Yapay Zekada Gözden Kaçan Cepheler
Küresel teknoloji anlatısı uzun süredir, Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki “Büyük Yapay Zeka Savaşı” olarak adlandırılabilecek iki kutuplu ve neredeyse hipnotize edici bir mit etrafında şekilleniyor. Washington ve Pekin’den yansıyan perspektife göre bu yarışın galibi, en fazla parametreye sahip modeli eğiten ve en kapsamlı veri setlerini işleyen aktör olacak gibi duruyor. Bu bağlamda ABD, söz konusu rekabette geri kalmamak adına düzenlemeleri inovasyonun önünde bir engel olarak görüp ve inovasyonu büyük ölçüde serbest bırakan bir yaklaşım benimserken, Çin’in teknolojik ilerlemesini bir ulusal güvenlik tehdidi olarak çerçeveliyor. Ne var ki sahadaki gerçeklik, Silikon Vadisi'nin kurguladığı bu steril laboratuvar tahayyülünden çok daha karmaşık, çok aktörlü ve öngörülemez bir yönde seyrediyor.
Yapay zeka yarışı, son çıktıda kullanıcıya yansıyan ürünün kabiliyetini arttırmak için perdenin arkasındaki onlarca bileşenin muazzam uyum içerisinde kontrolünü kapsıyor. Bu uyumun kapsamında veri ve çip tedariği gibi pek çok bileşen bulunuyor. Bunlara ek olarak önem arz edip gözden kaçırılan bir nokta da enerji krizi. “Bulut” kelimesi, yapay zekanın sanki gökyüzünde, fiziksel dünyadan bağımsız, sihirli bir şekilde çalıştığı illüzyonunu sebebiyet veriyor. Oysa tek bir ChatGPT sorgusunun geleneksel bir Google aramasından neredeyse 10 kat daha fazla elektrik tükettiği bir dünyada, yapay zekanın ayak izi son derece maddi koşullardan oluşuyor.
ABD'de teknoloji devlerinin enerji ihtiyacını karşılamak için terk edilmiş nükleer santralleri yeniden devreye alma planları yapması veya devasa veri merkezlerinin yerel su kaynaklarını tüketmesi, kırsal kesimdeki seçmenler arasında ciddi bir teknoloji karşıtlığı duygusu körüklüyor. İnsanlar faydasını Silikon Vadisi elitlerinin gördüğü bir teknolojinin ekolojik maliyetini kendi arka bahçelerinde ödemek istemiyor. Yapay zeka için bu eşikte karar anı insanların rızası ile teknolojik ilerleme kutupları arasında yayılıyor.
İkinci büyük yanılgı da yarışın kutuplarının iki tane olduğuna dair belirgin biçimdeki kanaat. ABD ve Çin modellerin kapasitesi üzerinden bilek güreşi yaparken, Avrupa Birliği sessizce “üçüncü kutup” olarak sahneyi yokluyor. Üstelik bu kutbun çıktıları alıştığımız biçimde dil modelleri ve sohbet robotlarıyla da sınırlı değil.
Avrupa devasa bir arama motoru ya da OpenAI benzeri bir dev yaratmasa da Brüksel Etkisi (Brussels Effect) sayesinde oyunun kurallarını koymayı talep eden bir küresel aktör olma arzusuna sahip. Yürürlüğe giren AB Yapay Zeka Yasası (AI Act), inovasyonu baltalamak yerine, tüketici güvenliğini, şeffaflığı ve telif haklarını merkeze alan sürdürülebilir bir pazar inşa etmeyi hedefliyor. Avrupa kanadında yükselen rahatsızlıklardan bir tanesi de yapay zekanın bu derece yaygınlaşmasına mutabık işten çıkarmaktan işe alıma kadar kritik süreçleri devralmasının riskli oluşundan hareketle eylemde bulunuyor. Zira Avrupa için merkezi mesele hala teknoloji değil, güveni ihraç etmek. Ancak birliğin sınandığı ve yer yer çatladığı dönemlerde bu sürecin nasıl bir hal alacağı muallak.
