Kusursuz Yankı Odaları ve Sonsuz Görüntü Döngüsü
Görsel üretim kapasitesinde ulaşılan son aşama medya tüketim alışkanlıklarında ve gerçeklik algısında geri dönüşü olmayan bir kırılmaya işaret ediyor. Yüksek çözünürlüklü videoları izleme süresinden daha kısa bir sürede üretebilen yeni nesil algoritmalar bu kırılmanın en net göstergeleri. Böylesi bir teknolojik eşiğin aşılması ise görünmez bir tehdidi hemen arkasında saklıyor olabilir. Görsel içeriğin oluşturulmasındaki bekleme süresini tamamen ortadan kaldırmak algoritmik tahminler ve anlık tepkiler üzerinden kesintisiz ve sonsuz bir “sentetik medya” döngüsü oluşturur mu?
Geçtiğimiz günlerde tanıştığımız yeni nesil yapay zeka video üretim modeli olan “MiniMax H3 Max” yüksek çözünürlüklü bir videoyu, izleyicinin o videoyu izleme süresinden daha kısa bir sürede üretebiliyor. Ancak başlangıçta bir teknolojik devrim olarak sunulan bu anlık üretim kapasitesi, uygulamada çok daha karmaşık ve sosyolojik açıdan karanlık bir dinamiği barındırıyor olabilir. Halka açık ilk kitlesel denemelerde gözlemlendiği üzere, denetimsiz bırakılan bu algoritmik yayınlar kısa süre içinde internetin en ilkel dürtülerine, önyargılarına ve absürtlüklerine yanıt veren devasa bir yığına dönüşebiliyor. Ancak asıl tehlike, bu yığının mevcut rastgeleliğinde değil de yakın gelecekte bürüneceği son derece tutarlı ve hiper-kişiselleştirilmiş formlarda yatıyor diyebiliriz. Yani herkes için sonsuz kere video ve sonsuz kere gerçeklik yakında!
Araştırmacıların vurguladığı gibi modern algoritmalar bireylerin çevrimiçi davranışlarını, duygusal tetikleyicilerini ve psikolojik profillerini analiz etme konusunda olağanüstü bir kapasiteye sahip. Yeni nesil yapay zeka modellerinin bu verileri kullanarak bireylere özel, mikro-hedefli yankı odaları inşa edebildiğini biliyoruz. Bu durum yapay zeka öncesinde de reklamlama uygulamalarıyla gerçekleştiriliyordu.
Geleneksel anlamdaki yankı odaları bireylerin kendi görüşlerini onaylayan topluluklar ve haber kaynakları içinde yalıtılması ile algoritmaların benzer içerikleri önermesiyle oluşuyordu. Ancak üretken yapay zeka ile bu kavram tamamen yeni ve tehlikeli bir boyuta evrildi. Yeni nesil video sistemleri izleyicinin zihinsel durumuna, öfkesine, arzularına veya korkularına en uygun anlatıyı o anda, sıfırdan üretebilme imkanına sahip. Yani daha önce hiçbir izleyicinin yahut üreticinin karşılaşmadığı bir video ile karşılaşmak artık mümkün. Üstelik bu şekilde bir iki adet değil, neredeyse sonsuz adet video üretmek mümkün.
Azımsanmayacak kadar hesaplama maliyeti içerse de insan emeğine bağlı zaman kısıtlaması olmaksızın çalışan bu mekanizma, izleyiciyi adeta kendi bilinçaltının kusursuz bir yansıması olan kapalı bir devreye hapsetmek için sanki biçilmiş bir kaftan gibi görünebilir. Böylesi bir senaryoda izleyici sadece görmek istediğini gördüğü kendi önyargılarının sürekli olarak hiper-gerçekçi görsellerle doğrulandığı, aşılmaz bir dijital balonun içinde yalnızlaşır ve tek başına bütün referanslarını kendisinin anlayabileceği bir dünyanın içine çekiliverir.
