Karp'ın Ceketi
Manifestosu ile gündeme gelen veri analitiği şirketi Palantir şimdi de bir iş ceketi ile tekrar gündemde. Şirket Nisan ayının sonlarına doğru siyah ve mavi renklerde, %100 Amerikan pamuğundan üretilmiş kumaş karışımlı bir iş ceketi piyasaya sürdü. Ceket şirketin kendi tanımıyla "klasik işçi kıyafetinin güvenilirliğinden ve Palantir'in öncü kültüründen ilham alan", her gün giyilebilir ve uzun ömürlü bir parça olarak tanıtıldı. Ceketin öne çıkarılan özelliklerinden biri de bütün parçalarının ABD'de üretilmesi. Peki stratejik bir veri şirketinin ceket üretmesi ne anlam ifade eder?
Palantir'in hamlesi şirketin stratejik direktörü Eliano Younes'un bir süredir yürüttüğü bir dönüşüm projesinin parçası. Younes, Palantir'i "dünyanın en Batı yanlısı, en meritokratik, kazanmaya odaklı ve özgün markası" olarak tanımlıyor. GQ'ya verdiği röportajda amacını daha somut biçimde şöyle ortaya koyuyor: "Dışarıda Palantir ürünlerini giyen insanlar var ve bunu, misyonumuzla aynı çizgide olduklarını göstermek için yapıyorlar. Bir yaşam tarzı markası olmak tam da budur." Younes'un Palantir için tenis koleksiyonu ve ABD'nin 250. kuruluş yıl dönümüne özel ürünler de planladığı biliniyor.
Bu, şirketin giyim sektörüne ilk girişi değil. Palantir 2024'ten bu yana tişört, sweatshirt ve şapka satıyor. 2025'te piyasaya sürülen bir tişörtte Alex Karp'ın fotoğrafının yanında "Dominate" (Hükmet) yazıyordu, bu ürün daha sonra satıştan kaldırıldı. Şirketin mağazasında ayrıca CTO Shyam Sankar'ın yazdığı "Mobilize" adlı kitap da 30 dolara satılıyor.
Şirketin esas işi ne?
Palantir, 2003 yılında Peter Thiel ve Alex Karp tarafından kuruldu. O günden bu yana ABD hükümetinin kontratlarıyla büyüyen şirket, 36 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaştı. Şirketin ürettiği yazılım ve veri analizi araçları federal kolluk kuvvetleri tarafından insanları takip etmek, Savaş Bakanlığı tarafında insansız hava aracı görüntülerini analiz etmek, ICE (Göçmenlik ve Gümrük İcra Kurumu) tarafından göçmenleri bulmak ve sınır dışı etmek gibi uygulamalarda kullanılıyor.
2014'ten bu yana ICE ile yüz milyonlarca dolarlık sözleşme yapan şirket, ImmigrationOS adlı gelişmiş bir gözetim sistemini de hayata geçirdi. Bu sistem ajansın göçmenleri takip etmesine, yerini tespit etmesine ve yakalama operasyonları düzenlemesine olanak tanıyor. Savunma cephesinde ise Pentagon ile Maven yapay zeka sistemi için 800 milyon dolarlık bir sözleşme imzalayan şirket, uydu görüntüleri, insansız hava aracı kayıtları ve tahmine dayalı algoritmalar aracılığıyla ABD ve İsrail kuvvetlerine hedefleme desteği sağlıyor.
Palantir uzun yıllar kamuoyundan uzak kalmayı tercih etti. Ancak bu sessizlik artık pek sürdürülebilir değil. ICE baskınlarının manşetlere taşınması, Maven'ın kamuoyunda tartışılması, çalışanların iç kanallarda itirazları ve protestolar; geçtiğimiz günlerde yayınladığı manifestoyu da hesaba katarsak görünmezlik lüksü sona erdi. Bu noktada şirket iki seçenekle yüz yüze geldi. Savunmaya çekilmek ya da anlatıyı şekillendirmek. Palantir ikinciyi seçti.