Öte yandan, Fransa merkezli Mistral AI veya Birleşik Arap Emirlikleri destekli Falcon gibi açık kaynaklı (open-source) modellerin yükselişi, ABD'nin trilyon dolarlık kapalı ekosistemlerine doğrudan meydan okuyor. Kurumlar ve devletler, verilerini ABD merkezli sunuculara teslim etmek yerine, kendi “Egemen Yapay Zeka” (Sovereign AI) altyapılarını kurmak için bu açık kaynaklı, şeffaf ve daha az maliyetli modellere yöneliyor. Bu durum, teknoloji tekelinin kırılmasına ve inovasyonun merkezsizleşmesine yol açarken, en güçlü modelin değil, en erişilebilir ve denetlenebilir modelin piyasaya hakim olacağı yeni bir trendi haber veriyor.
Çin’in stratejisi ise Amerikan kibrinin en büyük kör noktalarından biri olmaya devam ediyor. Batı, Çin’in katı yapay zeka düzenlemelerini “sansür ve otokrasi” aracı olarak küçümsüyor. Oysa Pekin yönetimi algoritmaların gündelik hayata entegrasyonunu katı kurallara bağlayarak aslında piyasada kayda değer bir öngörülebilirlik yaratıyor. Sentetik içeriklerin etiketlenmesi zorunluluğu, yaşlıların algoritmik dolandırıcılıktan korunması veya çocuklara yönelik hizmetlerin filtrelenmesi, Çin toplumunda yapay zekaya duyulan güveni ABD’deki seviyelerin üstüne taşıyor. Çin, yapay zekayı elektrik, su veya demiryolu gibi yönetilebilir, standartlara bağlanmış bir “bürokratik altyapı” olarak ele alıyor. Bu durumda rakip aktörlerden ayrışmasına imkan tanıyor.
Sonuç olarak tarihin en büyük teknolojik dönüşümlerinden biri yaşanırken, kimin en çok ekran kartını istiflediği tali bir mesele olacağa benziyor. Kazanan, yapay zekayı toplumun değer yargılarıyla, hukukun üstünlüğüyle ve gezegenin fiziksel sınırlarıyla barışık bir şekilde “sahaya sürebilen” güç olacak. Kontrolsüz bir zeka, toplumları dönüştürmekle kalmayıp kutuplaştırıp korkutabiliyor. Kalıcı olan teknolojik üstünlük ise sistemin şeffaflığı ve güven inşasından geçiyor.
Politikada Teknoloji Boşluğu?
Siyasi gündemin merkezini eylül ayı boyunca yapay zeka gelişmeleri doldurmaya devam etti. Yapay zekanın gelişme hızı, teknoloji dünyasında yaşanan sarsıcı olaylarla sık sık güvenlikleştirme çağrıları odağında tartışılırken çeşitli kutuplar belirmişti. Hızlı bir şekilde ivmelenen ve haftalar içerisinde sayısız yeni sürüm haberleriyle medyayı kuşatan trend, Dario Amodei’nin ses getiren “yavaşlatmacı” manifestou ile Trump’ın “ivmelenmeci” pozisyonu geriliminden yasalaştırmaya dair bir zemine yerleşmeye başladı. Bu noktada yapay zeka riskinin kendisi bir yana, risklere karşın alınacak aksiyona dair pozisyonun belirsizliği de endişe yaratıcı bir faktör olarak statüsünü koruyor. Hattın belirgin kutupları dışında büyük bir kalabalık, yapılandırılması gereken bir aksiyonda mutabık, ancak içeriğe dair dinamik bir söyleme rastlamaksa şimdilik oldukça zor.
Silikon Vadisi’nin öne çıkan isimlerinin insan yetkisinden kaçan yapay zeka ajanlarına karşın yavaşlama çağrıları farklı coğrafyalardan siyasetçiler tarafından da duyuldu. Geçtiğimiz hafta New York’ta gerçekleşen Birleşmiş Milletler Genel Kurul Toplantısı’nda, dünya liderleri yapay zeka hakkında çok taraflı bir çalışma ile yasal düzenlemeler getirilmesi gerektiğinde uzlaşırken Trump ABD'nin teknolojiyi kontrol etmeye yönelik küresel bir düzenleme girişimini kesin bir dille reddedeceğini belirtti. Yapay zekanın amansız inovasyonlarının kuluçka sahası Amerika ve Çin arasında sınırlı kalırken, dünyanın diğer bölgelerinde yükselen sesler önlem alma uyarıları veya teknolojik atılım bildirileriyle retorik girişimlerde bulunmakla yetindi.