Tam da bu sebeplerle söz konusu hiper-kişiselleştirilmiş medya evreni, toplumsal bağlar ve ortak kültür açısından varoluşsal bir tehdit barındırmaktadır. Tarih boyunca edebiyat, sinema, tiyatro ve geleneksel kitle iletişim araçları toplumlara ortak bir referans çerçevesi sunmuştur. Bir filmi izleyen ya da belirli bir haberi takip eden kitleler, o metin veya görsel üzerinde farklı düşüncelere sahip olsalar bile üzerinde tartışılabilecekleri ortak bir “hikaye” paylaşmışlardı. Oysa yapay zekanın herkes için farklı, anlık ve sonsuz bir sinematik gerçeklik ürettiği bir dünyada, bu ortak zemin tamamen çökme riskiyle karşı karşıya. İnsanların başka hayatlarla, farklı perspektiflerle, kendilerini rahatsız edebilecek gerçeklerle veya öteki ile karşılaşma ihtimali ortadan kalkmaktadır. Ortak bir hikayenin yokluğu, toplumu bir arada tutan müşterek anlam dünyasının empati yeteneğinin ve dayanışma kültürünün de dağılması anlamına gelir.
Elbette bir gelişmeyle beraber ortak hikayeler bir anda ortadan kalkacak diyemeyiz. Zira toplumsal olana ait olan ne varsa katmanlaşmış ve kökleşmiştir. Bu açıdan bakıldığında sari olanın kayboluşuna kısa bir zaman biçmek hatalı olur. Ancak insanların bu hikayelerle, özellikle bütün düşünsel ve eğitsel evreni yeniden ve sonsuz kez birbirinin düşürülmüş gerçekliğinden üretilmiş videolardan oluşan kuşakların ortaklıkları erozyona uğrayabilir.
Dahası bu döngünün nesnel gerçeklik kavramına yönelttiği doğrudan saldırı. Görsel kanıt modern çağda hakikatin en güçlü ve ikna edici taşıyıcısı kabul edilmiştir. Ancak bir videonun bir inancı pekiştirmek veya bir dezenformasyonu yaymak amacıyla anında yoktan var edilebildiği bir ekosistemde görüntü ile gerçek arasındaki kopmaz sanılan bağ parçalanır. Dezenformasyon araştırmalarının ortaya koyduğu üzere duygulara hitap eden ve sürekli tekrarlanan sahte içerikler zamanla mutlak gerçeklik hissi yaratır. Bu süreçte onaylanma ihtiyacı da eleştirel düşüncenin yerini alır. Siyasi bir kriz küresel bir olay veya toplumsal bir tartışma her bireyin kendi yankı odasına uygun formda anında görselleştirilerek sunulabilir. Bireylerin sadece kendi önyargılarını doğrulayan bu sentetik gerçekliklerle beslendiği bir ortamda hakikat kavramı işlevini yitirir ve rasyonel bir kamuoyu oluşturma imkanı ortadan kalkar.
Sonuç olarak, üretken yapay zekanın görsel üretimde ulaştığı bu sınır tanımaz hız ve kişiselleştirme kapasitesi basit bir teknolojik ilerlemeden epey fazlası olarak felsefi ve sosyolojik bir krize işaret ediyor. Toplumlar algoritmaların kendi arzularından inşa ettiği kusursuz aynalara bakarken dışarıdaki nesnel dünyayı ve birbirlerini anlama yetilerini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Ortak bir gerçekliğin paylaşılamadığı herkesin kendi algoritmik simülasyonunda yaşadığı bir gelecekte kaybedilecek olan insanın toplumsal bir varlık olarak var olma kabiliyeti olacağa benziyor.
Küresel Yönetişimin Dönüşümü: G20, Ulus-Devletler ve Teknoloji
Bugünlerde North Carolina’da düzenlenen teknoloji odaklı G20 Bakanlar Toplantısı geçmişten bugüne G20’ler dikkate alındığında uluslararası ilişkiler açısından diplomatik bir temas anı olarak düşünülebilir. Ancak bu toplantının katılımcı profili alıştığımız düzenden biraz farklı. Artık uluslararası düzenin tertibi için kurulan masanın etrafında teknoloji yöneticileri de bulunuyor. Nvidia CEO’su Jensen Huang ve OpenAI CEO’su Sam Altman’ın bizzat katılmasının planlandığı, SpaceX CEO’su Elon Musk, Meta’dan Dina Powell McCormick ve eski Beyaz Saray yapay zeka danışmanı David Sacks’ın ise etkinlik katılımcılarına video konferans yoluyla hitap edeceği bu zirve küresel yönetişim mimarisine dair temel bir paradigma değişimine işaret ediyor.
