Gri Bölge #4
#4
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı23 Eylül 2025
- Sosyal Medya Devlerinin Kıskacında Soykırıma Karşı Durmak -Vize Mührüne Sıkışan Birleşmiş Milletler -Amerikan Rüyasından Şiddet Kabusuna

Gri Bölge #4

Sosyal Medya Devlerinin Kıskacında Soykırıma Karşı Durmak

Sosyal Medya Devlerinin Kıskacında Soykırıma Karşı Durmak

Geçtiğimiz hafta Google’ın Cornell Üniversitesi'ndeki Filistin yanlısı protestolara katılan bir öğrencinin verilerini kendisine hiçbir şekilde itiraz hakkı tanımaksızın ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi bünyesinde çalışan İç Güvenlik Soruşturmaları birimine (HSI) teslim ettiği ortaya çıktı. Bu veriler, ABD makamlarının mahkeme kararı ya da suç şüphesi olmaksızın çıkarabildiği idari celpler (subpoena) aracılığıyla elde edilebiliyor. Yani yalnızca bir bürokratik imza, öğrencilerin dijital bilgilerinin devletle paylaşılması için yeterli.

Bu durum teknik bir prosedürün ötesinde Panoptikon mantığının dijital çağdaki yansıması. Panoptikon, mahkumların her an gözetlenip gözetlenmediklerini bilemedikleri için kendi davranışlarını otomatik olarak disipline ettikleri bir hapishane tasarımıydı. Bugün de öğrenciler, sürekli izlenebileceklerini bilerek kendi davranışlarını resmi devlet politikalarına ve sosyal medya devlerinin çıkarlarına göre ayarlamak ve sözlerini sansürlemek zorunda.

Geçtiğimiz ay Uluslararası Af Örgütü, ABD hükümetinin Filistin destekçisi göçmenler ve üniversite öğrencilerini çeşitli yapay zeka algoritmalarıyla tespit ettiğini ortaya koymuştu. Örneğin ABD merkezli özel bir yazılım şirketi olan Babel Street tarafından geliştirilen Babel X, bir kişinin adı, e-posta adresi veya telefon numarası üzerinden sosyal medya paylaşımlarını, IP adreslerini, iş geçmişini ve hatta mobil cihaz kimliklerini toplayabiliyor. Daha da tehlikelisi, “kalıcı arama” özelliği sayesinde bir kez sistemin radarına giren kişiler sürekli izleniyor, otomatik olarak şüpheli konumuna düşürülüyor ve kesintisiz takibe maruz bırakılıyor.

Diğer yandan, Palantir Technologies tarafından ABD makamları için gözetim platformu olarak geliştirilen Immigration OS sistemi göçmenlerin tüm yaşamını algoritmik puanlara ve kod satırlarına sıkıştırıyor. Böylece kimin sınır dışı edileceğini ya da “risk” olarak addedileceğini verilerin soğuk matematiği belirliyor. Böylelikle artık veriler ticari kazancın da ötesinde kimlerin kimlerin sınır dışı edileceğine karar vermek için toplanıyor.

Kaynak: AFP

Daha da çarpıcı olan, bu sürecin yapay zeka algoritmaları aracılığıyla işliyor olması. Bir paylaşımın “terör destekçisi” olarak etiketlenmesine artık yapay zekanın kodları karar veriyor, ABD ise bu algoritmik damgayı sorgulamadan uyguluyor. Bu, modern Panoptikon’un en güncel hali. Zira Filistin’i destekleyen öğrenciler yalnızca izlendiklerini bilmekle kalmıyor, algoritmanın hiçbir şeyi “kaçırmayacağı” korkusuyla kendi fikirlerini en baştan sansürlemek zorunda kalıyor. Bunun sonucunda gözetim, dışarıdan gelen bir baskı olmaktan çıkıp kişinin zihninde işleyen sürekli bir denetime ve içselleştirilmiş bir otosansüre dönüşüyor.