Adam Satariano’nun New York Times raporuna göre bu ay Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Layen seçkin yetkilileri basına kapalı özel bir toplantı için Brüksel civarındaki bir saraya davet etti. Rapora göre toplantının içeriği ağırlıklı olarak yapay zekaya odaklanmak ile birlikte yıllık Avrupa Birliği'nin Durumu (SOTEU) konuşmasının hazırlanmasıydı. Bu toplantıyı takip eden bir AB konuşmasında von der Layen; Elon Musk ve Sam Altman’ın da destek verdiği Amodei’nin yavaşlama çağrısına, Avrupa’nın sektörde devam eden çalışmalarına destek vereceğini söyleyerek yanıt verdi. Yapay zeka modellerinin denetlenmesi ve test edilmesi noktasında küresel işbirliğine açık olduğunu söylese de sektördeki çağrılara dair açıklayıcı bir yol haritası çizemedi. Layen’ın konuşmasında yarışın ana aktörleri Amerika ve Çin’den bahsedilmedi. Ancak çok taraflı davetinin İngiltere’yi de kapsaması bekleniyor. Yakın zamanda AB’nin Kanada ile yapay zeka önlemine dair uzlaşısı zaten bildirilmişti.
Kanada Yapay Zeka Bakanı Evan Solomon da geçtiğimiz günlerde aynı konuya parmak basan bir röportaj verdi. Yapay zeka güvenliğinin bakanlığın ana odağı olduğunu, hükümetin yapay zeka sistemlerinin yaygınlaştırılmasını yavaşlatmak veya durdurmak için yasa tasarısı üzerinde çalıştığını vurguladı. Yapay zeka şeffaflığı konusunda istişareyi sürdürmenin, her yerde mevcut olan bir teknoloji için hassas bir düzenlemenin gerekliliğini ifade etti. Planlamaya dair henüz somut bir plan bildirisi ya da değerlendirme yapılmadı.
Benzer konular, Xi Jinping ve Trump’ın Washington Zirvesi’ndeki buluşmasında da önemli bir yer tuttu. Resmi karşılamanın ardından programda, iki liderin basına kapalı toplantısı yer aldı. Akşamında gerçekleştirilen yemekte belirgin teknoloji figürlerinden Elon Musk ve Jensen Huang da yer alıyordu. Müzakere sürecinde askeriye ve ekonomide merkezi bir güç olarak yapay zeka teknolojisi, zirvenin ana odakları arasındaydı. Her iki devletin de yapay zekanın yarattığı henüz alışık olunmayan sofistike problemleri indirgeme çabasına dair iletişim kanallarını açık tutması bekleniyor. Trump ve Xi, Mayıs ayındaki görüşmelerinde yapay zeka konusundaki olası istişareleri ele aldılar ancak o dönemde de işleme alınan resmi bir mekanizma oluşturulmamıştı. Anadolu Ajansı’na verilen röportajda ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Pekin yönetimi henüz kamuoyuna duyurmamış olsa da ABD ve Çin'in yapay zeka güvenliğiyle ilgili olaylar hakkında birbirlerini bilgilendirmek üzere bir acil iletişim kanalı kurma konusunda anlaştıklarını ifade etti.
Dünyanın farklı bölgelerinden aynı endişeye binaen teknolojinin siyasi düzlemde kontrol altına alınmasına yönelik girişimlerden bahsediliyor. Ülkelerin yakın sayılabilecek tarihlerde konuya dair çizdikleri sınırlar, hızla akan gelişmelerin gerisinde kalıyor. Yapay zeka konusunda dünyanın ilk kapsamlı ve yasal olarak bağlayıcı yasal çerçevesi olan AB Yapay Zeka Yasası Ağustos 2024'te resmen yürürlüğe girmişti. Risklere karşı erken hukuki önlemler alınmış görünse de, bugün bu yasalar çok sınırlı bir etkiye hapsolarak güncelliğini yitirmiş bulunuyor. Teknolojiyi düzenlemeye yönelik yasa geliştirme çağrıları ve çalışmaları duyulursa da ne yapılması gerektiği açımlanmadan sorunları ele alan uluslararası zirveler hızla unutuluyor, tasarılar oylamaya sunulmadan tıkanıyor.