İş ceketi bu strateji için oldukça elverişli bir araç. Zira ceket ilk görünüşte dilsiz. Hiçbir şeyi savunmaz, hiçbir şeyi açıklamaz. Üzerinde "gözetim yazılımı üretiyoruz" ya da "ICE ile sözleşmemiz var" yazmaz. Sadece giyilen bir nesne olarak vardır. Ve bu varoluşuyla belirli bir his inşa ediyor. Emek, sağlamlık, Amerikan pamuğunun önemi ve daha nicesi. Şirket yıllarca soyut ve tekinsiz bir varlık olarak algılanırken ceket burada gündelik hayata, veri analitiğinin somutlaşamadığı üretim alanına açılabiliyor. Ceket bütün bu süreci somutlaştıran, pek çok soyut fikri dokunulabilir kılan bir nesne olarak beliriyor.
Ceket üretiminde hedef kitlenin kim olduğu da bu tercihle doğrudan ilişkili. Palantir'in Reddit'te 109 bin üyeyi bulan bir topluluğu var. Gelişmeleri yakından takip eden, şirketin CEO'sunu neredeyse kültsel bir figür olarak konumlandıran insanlardan oluşan bu kitle, sıradan tüketicilerden çok farklı bir yerde duruyor. Bu kitleye ürün satmak aslında kimlik oluşturmaya denk. Ceketi giyen kişi bir misyonu üzerinde taşıdığını hissetmek istiyor. Böylece büyük planda şirketin hesap ettiği bütün dengeler, şirketin hissedarları tarafından ceketle beraber toplumsal bir işaret haline geliyor.
Montana'da üretim ve "Amerikan pamuğu" vurgusu ise ayrı bir hesabın ürünü olarak okunabilir. Bu tercih şirketi "küresel teknokrasi" algısından çıkarıp ulusal-popülist bir söyleme yerleştirme çabasının bir uzantısı aslında. CEO Alex Karp'ın son kitabında ve manifestosunda belirginleşen Batı medeniyeti savunuculuğu çerçevesiyle de uyum içinde bir hamle olarak Amerikan merkezi savunusu hakim. Ceket bu anlatının somutlaşmış biçimi olarak destekçilere "biz soyut bir Silikon Vadisi şirketi olmaktan ziyade, Amerikan toprağında ve Amerikan emeğiyle var olan bir kurumuz" mesajı veriyor.
Aslında bu hamleler doğrudan, gündelik dilin kuralları içerisinde ifade etmek istedikleri bazı nüansları da rahatlıkla ifade etme imkanını veriyor. "Amerikan merkezli bir medeniyet fikri ne yapmalı?" sorusuna cevap olarak, tamamen yerli üretim bir işçi ceketiyle yerli üretimi, emeği ve birlikteliği pekiştirmeli cevabı bedenlenip dolaşıma giriyor. Zira bu ceketi giyen herkes kendisini Amerikan ülküsü için çalışan bir işçi olarak, somut giyiminde taşığı endüstriyel-bedensel güç merkezli işçilikten zihinsel algoritmik işe kadar bütün çalışma sahalarını kuşatan biri olarak hissedebilir hale geliyor.
Palantir artık Amerikalı vatanseverlerin kimliklerini üzerlerine taşımak istediği bir misyon üretimi için çalışıyor. Bu misyonun ne olduğunu ve nereye evrileceği ise şirketin ve Amerikan devleti merkezli teknoloji söyleminin detaylarından okunabilir.
Yapay Zeka, Fırsatçılık ve Demokrasi
Sosyal medyada yapay zeka içeriklerine rastlamak artık vaka-ı adiyeden oldu. Artık yer yer gerçek ile kurgu arasındaki çizginin flulaşmaya başladığı söylenebilir. Bunun bir örneği BBC'nin göçmen karşıtı sosyal medya paylaşımlarında yapay zeka ile üretilmiş yanlış görsel ve haberleri incelediği haberde ifşa olmuş oldu.
