Geçtiğimiz günlerde Hindistan’da düzenlenen Yapay Zeka Etki Zirvesi kapsamında bir röportaj veren Sam Altman, yapay zekanın enerji tüketimine dair teknik soruları yanıtladıktan sonra meseleye beklenmedik bir karşılaştırmayla farklı bir boyut kazandırdı. Dil modellerinin devasa enerji kullanımına yönelik artan kaygıları dindirmek ya da bu tüketimi meşrulaştırmak amacıyla bir insanın eğitilip yetkin bir birey haline gelmesi için gereken enerji maliyetinin de son derece yüksek olduğunu, bu sürecin hem bireysel yıllar hem de kolektif nesiller gerektirdiğini vurguladı.
Endüstriyel ürünlerle kıyaslandığında hayatımıza girişi oldukça yeni olan yapay zekanın yarattığı ilk büyüleyici etki dağıldıkça, bu teknolojinin devasa enerji tüketimi ciddi bir endişe kaynağı haline geldi. Bu durum da doğal kaynaklar ve enerji üretim merkezleri üzerindeki baskıyı artırarak küresel bir kaygı dalgası başlattı. Sam Altman’ın bu tartışmaların odağındaki açıklamaları ise meseleyi farklı bir boyuta taşıdı. Altman, bu tüketimi savunurken bir yanıyla sarkastik, diğer yanıyla ise örtük bir öjenik yaklaşımı çağrıştıran insan kıyasına değindi.
Kaynak: Indian Express YoutubeAltman’ın tam açıklaması şöyleydi: “Bir insanı eğitmek de çok büyük enerji gerektiriyor. Akıllı biri haline gelene kadar yaklaşık yirmi yıllık bir ömür ve bu süre boyunca yediğiniz tüm yemekler gidiyor. Sadece bu da değil; sizin ortaya çıkmanız için, gelmiş geçmiş yüz milyar insanın yırtıcılara yem olmamayı öğrenmesi, bilimi keşfetmesi ve benzeri yollarla geçirdiği o muazzam evrim süreci gerekti. Sonra siz de tüm bu birikimi devraldınız.” Peki Altman’ın böyle düşünmesinin sebebi ne olabilirdi?
Bu ifadelerin kaygı uyandıran boyutlarına odaklanmadan önce, bir çaba sarf ederek içindeki ümitvar unsurları açığa çıkarmayı deneyebiliriz. Zira yapay zeka gibi etkisi durmaksızın köpürtülen bir teknolojinin meşrulaştırılma çabası, insana atfedilen değerin hala bir vazgeçilmezlik ölçütü olarak kabul edildiğini gösteriyor. Bu değer şimdilik merkezi bir referans noktası olsa da, Altman’ın söylemlerinde insanın bu konumunun geçici bir araç olarak kurgulandığı da sezilmekte. Öyle ki, yakın gelecekte bu kıyasın odağının değişmesi ve insanın bu terazide bir kefeyi temsil etmekten çıkarılması muhtemel.
Altman’ın ifadesinin ilk katmanı, insan gelişimini yaklaşık yirmi yıllık bir hazırlık evresi olarak resmediyor. Bu yaklaşım, sanki insan hayatının ilk yirmi yılını yalnızca yetişkinlikte kullanacağı zihinsel kapasiteyi inşa etmek adına harcıyormuş imasına sahip. Oysa biyolojik varlığımızın doğa ve kültür ile kurduğu etkileşim, önceden belirlenmiş bir hedefe yönelik tüketilen bir zaman dilimi olmaktan ibaret değil. Aksine tüm süreci kapsayan bütüncül bir var oluş olarak belirir. Ele alınan bu tutumda insan, yirmi yıllık bir optimizasyon sürecinin sonunda nihai formuna ulaşan teknik bir çıktı gibi kurgulanmaktadır.
