay Zeka Gözetim Yasası) isimli tasarıyı sundular. Bu yasa tasarısı kongreye dış ticaret üzerinde geniş bir denetim alanı tanıyor. Çip ihracat lisanslarının kongre tarafından 30 güne kadar incelenebilmesi ve veto edebilme hakkının verilmesi gibi salahiyetleri de içeriyor. Bunlara ek olarak şu an en gelişmiş yapay zeka çip mimarisine sahip olan Nvidia’nın Blackwell serisi çiplerin Çin’e satışına doğrudan 2 yıllık bir yasak getirilmesi yasa tasarısının içerisinde. Kongre üyeleri bu teknolojinin Çin’in askeri kapasitesini büyük oranda arttıracağı inancında.

Diğer taraftan Pekin yönetiminin bu değişken politikalara karşı geliştirdiği “teknolojik bağımsızlık” stratejisi devamlılığını koruyor. Çin artık sadece Amerikan yaptırımlarına tepki vermekle kalmıyor aynı zamanda kendi ekosistemini korumak için yer yer aktif bir Nvidia yasağı uyguluyor. Çin Siber Güvenlik İdaresi yerli teknoloji devlerine güvenlik endişeleri nedeniyle kritik altyapılarda Amerikan çiplerinden uzak durmaları ve bunun yerine Huawei gibi yerli üreticilerin geliştirdiği Ascend serisi işlemcilere yönelmeleri konusunda doğrudan tavsiyelerde bulunuyor.

Bu noktada durum ironik bir hal alıyor bir taraftan ABD çiplerin gitmesini engellemeye çalışırken Çin de kendi güvenliği ve teknolojik ilerlemesi için bu çiplerin kullanımını kısıtlamaya çalışıyor. Çinli uzmanlar yerli çiplerin performansının artık Nvidia’nın eski versiyonlarıyla rekabet edebilecek düzeye geldiğini iddia ediyorlar. Bu durum Nvidia gibi şirketlerin ikilemde kalmasına yol açıyor zira bir yanda Washington’ın ihracat kısıtlamaları diğer yanda Pekin’in yerli ürün kullanma baskısı şirketin dünyanın en büyük pazarındaki hareket alanını daraltıyor.

Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın Amerikan çıkarlarını korurken aynı zamanda ticari bağları sürdürme çabası ve bu yönde giriştiği lobi faaliyetleri hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi kanattan gelen sert eleştirilerle karşılaşıyor. Teknoloji devlerinin yatırımlarını finanse etmek için ihtiyaç duyduğu “Çin sermayesi” ile kongrenin ulusal güvenlik önceliği arasındaki makas açıldıkça bu konudaki belirsizlik de derinleşiyor. Sonuç olarak 2026 yılında da yapay zeka çiplerinin Amerikan-Çin ilişkilerinde önemli bir yer kaplamaya devam edeceği bariz

Çocuklara Sosyal Medya Yasağında Son Durum Ne? Uygulama, Açıklar ve Gerçekçilik Sorunu

Avustralya’da 16 yaş altındaki çocukların TikTok, Instagram, Facebook gibi büyük sosyal medya platformlarını kullanmasını yasaklayan düzenleme, küresel ölçekte bir ilki temsil ediyor. Bu uygulamayı hayata geçirirken hükümetin niyeti şu: Sosyal medya platformlarının gençleri ekrana daha fazla bağlayan tasarımları, zararlı içeriklere maruziyeti artırıyor; siber zorbalık, istismar ve psikolojik riskler ciddi bir toplumsal sorun haline geliyor. Ancak yasa yürürlüğe girdikten sonra ortaya çıkan tablo, düzenlemenin öngördüğü durum ile pratikteki uygulanabilirliği arasında ciddi bir gerilim bulunduğunu gösteriyor.

Yeni uygulamada, çocuklara veya ebeveynlere bir yaptırım olmaksızın yasanın uygulanması sorumluluğunu platformlara yüklüyor. Şirketlerin, 16 yaş altı kullanıcıları engellemek için gerekli adımları atmaması halinde 49,5 milyon Avustralya dolarına kadar para cezası öngörülüyor. Bu da sistemin büyük ölçüde yüz tanıma, video selfie, davranış analizi ya da kimlik belgesi yükleme gibi yaş doğrulama teknolojilerine dayandığını gösteriyor.

Kaynak: AA
Burası uygulamanın en kırılgan yönü olarak ortaya çıkıyor. Hem Avustralya basınında hem de uluslararası haberlerde, çocukların bu sistemleri kolayca aşabildiğine dair çok sayıda örnek yer alıyor. Makyaj, takma kirpik, çizilmiş sakal, mimik değişiklikleri ya da kameraya bakarak verilen basit tepkiler, yüz tanıma sistemlerinin 11–14 yaş arası çocukları “18 yaş üstü” olarak tanımasına yetebiliyor. Hükümetin kendi raporlarında dahi, yüz analizi teknolojisinin özellikle ergenlik çağındaki bireyler için en az güvenilir yöntem olduğu kabul ediliyor.

Bir diğer yaygın yöntem, çocukların ebeveynlerinin ya da yakınlarının hesaplarını kullanması. Ebeveyn kontrol uygulamaları ve uzmanlar, bazı ailelerin bu duruma göz yumduğunu, hatta desteklediğini belirtiyor. Bu durum, yasanın çocukları korumayı amaçlarken, onları daha az denetimli ve daha riskli kullanım biçimlerine itme ihtimalini güçlendiriyor. Nitekim birçok genç, VPN kullanarak ya da sahte doğum tarihleriyle hesap açarak sosyal medya kullanımına devam ettiğini açıkça ifade ediyor.

Yasanın kapsamı da ayrı bir tartışma alanı yaratıyor. Roblox, Discord, bazı oyun platformları ve yapay zeka sohbet uygulamalarının yasak dışında bırakılması, düzenlemenin koruyucu etkisini sınırlıyor. Eleştirmenlere göre çocuklar sosyal medyadan uzaklaştırılırken, benzer riskleri barındıran başka dijital alanlara yönlendiriliyor.

Nihayet Avustralya’daki sosyal medya yasağı, Türkiye dahil birçok ülke tarafından yakından izlenen bir adım. Uygulanabilirliğin süreç içerisinde yeni düzenlemelerle aşılmasıyla bu konuda diğer ülkelere örneklik teşkil etmesi daha muhtemel görünüyor.
Toplum ve Teknoloji
27 Ocak 2026
Okumaktan Vazgeçebilir miyiz?, Çip gerilimleri ve Avusturalya'daki Sosyal Medya yasağının son durumu