Bu dijital gözetim zincirinin bir halkası olan Canary Mission gibi anonim siteler, Filistin’i destekleyen öğrencileri, akademisyenleri ve kampüs organizasyonlarını gizli kara listelere alarak onları “potansiyel tehdit” olarak damgalıyor. Bir sosyal medya gönderisi, bir panelde söylenen tek bir söz ya da bir protestoya katılım, bir anda kişinin adının dijital kara defterlere yazılmasına yetiyor. Bu listeler zaman zaman ABD resmi makamları tarafından da fiili bilgi kaynağı olarak kullanılıyor. Gölgelerde hazırlanmış anonim listeler, devletin gözetim mekanizmalarıyla birleşerek modern bir McCarthycilik yaratıyor. Fark şu ki, bu kez kara tahtaya yazılan isimler çoğu zaman kamuya kapalı kalıyor. Bu isimler algoritmaların ve dosyaların soğuk arşivlerinde saklanırken bu gizlilik anlayışı listedekilerin kendilerini savunma imkanını da tamamen ortadan kaldırıyor.

Kara listeler aynı zamanda sosyal medya devlerinin görünmez algoritmalarının da elinde şekilleniyor. İfade özgürlüğünün her daim destekçisi olduğu iddiasında bulunan Meta’nın yerine getiremediği bu iddiası yaşanan dijital gözetim ve sansür ağının en açık örneği. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna göre, Ekim–Kasım 2023 döneminde 60’tan fazla ülkede sansürlenerek kaldırılan 1050 adet sosyal medya içeriğinden 1049’u Filistin yanlısı barışçıl paylaşımlara yönelikti. İsrail’i destekleyen içeriklerden ise yalnızca bir tanesi Meta tarafından silindi.

Üstelik Meta, bu dijital baskıyı daha görünmez yöntemlerle de sürdürüyor. Bunların başında “gölge yasaklama” (shadow banning) geliyor. Bu yöntemle kullanıcıya hiçbir bildirim yapılmaksızın Filistin’i destekleyen içerikler arama sonuçlarında, akışlarda ve önerilerde görünmez hale getiriliyor. Kullanıcı özgürce paylaştığını sanarken içeriğinin görünürlüğünün, beğenilerinin ve yorumlarının neden azaldığını anlamadan sözleri algoritmik bir karanlığa gömülüyor. Böylece özgür kamusal alan vaadinde bulunan sosyal medya devleri kullanıcıları sistematik olarak belli alanlara yönlendiriyor.

Bu bağlamda Shoshana Zuboff’un ortaya koyduğu “gözetim kapitalizmi” (surveillance capitalism) kavramı, durumu anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Zuboff’a göre, Google ve Meta gibi şirketler kullanıcıların verilerini reklam gibi pazarlama amaçlarının yanı sıra davranışsal fazlalık (behavioral surplus) üretmek için topluyor. Yani insanların dijital medya deneyimi, gelecekteki davranışları tahmin etmek ve yönlendirmek amacıyla birer ham maddeye dönüştürülüyor. Böylece şirketler, elde ettikleri verilerle hem tüketici tercihlerini öngörme hem de bu tercihleri şekillendirme gücünü elinde bulunduruyor.

Zuboff’un ortaya koyduğu bu ekonomik düzenin siyasal sonuçları göz ardı edilemez. Onun işaret ettiği davranışsal yönlendirme mantığı, Filistin yanlısı içerik ve hareketlerin kimi zaman görünmez kılınmasında, kimi zamansa ABD makamlarının desteğiyle bastırılmasında somutlaşıyor. Böylece gözetim kapitalizminin ekonomik altyapısı, yalnızca verilerin pazarlanmasına hizmet eden bir mekanizma olmaktan çıkıyor. Bunun sonucunda ABD yönetimi ve sosyal medya devleri, hem Panoptikon benzeri gözetim mekanizmalarıyla hem de yapay zeka destekli sansür işlevleriyle hangi anlatının öne çıkacağına karar veren hakemlere dönüşüyor.

Vize Mührüne Sıkışan Birleşmiş Milletler

Geçtiğimiz günlerde ABD, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki 80 kişilik delegasyona vize vermeyerek New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılımlarını engellemişti. Bu krizin ardından Donald Trump, bu kez Brezilyalı yetkilileri BM Genel Kurulu’na katılımlarını engellemek için vize vermemekle tehdit etti. ABD’nin BM Genel Kurulu öncesinde gündeme getirdiği vize yasakları, küresel siyasetin en büyük sahnesinde kimin konuşma hakkına sahip olacağını ve kimin susturulacağını belirleyen bir güç gösterisi haline gelmiş durumda.