BBC'nin haberi, sosyal medyada giderek görünür hale gelen bir propaganda ve para kazanma modeline işaret ediyor. Habere göre kendilerini "vatansever İngiliz" ya da yerel Britanyalı hesaplar gibi sunan bazı Facebook ve Instagram sayfaları, gerçekte Sri Lanka ve Vietnam gibi ülkelerden yönetiliyor. Bu hesaplar yapay zeka ile üretilmiş anti-göçmen videolarla İngiltere'deki siyasi gerilimleri kaşımayı amaçlıyor. "Great British People" adlı sayfanın Yorkshire merkezliymiş gibi görünmesine rağmen Sri Lanka bağlantılı olduğunun ortaya çıkması içerikler kadar kimliklerin de sahte olduğunu gösteriyor.
Olayda dikkat çekici nokta, klasik dezenformasyon kampanyalarından farklı olarak motivasyonun yalnızca ideolojik ya da jeopolitik olmaması. Institute for Strategic Dialogue'ın geçtiğimiz yılın kasım ayında yayımlanan araştırması Sri Lanka merkezli ticari bir ağın İngiltere'yi hedefleyen anti-göçmen anlatıları paraya çevirdiğini; içeriklerde göçmenlere yönelik nefret, kitlesel sınır dışı çağrıları, protesto çağrıları ve Keir Starmer hakkında sahte/yapay zeka ile üretilmiş içerikler bulunduğunu yazıyor.
Elbette mesele sadece bir ağın para kazanmasından ibaret değil. Normal şartlarda Batı merkezleri içerisinde konvansiyonel lobicilik faaliyetleri yürütmesi oldukça zor olan bu ülkeler böylece çok daha ucuz ve risksiz bir yöntemle kamuoyunu etkileyebiliyor.
Demokrasinin temelinde insanların kendi kararlarını kendisi verebilecek, rasyonel ve eşit varlıklar olduklarına dair bir önkabul yatıyor. Ancak BBC bu haberini Cambridge üniversitesinden Profesör Van der Linden'in şu analiziyle bitiriyor: "İnsanlar kendi kimlikleri ve dünya görüşleriyle örtüştüğü sürece bu tür içerikleri destekleyecek ve başkalarıyla paylaşacaklardır, zira bu daha geniş kapsamlı bir ajandada ortaklaşıldığını göstermektedir."
Peki bu ajandalar dış ülkelerin desteği ile paralellik arz ediyorsa, hatta bir sonraki adımda bu ajandalar bizzat dışarıdan empoze ediliyorsa ne olacak? Özgürlükten feragat etmek de duruma müdahale etmemek de aslında paradoksal olarak aynı çıktıya sebebiyet veriyor: Vatandaşların iradesinin sakatlanması. Bu da liberal demokrasi anlatısının ikna ediciliğinin ciddi bir yara almasına sebep oluyor.
Frugal (Tasarruflu) AI Neden Önemli?
Yapay zeka alanındaki güncel tartışmaların önemli bir kısmı, giderek büyüyen modeller ve bu modellerin gerektirdiği devasa altyapılar etrafında şekilleniyor. ABD merkezli teknoloji şirketleri yüz milyarlarca dolarlık yatırımlarla daha büyük veri merkezleri, daha güçlü çip kümeleri ve daha yüksek işlem kapasitesi inşa ederken, dünyanın geri kalan büyük bölümü bu yarışın dışında kalıyor. Bu noktada "Frugal AI" olarak adlandırılan yaklaşım dikkat çekmeye başlıyor. Frugal AI daha küçük, daha verimli, daha düşük maliyetli ve yerel ihtiyaçlara göre özelleştirilmiş yapay zeka sistemlerini ifade ediyor. Bu yaklaşım ekonomik, çevresel ve jeopolitik bir alternatif sunuyor.
