Ulusal Öncelikten Küresel Güvenliğe Nüfus Krizi
Geçtiğimiz hafta Yunanistan hükümeti, hızlı nüfus düşüşünü durdurmak amacıyla çocuklu ailelere vergi muafiyetleri ve doğrudan mali destek sağlayacak 1,6 milyar euroluk kapsamlı bir ekonomik paket açıkladı. Ülkede doğumları teşvik etmek için 2020’de başlatılan “bebek ikramiyesi” uygulamasıyla zaten ilk çocuk için 1700 euro, dördüncü çocuk için ise 3500 euroya kadar ödeme yapılıyordu. Buna rağmen doğum oranları hâlâ kritik eşiğin çok altında. Bugün gelinen noktada, Yunanistan’daki nüfus problemi Başbakan Miçotakis’in ifadesiyle artık açık bir “ulusal tehdit” haline gelmiş durumda.
Rakamlar Yunanistan’daki demografik krizin boyutlarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Avrupa’nın en düşük doğurganlık hızlarından birine sahip olan ülkede bu oran 1,3–1,4 seviyesinde seyrediyor. Bu oran nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli olan 2,1’lik kritik eşiğin çok altında. Düşük doğurganlık hızının neden olduğu nüfus düşüşü ise şimdiden hissediliyor. 2011’de yaklaşık 11 milyon olan Yunanistan nüfusu bugün 10.2 milyona gelmiş durumda. Eurostat projeksiyonları, 2050’ye gelindiğinde bu sayının 8 milyonun altına düşeceğini gösteriyor. Yunanistan için daha da endişe verici olan ise aynı tarihte nüfusun %36’sının 65 yaş üstünde olacak olması.

Yunanistan’daki nüfus krizinin yansımaları şimdiden günlük hayatta görülebiliyor. Öğrenci sayısındaki keskin düşüş nedeniyle ülke genelinde 750’den fazla okul kapatıldı. Bu da ülkedeki toplam okulların yaklaşık %5’i anlamına geliyor. Dahası, 2018’den bu yana ilkokula kayıt yaptıran öğrenci sayısı %19 azaldı. Öğrenci ve okul sayısındaki bu azalma demografik çöküşün toplumsal yapıyı dönüştürmeye başladığının en somut göstergelerinden biri. Bugün Yunanistan’da boşalan sınıflar, yarın iş gücünde çok daha büyük boşluklar olarak kendini gösterme tehlikesine sahip.
Nüfus krizi bağlamında Yunanistan tekil bir örnek değil. Geçtiğimiz hafta açıklanan verilere göre İngiltere ve Galler’de doğurganlık oranı üç yıldır kesintisiz bir düşüş göstererek 1,41’e geriledi ve şimdiye kadarki en düşük seviyeye ulaştı. Avrupa Birliği genelinde de tablo pek farklı değil. Öyle ki AB nüfusunun doğurganlık hızı 1,38’e kadar düşmüş durumda. Avrupa’da dünyaya gelen çocuk sayısı 60 yıl öncesine kıyasla yarı yarıya azalmış durumdayken kıta nüfusunun beşte biri 65 yaşın üzerinde.
Bu durum en şiddetli biçimiyle Avrupa’da hissedilse de nüfus krizi artık küresel ölçekte bir güvenlik meselesi. Örneğin Rusya’da Vladimir Putin doğum oranlarını artırmayı doğrudan bir “ulusal öncelik” olarak tanımlıyor. 1,4 seviyesinde seyreden doğurganlık hızı Avrupa ülkelerine kıyasla düşük olan göç alma kapasitesiyle birleşince Rusya için tablo daha da vahim bir hale gelmiş durumda. Çalışma Bakanı Kotyakov’un ifadesiyle Rusya’nın 2030’a kadar en az 2,4 milyon yeni iş gücüne ihtiyacı var. Aksi takdirde hem ordunun insan kaynağı hem de ekonominin üretim kapasitesi ciddi şekilde daralacak.
Benzer bir alarm dünyanın en kalabalık ülkeleri olan Hindistan ve Çin’den de veriliyor. Hindistan’da düşen doğum oranları, tıpkı diğer ülkelerde olduğu gibi uzun vadeli bir ulusal risk olarak görülmekte. Son olarak geçtiğimiz günlerde Başbakan Modi ve birçok üst düzey yetkilinin de mensubu olduğu Hindu milliyetçisi organizasyon RSS’nin lideri, her ailenin en az üç çocuk sahibi olması gerektiğini duyurdu.
Uzun yıllar tek çocuk politikası kapsamında her aileye en fazla bir çocuk sahibi olma hakkı verilen Çin’de de benzer bir durum gözlemleniyor. Bu yılın başında doğum oranlarındaki gerileme üzerine hükümet, 3 yaş altındaki her çocuk için yıllık 3.600 yuan nakit destek sağlanacağını açıkladı. Hindistan ve Çin örnekleri, nüfus krizinin en kalabalık ülkelerin bile karşı karşıya olduğu küresel bir güvenlik meselesine dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Sonuç olarak, nüfus krizi basit bir demografik sorunun ötesinde devletlerin ekonomik, toplumsal ve siyasal varlıklarını tehdit eden küresel bir kırılma noktası. Doğum teşvikleriyle geçici çözümler aransa da dünyanın dört bir yanında toplumlar, üretim kapasitelerini hem de sosyal refah sistemlerini sürdürebilmek için insan kaynağını nasıl temin edeceklerine dair köklü bir sınavla karşı karşıya bulunuyor.
