Ebu Zuhur Saldırısını Mekke Anlaşması Bağlamında Düşünmek
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı3 Eylül 2026

Ebu Zuhur Saldırısını Mekke Anlaşması Bağlamında Düşünmek

Mekke’de Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu’da hızla değişen güvenlik anlayışı içinde dikkat çekici bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. Anlaşmanın imzalandığı konjonktürde öne çıkan başlıca gelişmelerden biri ise İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarının süreklilik kazanması olmuştur. Nitekim anlaşmanın imzalanmasının ardından İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yönelik, açıkça Türkiye’yi hedef aldığını beyan ettiği saldırılar, anlaşmanın oluşum zeminini ve pratikteki karşılığını değerlendirmek açısından merkezi bir referans noktası sunmaktadır.

Kaynak: AA

Ortak Savunma Anlaşması, son yıllarda Suudi Arabistan-Türkiye geriliminin azalması, Türkiye ve Pakistan’ın Keşmir ile Dağlık Karabağ gibi meselelerdeki dayanışması ve Pakistan ile Suudi Arabistan arasındaki mevcut savunma işbirliği gibi alanlarda karşımıza çıkan müşterek stratejik zeminin kurumsallaşmış, resmi bir ittifaka (alliance) dönüşmesiyle meydana gelmiştir. Şüphesiz ittifakın en güçlü yönü, birbirinden oldukça farklı olmakla birlikte stratejik açıdan birbirini tamamlayan üç ülkeyi aynı savunma anlayışı içerisinde bir araya getirmesinde bulunmaktadır. Türkiye’nin üretici askeri kapasitesini, Suudi Arabistan’ın ekonomik kaynaklarını ve Pakistan’ın nükleer caydırıcılığını bir araya getiren ittifak, diğer yandan söz konusu ülkelerin farklı tehdit algılarının etkisiyle taraflar arasındaki taahhütleri stratejik olarak muğlak bırakan bir anlayış üzerine inşa edilmiştir. Bu bağlamda Ortak Savunma Anlaşması, ittifak teorisi literatüründe önemli bir yer tutan stratejik belirsizlik (strategic ambiguity) kavramının güncel bir uygulaması olarak öne çıkmaktadır.

Stratejik belirsizlik, bir ittifak bünyesinde müttefiklere sağlanacak desteğin kapsamını kasıtlı olarak tanımsız bırakan, böylece caydırıcılığı korumakla birlikte tarafların esnekliğini sağlayan bir dış politika yaklaşımı olarak tanımlanabilir. Bu yaklaşım, içinde bulunduğumuz çok kutuplu uluslararası sistemde ittifak ilişkilerinin doğası gereği taşıdığı risklere karşı işlevsel bir araç haline gelmektedir. Nitekim çok kutuplu yapı, devletlerin farklı aktörlerle siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştirmesine imkan tanırken, ittifak üyelerinin tehdit algıları ve stratejik öncelikleri arasındaki farklılıklar doğurabilir. Stratejik belirsizlik tam da bu noktada, ittifak bağlılığını korurken taraflara değişen dengelere göre pozisyon alma olanağı sunarak esneklik kazandırmaktadır.

Bu teorik çerçeve ışığında değerlendirildiğinde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın kolektif savunma hükmü stratejik belirsizliğin somut bir örneğini teşkil etmektedir. Anlaşma taraflardan herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının tüm taraflara yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören kolektif savunma maddesi içermektedir. Bu sebeple NATO’nun kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesini andıran bu hüküm nedeniyle yeni savunma paktı “Müslüman NATO’su” gibi nitelendirmelerle anılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte, iki düzenleme arasındaki önemli bir fark mevcuttur. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bir üyeye yönelik silahlı saldırıyı tüm üyelere yönelik bir saldırı olarak tanımlamakla birlikte, NATO’nun 5. maddesinden farklı olarak taraflara askeri müdahale yönünde açık bir yükümlülük getirmemektedir.