Yapay zeka gelişmelerine dair kamunun görüşü de teknoloji elitleri gibi askıda. Kimi siyasilerin, halkın ve teknoloji liderlerinin söylemi aynı kubbede buluşuyor. Ancak bu uzlaşının henüz ne anlam ifade ettiği konusu epey bulanık görünüyor. Teknoloji politikaları, teknolojinin hızına yetişemeyince siyasi boşluklar meydana geliyor. Özellikle yapay zekanın gelişim hızı değerlendirildiğinde, dinamik ve demokratik bir yasa tasarımının işleme girme sürecini hızla geride bırakması olağan görünüyor. Yeni görünürlüğe kavuşmaya başlayan hukuki boşluğun sebep olabilecekleri konusunda uçsuz bucaksız bir kaygı muhataplarını belirsizlikle sarmaya devam ediyor.
IAC 2026 Antalya
Antalya, 5–9 Ekim 2026 tarihleri arasında uzay alanındaki en önemli uluslararası buluşmalardan biri olan 77. Uluslararası Astronotik Kongresi'ne (International Astronautical Congress – IAC 2026) ev sahipliği yapacaktır. Türkiye'de ilk kez düzenlenecek olan kongre, 75 yılı aşkın süredir dünyanın farklı ülkelerinde sürdürülen IAC geleneğini Antalya'ya taşıyacaktır. Türkiye Uzay Ajansı ve SAHA İstanbul’un ev sahipliğinde gerçekleştirilecek kongrenin ana teması ise dikkat çekici: “The World Needs More Space” (Dünyanın Daha Fazla Uzaya İhtiyacı Var).
Bu ifade ilk bakışta daha fazla uzay keşfi yapılması gerektiğine yönelik genel bir çağrı gibi görünse de alçak yörünge başta olmak üzere Dünya’nın bütün yörüngelerinde yoğunluğun artışına da dikkat çektiğini söylememiz mümkün. Program içeriğine bakıldığında yörüngelerde artan yoğunluğun ana başlıklar arasında olduğunu görebiliyoruz. Ancak IAC 2026’nın programı daha geniş bir dönüşüme işaret ediyor. Kongre; uzay bilimi ve keşfi, uzay uygulamaları ve operasyonları, teknolojiler, altyapı ile uzay ve toplum başlığı altında beş ana eksende ilerliyor. Teknik oturumların yanında genel oturumlar, sergiler, networking faaliyetleri ve etkileşimli tartışmalar da programın parçası olacak.
Uzay fikri uzunca süre alanın ana muhatabı olmayanlara bilim kurgu filmlerinin, romanların ve popüler bilim dergilerinin dünyasına ait tasvir edildi. Uzaya çıkan insanlar, Ay üsleri, Mars görevleri veya yörüngedeki devasa istasyonlar çoğunlukla uzak bir geleceğin görüntüleri olarak karşımıza çıktı. Ancak bugün bu mesafe giderek kapanıyor. Artık uzay gündemini ayakları yere basar şekilde yeniden konumlandırmak mümkün mü sorusuyla ilgileniyoruz.
Bunun bir nedeni de uzayın ticarileşmesi. Uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, navigasyon, uzaktan algılama, fırlatma hizmetleri ve uydu tabanlı internet gibi alanlarda özel şirketlerin ağırlığı artıyor. Aynı zamanda devletler uzayı haberleşme, güvenlik, istihbarat alanları toplumun birçoğunun haberdar olmadığı yahut doğrudan etkileşime girmediği alanlarla sınırlamıyor.