Bu sınavın en kritik boyutlarından biri de ulusal güvenlik. Azalan nüfus, orduların askeri kapasitesinden sınır güvenliğine, iç istikrardan caydırıcılık gücüne kadar geniş bir yelpazede doğrudan etkilere sahip. Hızla yaşlanan nüfus, devletleri dış tehditlere karşı daha kırılgan hale getirirken sosyal hizmetlere ayrılan yüksek bütçeler nedeniyle güvenlik harcamaları kısılıyor. Dolayısıyla birçok ülke, nüfus krizini basit bir sosyal politika sorunu olmanın ötesinde ulusal güvenliğin geleceğini belirleyecek stratejik bir mesele olarak ele almak zorunda.
Göçmensiz Avrupa Mümkün mü?
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamayla Avrupa devletlerine uyarıda bulundu: “Avrupa ekonomisi göçmenler olmadan büyüyemez.” Lagarde’nin açıklamasına göre göçmenler toplam iş gücünün yalnızca %9’unu oluşturmalarına rağmen son üç yıldaki büyümenin yarısını sağladı. Bu açıklama, bir yandan sokaklarda göçmen karşıtı retorik yükselirken diğer yandan Avrupa’nın geleceğinin göçmen emeğine nasıl bağlı olduğunu gözler önüne seriyor.
Avrupa’nın ekonomik ve demografik gerçekleri göçmenlere olan ihtiyacın her geçen gün arttığını gösteriyor. Örneğin 2019–2023 arasında açılan yeni işlerin üçte ikisi AB dışından gelen göçmenler tarafından dolduruldu. Çoğu zaman Avrupalıların tercih etmediği ağır ve düşük ücretli işlerde çalışan göçmenler, kıtanın görünmez iş gücünü oluşturuyor. Bu tablo, aşırı sağın sık sık dile getirdiği “göçmenler işlerimizi çalıyor” söyleminin ne kadar temelsiz olduğunu da ortaya koymakta.

Üstelik göçmenlerin katkısı yalnızca iş gücünün alt kademeleriyle sınırlı değil. Yüksek nitelikli göçmenler de Avrupa’nın teknoloji ve inovasyon kapasitesini güçlendiriyor. Nitekim Almanya’da 1 milyar doların üzerinde değere ulaşan “unicorn” girişimlerin kurucularının %23’ü göçmen kökenli. Birleşik Krallık’ta nüfusun yaklaşık %15’ini oluşturan yabancı ülkede doğup sonradan göç eden nüfus, ülkenin en hızlı büyüyen 100 şirketinin kurucularının %39’unda yer alıyor. Bir diğer deyişle nüfustaki paylarına kıyasla girişimcilikte çok daha yüksek bir katkı üretiyorlar.
Avrupa’da göçmenlerin öne çıktığı en kritik alanlardan biri de sağlık sektörü. Avrupa ülkeleri hızla yaşlanan nüfusları nedeniyle her geçen gün göçmen doktorlara daha fazla bağımlı hale geliyor. Yabancı ülkede eğitim görmüş doktorların oranı İsveç ve Birleşik Krallık’ta %30 civarındayken bu oran İsviçre’de %40, Norveç’te ise %44’e ulaşıyor. Kısacası, Avrupa’nın sağlık sisteminin ayakta kalması da göçmenlerin emeğine sıkı sıkıya bağlı.
Demografik tablo ise daha da çarpıcı. Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği’nin nüfusu 2100’de 419 milyona gerileyecek. Ancak bu projeksiyondan göçü dışarıda bıraktığımızda Avrupa nüfusu 295 milyona kadar düşüyor. Ülkeler bazında bakıldığında, göçmen nüfus dışarıda tutulduğu takdirde Almanya’nın nüfusu 83 milyondan 53 milyona, Birleşik Krallık nüfusu 86’dan 48 milyona, İspanya nüfusu 45 milyondan 24 milyona düşüyor. En çarpıcı tablonun görüldüğü İtalya’da ise 2100 yılında beklenen nüfus normal şartlarda 50 milyonken göçmen nüfus çıkarıldığı takdirde bu sayı 28 milyona kadar düşmekte.
Bu veriler aynı zamanda çalışma çağındaki nüfusun da hızla azaldığını gösteriyor. Dolayısıyla mesele, sadece nüfusun kaç kişi olacağının da ötesinde vergileri kimin ödeyeceği, emeklilik sistemlerini kimin finanse edeceği ve sağlık hizmetlerini kiminayakta tutacağı gibi soruları da içeriyor. Göçmen karşıtı söylemler giderek daha yüksek sesle dile getirilse de Avrupa’nın fabrikalarından hastanelerine, tarlalarından laboratuvarlarına kadar her yerde göçmen emeği bulunuyor. Göçmenler olmadan Avrupa ekonomisinin çarklarını döndürmek mümkün değil.