Böylesi teleolojik optimizasyon temelli yaklaşımların tehlike arz eden tarafı, insanın beklenen optimizasyonu gerçekleştirmesinin zorunlu olduğu izlenimini barındırıyor. Öyle ki, bu hedefe varamayanlar insan olmanın gerekliliklerini sanki sağlayamıyor ve toplumsal olarak kendileri için anlamlı bir köşeyi tutamıyorlarmış gibi bir algı da peşinden geliyor. Şayet insan yaşamının asli amacı optimum bir zihin sahibi olmaksa, bu hedef gerçekleşmediğinde öjenik tutumlara kapı aralanması oldukça muhtemel hale gelebiliyor. Çünkü insan bütünün parçası olarak anlamlı görülmekten öteye taşınıp çıktı odaklı bir performans metriği gibi algılanıyor.
Zihinsel gelişim ve eğitimin, tıpkı yapay zekalarda olduğu gibi belirli “benchmark” (kıyaslama) kriterlerine tabi tutularak test edilmesi ve insani olgunluk seviyesinin bu ölçütlerle tayin edilmesi elbette yeni bir durum değil. Bu yaklaşım, insan topluluklarının belirli sınavlardan geçerek ilerlemeci ve ütopik bir geleceğe doğru evrildiği fikrinin kökeninde de yer almaktadır. Nitekim Altman’ın “sizin ortaya çıkmanız için, gelmiş geçmiş yüz milyar insanın yırtıcılara yem olmamayı öğrenmesi, bilimi keşfetmesi ve benzeri yollarla geçirdiği o muazzam evrim süreci gerekti.” şeklindeki ifadeleri de ütopik gelecek fikriyle birebir örtüşmektedir. İnsanlığın mevcut koşullarının oluşumunu uzun bir birikim tarihine dayandıran bu söylem, zımnen bugünkü insanlığın da kendisinden sonraki başka bir geleceği hazırlayan geçici bir evre olduğu fikrini barındırıyor.
Mesele bu boyuta evrilince, daha iyi bir gelecek vaadi adına bugünden tavizler vermek mümkün, hatta meşru hale geliyor. İnsan hayatının ise bu tavizler silsilesinin en tepesinde yer aldığını, yüzlerce yıllık sömürgecilik tarihinden acı bir şekilde hatırlıyoruz. Zira bir başkasını sömürme düşüncesi, hem bireyin bir “optimizasyon nesnesine” indirgenmesinden hem de insanlığın ancak bu tür feda ve tasfiyelerle ütopik bir geleceğe ulaşabileceği argümanından beslenmektedir.
Kuşkusuz, mesele yalnızca iş dünyasının pragmatizmi ve kârlılık rasyonalitesi çerçevesinden ele alındığında Altman’ın argümanlarının kendince tutarlı bir tarafı vardır. Ancak insanın bir bütün olarak iş dünyasının dişlisine indirgenmesi, dahası dil modellerinin ikame ettiği bir verimlilik nesnesinden öteye geçemeyişi, varoluş gayemizi unuttuğumuza işaret eden derin bir trajedi olarak belirir. Bütün bu heyecan verici hedef ve gelişmelerin “ne uğruna” sorusuyla elekten geçirilmesi söz konusu trajediye en azından bireysel çözüm imkanları sunabilir.
Dijital Çalışan Olarak Yapay Zeka ve Ofis İşlerinin Sonu
Son yirmi yılda dünyada üniversiteleşme oranı hızla arttı ve daha fazla genç yükseköğretime erişti. Buna paralel olarak beyaz yaka olarak tanımlanan masa başı, ofis temelli işlerin de genişleyeceği varsayıldı. Ancak birçok ülkede diplomalı işsizliği zaten ciddi bir sorun haline gelmişti. Oluşan mezun sayısı ile nitelikli ofis işi talebi arasındaki makas açılıyordu. Tam da bu kırılgan yapıya, son yıllarda hızla gelişen yapay zeka teknolojileri eklenerek yeni ve çok daha sert bir ihtimali konuşulur hale getirdi. Diplomalı işsizlikte artan yığılmanın üzerine halihazırdaki iş imkanlarını ciddi anlamda düşürecek bir tablo bekler hale geldik.