Bu yapısal dönüşüm siyaset bilimi ve ekonomi politik çevrelerinde oldukça kritik bir sorunsalı gündeme getirmekte. G20 platformu teknoloji devlerini karar alma mekanizmalarına salt bir zaruriyet dolayısıyla mı entegre ediliyor yoksa geleneksel misyonunu yitirmekte olan G20’nin yeni bir varoluşsal arayışa ve meşruiyet zeminine mi ihtiyacı var? Bu ikilem hem ulus-devletlerin güncel kapasitelerinin sınırlarını hem de uluslararası örgütlerin kurumsal evrimini anlamak açısından önem arz ediyor. Ortaya çıkan tablo için şimdilik her iki dinamiğin de birbirini beslediği karşılıklı bir bağımlılık ve kurumsal bir meşruiyet transferi süreci diyebiliriz.
Meselenin zaruriyet boyutu, teknolojik determinizm ve çok uluslu teknoloji şirketlerinin ulaştığı asimetrik yapısal güç ile doğrudan ilişkili. Günümüzde yapay zeka, yarı iletken çip üretimi ve uzay teknolojileri devletlerin askeri, ekonomik ve istihbari kapasitelerinin temel altyapısını oluşturuyor. Ancak yirminci yüzyılın sanayi devlerinden farklı olarak bu kritik altyapıların mülkiyeti, araştırma-geliştirme süreçleri ve veri tekeli tam anlamıyla devletlerin elinde değil. Devasa teknoloji oluşumlarının etkisi de azımsanmayacak kadar fazla. Devletlerin tek başlarına bu ekosistemi tamamen dışarıdan regüle etme veya kontrol altına alma kapasiteleri büyük ölçüde kendi kontrollerinde değil.
Dolayısıyla bu bağlılık durumundan ötürü yapay zeka gibi sınır aşan ve eksponansiyel bir hızla gelişen bir teknolojinin küresel regülasyonunu o teknolojiyi bizzat üreten mühendislik zekasını ve sermaye gücünü masanın dışında bırakarak tasarlamak imkansızlaşıyor. Bu bağlamda teknoloji devlerinin G20 zirvelerine dahil edilmesi ulus-devletlerin bu yeni güç merkezlerinin egemenliğini zımnen kabul etmesi ve küresel meselelerde onları adeta birer yarım aktör olarak tanıması olarak anlaşılmaya müsait.

Diğer taraftan, meselenin G20’nin kurumsal arayışıyla ilgili boyutu da bir o kadar etkili. Temel olarak 2008 Küresel Finans Krizi sonrasında makroekonomik istikrarı sağlamak amacıyla ön plana çıkan G20, son yıllarda jeopolitik kutuplaşmalar, ticaret savaşları ve bölgesel çatışmalar nedeniyle uzlaşı yetisini ve küresel cazibesini büyük ölçüde yitirmiş durumdaydı. Kurumun yeniden canlanması ve itibarını tahkim etmesi için dünyayı ortak bir paydada buluşturabilecek yeni, evrensel ve aciliyet taşıyan bir meta-anlatıya ihtiyacı vardı. Aralık ayında Miami’de ABD öncülüğünde düzenlenecek G20 liderler zirvesine giden süreçte teknoloji ve ticaret yetkililerinin bir araya gelerek “yapay zeka ve diğer gelişmekte olan teknolojileri” tartışma teması, tam da bu kurumsal tıkanıklığı aşma stratejisinin bir neticesi olarak beliriyor. Teknoloji alanı parçalanmış küresel diplomasiyi yeniden bir araya getirebilecek ve devletler arası işbirliğini zorunlu kılacak bir kurtarıcı olarak konuşlansa da bu sınavı geçip geçemeyeceği henüz muallak.
Sonuç itibariyle G20 platformunun teknoloji devlerine açılması ne tek başına devletlerin çaresizliğinden ne de platformun gündem yaratma çabasından ibaret. Bu durum her iki faktörün de devrede olduğu tarihsel bir stratejik adaptasyona daha çok benziyor. Ulus-devletler artık küresel sorunların çözümünde teknoloji elitlerinin altyapısal kapasitesine muhtaç olduklarını rasyonalize ederken, G20 gibi platformlar da çağın ruhunu yakalayarak kurumsal meşruiyetlerini teknolojik entegrasyonlarla tazeliyor. Önümüzdeki süreç geleneksel diplomasi masalarının sınırlarının silikleştiği ve uluslararası kuralların teknoloji elitlerinin algoritmaları ve ticari vizyonları ile eş zamanlı yazıldığı yeni bir küresel düzeni çağırıyor.