Oysa 1945’te San Francisco’da kabul edilen Birleşmiş Milletler Antlaşması, tüm üye devletlerin eşit temsil hakkı ilkesine dayanıyordu. 1947 yılında BM ile ABD arasında imzalanan antlaşmaya göre ev sahibi ülke konumundaki ABD, diplomatik ilişkilerin durumuna bakılmaksızın bütün temsilcilere koşulsuz vize vermekle yükümlü. Fakat Trump yönetimi, bu yükümlülüğü bir ev sahibi sorumluluğundan ziyade kendisine ayrıcalık tanıyan bir egemenlik yetkisi olarak kullanıyor.

Kaynak: AP

ABD’nin vizeyi bir siyasi araç olarak kullanması en açık biçimde Filistin meselesinde kendini gösteriyor. Filistin’in çeşitli ülkeler tarafından bir devlet olarak tanınmasının gündemde olduğu bu dönemde Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve 80 kişilik delegasyona vize verilmemesi doğrudan Filistin halkının sesini kısma girişimi. Zaten BM’de yalnızca “gözlemci üye” statüsünde bulunan Filistin, konuşma hakkına sahip olsa da oy kullanamıyordu. Şimdiyse ABD’nin bu tutumuyla, Filistin’in sınırlı söz hakkı bile elinden alınmış oluyor.

Buna karşılık, İsrail tarihte en fazla BM kararını ihlal eden devlet konumunda. Buna rağmen İsrail, BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin daimi veto hakkının sağladığı koruma sayesinde dokunulmazlığını sürdürüyor. Nitekim ABD, 1945’ten bu yana toplam 94 Güvenlik Konseyi kararını veto ederken bunların tam 50’si İsrail aleyhineydi. Dolayısıyla, Filistinlilerin BM’de oy hakkı yokken ve vize yasaklarıyla sesleri kısılırken İsrail’in her ihlali BM sistemi içinde fiilen meşrulaştırılıyor.

Brezilya’ya yönelik tehditler, Filistin meselesini de aşan bir durumu işaret etmekte. Trump, Bolsonaro davası ve ülkenin Filistin yanlısı tutumu nedeniyle Brezilya delegasyonunu vize vermemekle ve dolayısıyla BM Genel Kurulu’na katılımını engellemekle tehdit etti. Oysa geleneksel olarak her yıl BM Genel Kurulu’nun açılış konuşmasını Brezilya yapar, ardından ABD başkanı kürsüye çıkardı. Brezilya’nın söz hakkının bu şekilde gasp edilme riski bu geleneğin de kesintiye uğramasının yanı sıra Birleşmiş Milletler’in kurucu değerlerini aşındıran bir kırılma anlamına geliyor.

ABD’nin vizeleri bir baskı aracına dönüştürmesi yeni değil. 1979 İran Devrimi’nden bu yana İranlı diplomatların vizeleri sık sık geciktiriliyor veya reddediliyor. Örneğin 2014’te İran’ın BM Daimi Temsilcisi olarak atanan Hamid Aboutalebi’ye yıllar önceki rehine krizine bağlanan gerekçelerle vize verilmemişti. Benzer şekilde geçmişte Rus diplomatlar da kısıtlamalara maruz bırakılmıştı. Özetle diplomatik vizeler, ABD yönetiminin kendi düşman tanımlarını küresel sisteme dayatmasının en görünür araçlarından birine dönüşmüş durumda.

Bu zincirin en sembolik halkası ise 1988’de yaşandı. ABD, Filistin lideri Yaser Arafat’a vize vermeyi reddedince BM Genel Kurulu tarihte ilk kez New York dışına taşınarak Cenevre’de yapılmıştı. Alınan bu olağanüstü kararla BM, en azından o dönemde, ABD’nin keyfi engellemelerine boyun eğmeden kendi işleyişini koruyabilmişti. Bugün ise ABD’nin vizeleri sistematik biçimde araçsallaştırması, benzer çözümlerin yeniden gündeme gelmesini kaçınılmaz hale getiriyor. Zira görünen o ki ABD, artık ev sahipliği sorumluluklarını yerine getirmekten ziyade bu konumu kendi siyasi üstünlüğünü dayatmanın bir aracına dönüştürmek konusunda ısrarcı.

ABD’nin yabancı delegasyonlara vize verme yetkisini bir baskı ve yaptırım aracı olarak kullanması, uluslararası düzenin yapı taşlarını oluşturan temel prensiplerin erozyonunu da simgeliyor. Birleşmiş Milletler gibi kurumlar, üye devletlerin eşit temsil hakkına ve evrensel katılımına dayanan kurucu ilkeler üzerine inşa edilmişti. Ancak ABD’nin ev sahipliği sorumluluğunu egemenlik yetkisi olarak yorumlayıp bunu siyasi çıkarları doğrultusunda silahlaştırması bu kurucu dengeleri aşındırıyor. Böylece BM gibi uluslararası kurumların tarafsız ve kapsayıcı bir platform olma niteliği zedelenirken uluslararası düzenin meşruiyeti giderek daha fazla sorgulanır hale geliyor.