Bugünkü büyük yapay zeka ekosistemi son derece merkezileşmiş durumda. En gelişmiş modellerin eğitimi için gereken veri merkezleri, ileri düzey GPU'lar ve enerji altyapısı büyük ölçüde ABD ve Çin merkezli şirketlerin kontrolünde bulunuyor. Bu durum yapay zekaya erişimi ekonomik açıdan olduğu kadar, teknolojik egemenlik bakımından da sınırlıyor. Çünkü yapay zeka giderek eğitimden sağlığa, hukuktan tarıma kadar birçok alanda temel altyapıya dönüşüyor. Eğer bu altyapı birkaç küresel şirketin kontrolünde kalırsa, birçok ülke yalnızca kullanıcı konumunda kalacak.
Frugal AI'nin önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Hindistan, Endonezya, Kenya veya Latin Amerika'daki girişimler; milyarlarca dolarlık veri merkezleri kuramasa da kendi yerel ihtiyaçlarına yönelik daha küçük modeller geliştirebiliyor. Bu modeller düşük güçteki cihazlarda çalışabiliyor, internet bağlantısı olmadan kullanılabiliyor ve yerel dillere ya da belirli topluluklara uyarlanabiliyor. Özellikle yerli toplulukların dil ve kültürlerini korumaya yönelik projeler bunun dikkat çekici örneklerinden sayılabilir. Büyük teknoloji şirketleri için ekonomik değer taşımayan küçük diller, düşük maliyetli ve açık kaynaklı modeller sayesinde dijital olarak korunabilir hale geliyor.
Frugal AI aynı zamanda veri egemenliği açısından da önemli bir yaklaşım sunuyor. Büyük bulut sistemleri yerine yerel cihazlarda çalışan modeller sayesinde kullanıcı verileri ülke dışına çıkmadan işlenebiliyor. Bu durum özellikle geçmişte kültürel ve ekonomik kaynakları dış aktörler tarafından sömürülmüş toplumlar açısından ciddi bir güven meselesine karşılık geliyor.
Çevresel boyut da bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Büyük yapay zeka modellerinin eğitimi ve kullanımı ciddi miktarda elektrik ve su tüketiyor. Özellikle veri merkezlerinin soğutulması için kullanılan su miktarı giderek daha fazla eleştiriliyor. Frugal AI savunucuları ise daha küçük modellerin daha az işlem gücü, daha az enerji ve daha düşük altyapı ihtiyacı gerektirdiğini savunuyor. Gerçekten de tek bir görev için devasa modeller yerine dar alanlara odaklanan küçük modeller kullanmak enerji verimliliği sağlayabilir.
Tarihte birçok teknolojide görüldüğü gibi, verimlilik artışı toplam tüketimi otomatik olarak azaltmıyor. Tam tersine, maliyet düştükçe kullanım alanları genişliyor. Yapay zeka da benzer bir yola girebilir. Gelecekte milyarlarca telefon, araç, sensör ve ev cihazı küçük yapay zeka sistemleriyle çalıştığında ortaya küresel ölçekte sürekli çalışan bir "mikro-AI ekosistemi" çıkabilir.
Sonuç olarak Frugal AI, büyük modellerin tamamen yerine geçecek bir çözüm olmayabilir. Ancak yapay zekanın yalnızca birkaç küresel merkezin kontrolünde gelişmesini engellemek, yerel ihtiyaçlara uygun sistemler üretmek ve teknolojik bağımlılığı azaltmak açısından kritik bir yaklaşım sunuyor. Tartışma artık sadece "en güçlü modeli kim geliştirecek?" sorusu değil; "yapay zekadan kimler faydalanabilecek ve hangi koşullarda faydalanabilecek?" sorusu etrafında ele alınmasına zemin oluşturuyor.