Kolektif savunma hükmündeki bu nüans, anlaşmanın niteliği bakımından büyük önem taşımaktadır. Bir üyeye yönelik saldırının tüm taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesi güçlü bir caydırıcılık oluştururken, askeri müdahale yükümlülüğünün bulunmaması müttefiklerin birbirlerinin dahil olduğu çatışmalara sürüklenmesini engellemektedir. Bu durum, ittifakın caydırıcılık kapasitesini belirli ölçüde sınırlasa da taraflara stratejik esneklik sunmaktadır. Dolayısıyla anlaşmada belirli bir stratejik belirsizliğin bilinçli olarak korunduğu söylenebilir. Tarafların birbirlerine hangi koşullarda, ne ölçüde ve hangi araçlarla destek sağlayacağının açık biçimde tanımlanmamış olması, caydırıcılık ile stratejik esneklik arasında bir denge kurulmasına olanak tanımaktadır.

Anlaşmada yer alan stratejik belirsizlik anlayışının ittifakın kime karşı konumlandığı sorusuna da sirayet ettiği söylenebilir. Nitekim anlaşmanın imzalanmasının ardından ittifakın bölgesel güç dengeleri içerisinde hangi ülkeye karşı konumlandığı başlıca tartışma konularından biri haline gelirken yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda anlaşmanın tamamen savunma amaçlı olduğu ve herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığı özellikle vurgulanmıştır. Bununla birlikte tarafların son dönemdeki dış politika tercihleri dikkate alındığında, ittifakın İran ve/veya İsrail’e karşı bir işlev taşıdığı yönünde çeşitli değerlendirmeler yapılmış, bu değerlendirmeler söz konusu ülkelerin iç siyasi tartışmalarında da önemli ölçüde karşılık bulmuştur.

Mekke Anlaşması’nı doğrudan İsrail’e veya İran’a karşı kurulmuş bir ittifak olarak değerlendirmek yerine bu iki aktörün önemli ölçüde faydalandığı parçalı bölgesel güvenlik yapısına verilen bir yanıt olarak okumak yerinde olacaktır. Nitekim Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi bir araya getiren ortak çıkar, bölgedeki devletlerin mevcut sınırlarının ve egemenliklerinin korunması ve güçlendirilmesi yönündedir. Bu çerçevede ittifak, belirli bir devleti hedef almaktan ziyade bölgedeki devletlerin kapasitesini ve aralarındaki işbirliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir karşı dengeleme mekanizması olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle ittifakın, İsrail’in yayılmacı aksiyonlarına ve İran’ın vekil aktörler üzerinden yürüttüğü bölgesel istikrarsızlığı artıran politikalarına karşı dolaylı bir yanıt niteliği taşıdığı öne sürülebilir.

Mekke Antlaşması ile dünya kamuoyuna ilan edilen üç ülke arasındaki ittifakın böylesi bir işlevi yerine getirmek için ihtiyaç duyulan kurumsal derinliğe henüz sahip olmadığı belirtilmelidir. Her ne kadar üç ülkenin bu işbirliğini resmi bir anlaşma ile duyurması ittifaka yüklenen önemi açık bir şekilde ortaya koysa da Ortadoğu gibi gerilimli bir coğrafyada bölgesel istikrarın idamesi, taraflardan birlikte hareket etme eğilimleri noktasında resmileşmiş niyet beyanlarından öte taleplerde bulunmaktadır. Anlaşma kapsamında Sekretarya’nın kurulma kararı bu yöndeki derinleşme sürecinin ilk adımını oluştururken, ittifakın önünde halen aşılması gereken önemli kurumsal eşikler bulunmaktadır. Bunların en başında, tarafların ortak tehditler karşısında birlikte hareket edebilme kabiliyeti anlamına gelen birlikte çalışabilirlik (interoperability) yer almaktadır. Mekke Anlaşması ile ilan edilen ittifak, ömrü itibariyle henüz oldukça genç olarak nitelendirilebileceğinden, bölgesel istikrarı temin için ihtiyaç duyulacak birlikte çalışabilirlik seviyesine henüz yetişememiştir. Ortak askeri planlama, düzenli tatbikatlar ve istihbarat paylaşımı gibi işbirliği kalemlerinin ancak mükerreren zamana yayılması ile edinilebilecek bu yetkinlik için ittifakın önünde henüz belki de yıllar bulunmaktadır.