Yaşanan vize krizleri uluslararası hukukun kim için işlediğini ve kim için askıya alındığını gösteren apaçık işaretler. BM’nin kurucu değerlerinden birisi olan Kant’ın tahayyül ettiği evrensel barışa dair bir ilerleme yok. Onun yerine Carl Schmitt’in şu sözü giderek daha da etkisini gösteriyor: “Egemen, istisna haline karar verendir.” Bir diğer deyişle kurallar kağıt üzerinde herkes için geçerliymiş gibi görünse de bu sistemin işleyişinde kimin konuşup kimin susturulacağına ABD karar veriyor. Böylece temsil hakkı evrensel bir ilke olmaktan çıkarak ABD’nin çıkarlarına göre askıya alınabilen bir ayrıcalığa indirgeniyor. Böylesi bir düzenin ne kadar sürdürülebilir olduğu artık büyük bir soru işareti. Birleşmiş Milletler bünyesindeki bu “istisnai durumlar” var olmaya devam ettiği sürece BM’nin büyük güçlerin çıkarlarını meşrulaştıran bir sahne olmaktan öteye gitmesi zor.

Amerikan Rüyasından Şiddet Kabusuna

Geçtiğimiz günlerde ABD’de yaşanan iki şiddet vakası gündeme damgasını vurdu: Charlie Kirk suikastı ve Ukraynalı mülteci Iryna Zarutska’nın metroda öldürülmesi. İlk bakışta bağımsız olaylar gibi görünen bu vakalar aslında ülkenin damarlarında dolaşan daha derin bir huzursuzluğun dışavurumu. Bu şiddet dalgası, Amerikan toplumunun güvenlik algısının kırıldığını ve şiddetin giderek sıradan bir hale dönüştüğünü gösteriyor. Her saldırı, “Amerikan rüyasının” temelini oluşturan ortak yaşam iddiasını biraz daha zayıflatıyor.

ABD’nin bugünkü manzarası, yaşanan şiddet olaylarının münferit patlamaların da ötesinde toplumsal bir çözülmenin işaret fişeği olduğunu ortaya koyuyor. Amerika’da şiddet artık bireysel sapmalarla açıklanamayacak kadar yaygın ve kökleri çok daha derinlere uzanıyor. Dahası, bu kökler beslenmeye devam ettikçe Amerikan toplumunu can kayıplarının da ötesinde çok daha kapsamlı güvenlik krizleri bekliyor.

Irkçılık, gelir eşitsizliği, uyuşturucu krizleri… Bunlar zaten yıllardır Amerikan toplumunun damarlarını kemiriyordu. Örneğin ABD’de siyahilerin %83’ü, beyazların ise %61’i ırkçılığı hâlâ yaygın görüyor. 2011’de siyahilerin %85’i sivil haklar alanında ilerleme olduğunu düşünürken bugün bu oran yalnızca %53. Gettolaşma, yetersiz sağlık hizmetleri, eğitimde derinleşen eşitsizlikler ve polis şiddetinin tekrar tekrar gündeme gelmesi, Amerikalıların kendi devletlerine ve kurumlarına duyduğu güveni her geçen gün daha da aşındırıyor. Bu güvensizlik, toplumsal dayanışmayı zayıflatırken şiddetin kök salması için de elverişli bir zemin yaratıyor.

Kaynak: Reuters

Asıl çarpıcı olan ise şiddetin artık Amerikan toplumunun en savunmasız alanlarına sızmış olması. Yalnızca Ocak ayından bu yana 47 okula silahlı saldırı düzenlendi ve bu saldırılarda 19 kişi hayatını kaybetti. Her biri Amerikan toplumunun vicdanında açılan yeni bir yara olan bu saldırılar, okul koridorlarda yankılanan korkunun ve geleceğe duyulan güvenin hızla eriyişinin somut göstergesi oldu. Eğitim kurumlarının güvenli mekanlar olmaktan çıkıp şiddetin hedefi haline gelmesi tüm toplumu doğrudan etkilerken korkuyu da hayatın sıradan bir parçası haline getiriyor.