Bu dönüşümün daha önemli başka bir boyutu daha var. Bu da uzay teknolojilerinin gündelik hayatın içine görünmeden yerleşmesi. Bugün bir kişi için sıradan hale gelen telefonundan konum bulması, bir aracın navigasyon kullanması, hava durumunu takip etmesi, tarım alanlarının uydu görüntüleri üzerinden izlenmesi veya afet sonrasında geniş bir bölgenin uzaktan görüntülenmesi, uzay altyapısına doğrudan veya dolaylı biçimde dayanabiliyor. Bu işlemlerin kolaylaşması ve hızlanmasının artırdığı imkanlar bununla berber yeni risk ortamları da doğuruyor. Bu riskler yalnızca uzayda faaliyet gösteren şirket veya devletlerle de sınırlı değil. Uzayın, özellikle Dünya yörüngelerinin yoğun kullanımı doğrudan Dünya’yı dolayısıyla yaşayan herkesi olumsuz etkileyebilecek seviyede olduğuna dair görüşler de mevcut.
Uzayın daha fazla kullanılması yeni ekonomik faaliyetler ve teknolojik kapasite imkanı ortaya çıkarmakla beraber önemli siyasi soruları da beraberinde getiriyor. Yörüngelerin kullanımı, uzay çöplerinin yönetimi, uydu güvenliği, kritik altyapıların korunması, özel şirketlerin uzaydaki faaliyetleri ve uzay kaynaklarının kullanımı gibi konular, artık salt mühendislik problemleri değil.
Bu nedenle IAC 2026'nın “güvenli, erişilebilir ve işbirliğe dayalı” bir uzay ortamı vurgusu önem taşıyor. Kongrenin resmi çerçevesi, uzayın barışçıl kullanımının korunmasını, sürdürülebilir ve eşitlikçi keşfi ve farklı ülkelerin küresel uzay ekonomisine katılımını öne çıkarıyor. Aynı zamanda uzay güvenliği, keşif faaliyetleri ve Dünya dışındaki faaliyetlerin etik boyutlarının da tartışılması hedefleniyor.

Ancak bütün bunların toplumsal sonuçları da bulunuyor. Uzay tabanlı teknolojilere erişim ülkeler ve toplumlar arasında yeni fırsatlar yaratabileceği gibi teknolojik bağımlılık, dijital eşitsizlik, veri egemenliği ve güvenlik gibi yeni tartışmalar da doğurabilir. Uydu sistemleri üzerinden sağlanan hizmetlerin günlük yaşamda daha fazla yer edinmesi, bu sistemlerin kesintiye uğramasını veya belirli aktörlerin kontrolünde bulunmasını yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkarabilir.
Dolayısıyla “Dünyanın Daha Fazla Alana İhtiyacı Var” ifadesi, uzayda ortaya çıkan yeni ekonomik ve teknolojik imkanların kimler tarafından kullanılacağı, bu imkanlara kimlerin erişebileceği ve uzayın nasıl yönetileceği sorularını da gündeme getiriyor.
IAC 2026’nın bu açıdan Türkiye için büyük bir uluslararası kongrenin ev sahipliği olmasıyla ülkedeki uzay ekosistemini canlandıracağını söyleyebiliriz. Türkiye'nin uzay ekosistemini uluslararası aktörlerle buluşturması, yerli şirketlerin ve araştırmacıların görünürlüğünü artırması ve Ulusal Uzay Programı çerçevesindeki çalışmalarını küresel uzay topluluğuna taşıması açısından bir temas noktası oluşturuyor. Türkiye'nin uzay sanayisinin geliştirilmesi, ihracat kapasitesinin artırılması ve uzay teknolojilerinin başka sektörlerde kullanılabilecek çift kullanımlı teknolojilere dönüşmesi de bu ekosistemin parçaları olarak tanımlanıyor.
Büyük şirketlerin yatırım yaptığı, devletlerin stratejik hedefler belirlediği, üniversitelerin araştırmalar yürüttüğü ve giderek daha küçük teknolojiler aracılığıyla uzayı sıradan insanların günlük hayatına daha fazla dokunan bir faaliyet alanına dönüştürüyor. IAC 2026 tam bu noktada Uzayda ne şekilde olacağımız kadar, uzayın Dünya’daki hayatımızı nasıl değiştireceğini tartışmaya ortam sağlıyor.