Zamana yayılması pratik bir zorunluluk olan bu süreç içinde stratejik belirsizliğin sunduğu esneklik ittifak için hayati öneme sahiptir. Nitekim kurumsal yapısı henüz tam anlamıyla inşa edilmemiş fiili işbirliği alanı henüz dar olan ittifakların potansiyel rakipler tarafından hazırlıksız yakalanarak, üçüncül aktörler gözünde itibarlarının kalıcı bir şekilde zarar görmesi oldukça olasıdır. Böylesi bir durumda kısıtlı kurumsal imkanlarıyla, vadettiği reaksiyonu gösteremeyen ittifaklar dışsal aktörlerin gözünde inandırıcılıklarını ilelebet kaybederek, tabiri caizse ölü doğabilir. Tarafların her birinin halihazırda doğrudan ve dolaylı olarak birden çok devletle çatışma içinde bulunduğu düşünülürse, Mekke Anlaşması için bu endişe ciddiye alınmaya değerdir. Ne var ki, anlaşmanın ortak savunma maddelerinin halihazırda oldukça müphem ifadeler içermesi, taraflara bu tip sınamalar karşısında dozunda bir reddedilebilirlik sunarak kurumsallaşma için ihtiyaç duyulan zamanı kazandırmaktadır.

Bu çerçevede, İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yönelik saldırılarının Türkiye tarafından Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında ele alınmaması dikkate şayandır. Anlaşmanın kolektif savunma hükmü böyle bir değerlendirmeye alan tanısa da ortak askeri planlama ve karar alma mekanizmalarının henüz yeterince olgunlaşmamış olması, kolektif savunma hükmünün erken bir aşamada işletilmesini ittifakın kurumsal kapasitesi açısından riskli hale getirmektedir. Bu bakımdan Türkiye’nin saldırıyı anlaşmadan tamamen ayrı bir zeminde ele alması, ittifakın kurumsal derinleşme sürecine öncelik veren stratejik bir tercih olarak okunmalıdır. Bununla birlikte, ittifakın kurumsal kapasitesini ilerleyen dönemde tekmil etmesiyle benzer gelişmelerin anlaşma kapsamında ele alınabileceği ihtimaline de açık kapı bırakılmıştır.

Tüm bu değerlendirmeler, stratejik belirsizliğin kurumsallaşma için ihtiyaç duyulan zaman penceresini açık tutan hayati bir unsur olduğunu göstermektedir. İttifakın henüz oluşum aşamasında karşılaşabileceği çatışma dinamiklerinin kolektif savunma hükmünün doğrudan işletilmesini gerektirmeksizin karşılanabilmesi, tarafların kurumsal derinleşme sürecini kesintiye uğratmadan sürdürebilmesini mümkün kılmaktadır. Bu çerçevede stratejik belirsizlik, ittifakın erken dönemde maruz kalabileceği baskıları soğurma işlevi görerek ittifakın derinleşmesi için gerekli zamanı sağlamaktadır. Dolayısıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na taraf olan ülkelere düşen, ittifakın kurumsallaşmasının içinde bulunduğumuz erken dönemlerinde, muhatabı olduğu güvenlik problemlerini ittifakın sunduğu çerçeve dışında ele alarak, kurumsallaşmanın kemale ermesi için vakit kazandırmaktır. İttifakın sahip olduğu potansiyelin gelecekte realize olması, bu kurumsallaşma döneminde karşı karşıya kaldığı meydan okumaları dışsallaştırma kabiliyetine doğrudan bağlıdır. Anlaşma metninin bu esnekliği sağlayabilecek belirsizlikte kaleme alınması taraf devletlere bu doğrultuda önemli kolaylık sağlarken, anlaşmanın potansiyelini gerçekleştirebilmesi için taraf devletlerin de metnin belirsizliğine dayanarak karşılaştıkları tehditleri anlaşma dışında ele alması elzemdir.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.