Özellikle 2026 Ocak sonunda Anthropic tarafından kullanıma sunulan Claude Co-work (Claude Cowork) yaklaşımı, giriş ve orta düzey beyaz yaka işlerin önemli bir bölümünün entegre biçimde otomasyona devredebileceği iddiasında. Hukuk, finans, pazarlama, veri analizi ve yazılım geliştirme gibi alanlarda bilgi toplama, işleme, raporlama ve hatta karar alma süreçlerinin tek bir yapay zeka sistemi tarafından koordine edilebilmesi, yardımcı bir araç olmaktan çıkıp dijital çalışana geçildiğinin işareti olarak değerlendiriliyor. Bu gelişmelerle bahsi geçen alanlarda alt-orta düzey entelektüel kapasite beklenen iş kollarının hızlı ve büyük oranda etkilenmesi söz konusu.
Andrew Yang, Amerika Birleşik Devletleri örneği üzerinden yaptığı değerlendirmede, milyonlarca beyaz yaka çalışanın önümüzdeki birkaç yıl içinde işini kaybedebileceği öngörüyor. Ancak bu senaryo yalnızca ABD’ye özgü değil. Küresel ekonominin büyük bölümü hizmetler ve bilgi temelli işlere dayanıyor. Çağrı merkezlerinden muhasebeye, içerik üretiminden finansal modellemeye kadar pek çok fonksiyonun daha az insanla, daha fazla otomasyonla yürütülmesi mümkün hale geliyor. Şirketlerin rekora yakın karlılıklarının olduğu bu dönemde bile, maliyet azaltma imkanı ve rekabet nedeniyle personel sayısını azaltmaya yöneleceklerine kesin gözüyle bakılıyor.
Bu dalganın ekonomik sonuçları küresel ölçekte de hissedilebilir. İlk aşamada orta kariyer ofis çalışanları ve orta kademe yöneticiler risk altında gibi görünüyor. Bu senaryoda, işten çıkarmalar arttıkça iş arama süreleri uzayacak ve ücretler aşağı yönlü seyretmesiyle daha düşük gelirli pozisyonlara yönelme yaygınlaşacak. Hane gelirlerinin düşmesi, konut piyasalarından tüketim harcamalarına kadar birçok alanı etkileyecek. Ofise bağlı iş kolları (şehir merkezlerindeki küçük işletmeler, ulaşım, yeme-içme sektörü) dolaylı darbe alacak. Kısacası yalnızca “teknoloji sektörü” değil, şehir ekonomilerinin tamamı dönüşüm baskısı altında kalabilir. Finansal kırılganlık da artmasıyla, zaten borçluluk oranları yüksek olan haneler için iş kaybı bireysel iflasları artırabilir. Yüksek teknoloji sahipleri ve sermaye kesimi kazançlarını artırırken, geniş bir kesim gelir kaybı yaşayabilir.
Bu süreçte hangi devletlerin vatandaşlarını koruyabileceği belirleyici olacak. Bu zamana kadar güçlü sosyal güvenlik ağlarına, aktif işgücü politikalarına ve yeniden eğitim programlarına sahip ülkeler bu şiddetli gelen fırtınaya karşı dayanıklı olabilir mi sorusu gündeme geliyor. Ancak Yang piyasa esnekliğinin yüksek, sosyal korumanın görece sınırlı olduğu Amerika Birleşik Devletleri bu açıdan güven veren bir örnek olarak görmüyor. Küresel rekabetin sertleştiği bir ortamda, devletlerin politika refleksleri ülkeden ülkeye ne kadar farklılık göstereceği ise muamma.