ABD’de toplumsal şiddet gündelik hayattan siyaset sahnesine de çoktan taşmış durumda. Öyle ki, ABD’de siyasi alan son zamanlarda konuşmalardan ziyade silahlarla şekilleniyor. Nitekim 2025’in ilk yarısında yaklaşık 150 adet politik motivasyonlu saldırı yaşandı. Bu sayı bir önceki yıla göre neredeyse iki katlık bir artış yaşandığını gösteriyor. Birkaç örneği hatırlamak gerekirse, Haziran 2025’te Minnesota Eyalet Meclisi Başkanı Melissa Hortman ve eşi evinde öldürülmüş ve saldırganın yaklaşık 70 Demokrat Parti mensubu ismi hedef listesine aldığı ortaya çıkmıştı. Benzer şekilde geçtiğimiz aylarda Pennsylvania Valisi Josh Shapiro’nun ikametgahına yönelik kundaklama saldırısı da siyasi alana yönelik bir meydan okuma niteliği taşıyor.

Birkaç yıl geriye baktığımızda Amerikan toplumunda siyasi şiddetin nasıl yaygınlaştığı daha net bir şekilde görülebiliyor. 2017’de bir saldırgan, beyzbol oynayan Cumhuriyetçi Kongre üyelerine ateş açarken, 2021’de bu kez Trump destekçileri Amerikan Kongre Binası’nı ele geçirmiş ve bu baskın Amerikan demokrasinin kalbine yönelmiş en doğrudan saldırılardan biri olarak değerlendirilmişti. Amerikan toplumunun siyasi alanda öfkesini ve taleplerini giderek daha fazla şiddet üzerinden ifade etmesi en çarpıcı biçimde bu olayda görünür oldu.

Bu şiddet sarmalının günümüze uzanan en çarpıcı halkası ise Donald Trump’a yönelik suikast girişimi oldu. Gerçekleştirdiği bir konuşma sırasında yapılan bu saldırı, Amerikan siyasetinde şiddetin sembolik bir boyuta taşındığını da gözler önüne seriyordu. Bu girişim, bir yandan Amerika’daki siyasi kutuplaşmanın ne kadar derinleştiğini gösterirken, diğer yandan ABD’nin temel taşı sayılan demokrasinin sürdürülebilirliği açısından da ciddi bir kırılganlığı ortaya çıkardı.

Charlie Kirk suikastı ise Amerikan siyasetindeki şiddet dalgasının en güncel yansıması oldu. Utah Valley Üniversitesi’nde binlerce kişinin önünde gerçekleşen saldırıda Kirk, sahnedeyken silahlı saldırıya hedef alındı. Trump’ın genç seçmenleri mobilize etme stratejisinde kilit bir figür olan ve özellikle gençlerle kurduğu doğrudan bağ ile dikkat çeken Kirk’ün öldürülmesi siyasi arenada düşünceleri ve söylemleriyle öne çıkan isimlerin de giderek şiddet alanına sürüklendiğinin bir göstergesi olarak tarihe geçti.

Öte yandan, bu şiddet atmosferi diğer siyasi figürleri de etkilemiş durumda. “HasanAbi” takma adıyla yaptığı yayınlarda Trump karşıtı tutumuyla ün kazanan Hasan Piker de Charlie Kirk suikastının ardından “çok sayıda tehdit aldığını” belirterek bazı etkinliklere katılımını geçici olarak azaltacağını açıkladı. Bu durum, ABD’de farklı siyasi görüşlere sahip kamusal figürlerin kendilerini doğrudan tehdit altında hissettiklerini ortaya koyuyor..

Sonuç olarak, Amerika’da siyasi şiddet siyasal iklimin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Farklı kamplardan isimlerin aynı tehdit sarmalına girmesi, şiddetin siyasal tartışma kültürünü de kuşattığını gösteriyor. Böylece siyaset, giderek güvenlik endişeleriyle çevrilen, kutuplaşmayı daha da keskinleştiren ve demokratik alanı daraltan bir şiddet dilinin gölgesinde şekilleniyor. Eğer bu gidişat kontrol altına alınamazsa ABD’de önümüzdeki yıllarda daha büyük güvenlik krizlerinin ortaya çıkmasının ve hatta toplumsal kutuplaşmanın bir iç çatışmaya dönmesinin ihtimal dışı olmadığı açıkça görülmekte

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.