Bu noktada, göçmen meselesinin ulusal güvenlik boyutu da giderek daha görünür hale geliyor. Yaşlanan nüfusun hâkim olduğu bir kıtada göçmenler Avrupa’nın askeri kapasitesini sürdürebilmesi ve jeopolitik caydırıcılığını koruması için de kritik önem taşıyor. Orduların insan kaynağından teknoloji üretimine, sağlık krizleriyle baş etmeden enerji altyapılarının korunmasına kadar pek çok stratejik alanda göçmen emeği artık vazgeçilmez. Başka bir ifadeyle, göçmen emeğini dışlayan bir Avrupa hem ekonomi hem de güvenlik meselelerinde kendi varlığını ve jeopolitik geleceğini riske atıyor.
Kendi Kendisiyle Savaşan Toplum
Birleşik Krallık’ta Reform Partisi Nisan 2025’ten bu yana anketlerde ilk sırada yer alırken partinin lideri Nigel Farage iktidara gelir gelmez kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere ülkeye yasa dışı yollarla giren herkesin gözaltına alınıp sınır dışı edileceğini açıkladı. Ancak bu sert söylemin gölgesinde sadece bu yıl 30 binden fazla göçmen botlarla Manş Denizi’ni aşarak İngiltere kıyılarına ulaşmayı başardı. Bu durum, Reform Partisi’nin vaadinin ne ölçüde uygulanabilir olduğuna dair ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Sadece Birleşik Krallık’ta değil Avrupa’nın dört bir yanında göçmenler, ekonomiye emekleriyle can verirken kamusal alanda giderek dışlanıyor, hatta düşmanlaştırılıyor. Peki kendisini ayakta tutanları dışlayan bir toplum ne kadar kalıcı olabilir? Göçmenleri hem ihtiyaç duyulan hem de istenmeyen kılan bu çelişkiyi son yıllarda Avrupa siyasetinde hızla güç kazanan aşırı sağ partilerin söylemlerinde izlemek mümkün.

Son yıllarda Avrupa siyasetinin merkezinde “aidiyet” tartışmaları yer alıyor. Kimlerin Avrupa’nın parçası sayılıp kimlerin dışlanacağına en sert yanıtı verenler ise hızla güç kazanan aşırı sağ partiler. Hollanda’da göçü tamamen durdurma vaadiyle kampanya yürüten Geert Wilders’ın Özgürlük Partisi, yaklaşan seçimler öncesinde anketlerde ilk sırada. Macaristan ise Avrupa Birliği’nin baskılarına meydan okuyarak sığınmacılara yönelik yükümlülüklerini yerine getirmediği için her gün 1 milyon euro ceza ödüyor. Bu yıl gerçekleşen seçimlerde Portekiz’de aşırı sağ Chega Partisi %22,8 oyla ana muhalefete yükselirken, Polonya’da Trump’ın açıkça desteklediği Karol Nawrocki başkanlık seçimlerini kazandı.
Göçmen dostu imajıyla bilinen İsveç’te dahi tablo değişmiş durumda. 2022 seçimlerinde aşırı sağ İsveç Demokratları oyların %20,5’ini alarak ikinci parti olmuştu. Fransa’da Marine Le Pen’in partisi Ulusal Birlik geçen yılki seçimlerde %33 oyla birinci sıraya yerleşirken Almanya’da AfD’nin artan gücü aşırı sağın Avrupa siyasetinde kök saldığını açıkça gösteriyor. Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın şu sözleri ise değişimi çarpıcı biçimde özetliyor: “Dün marjinal olan bizdik, bugün ise ana akımız.”
Göçmen karşıtı aşırı sağ dalgası Avrupa sınırlarını da aşmış durumda. Japonya’da 2020’de kurulan yabancı karşıtı Senseito Partisi, Temmuz ayında gerçekleşen seçimlerde oyların %12,6’sını alarak ülkenin üçüncü büyük partisi haline geldi. Partinin göçmen karşıtı tutumu ve Trump’ın “Önce Amerika” sloganından ilham alan “Önce Japonya” söylemi, Batı’da yükselen aşırı sağın Asya’daki yansıması olarak dikkat çekmekte.
Bütün bunların yanı sıra göçmenler, Avrupa’da kağıt üzerinde çoğu zaman “hak sahibi” görünseler de bu haklarına erişmeleri neredeyse imkansız. European University Institute tarafından Haziran ayında yayınlanan IRMIGRIGHT adlı araştırma, göçmenlere tanınan yasal hakların yarısından fazlasının ancak hukuki yardım desteğiyle kullanılabildiğini ortaya koyuyor. Bir diğer deyişle Avrupa’da göçmenlere tanınan haklar pratikte çoğu göçmen için erişilemez durumda. Aynı araştırmaya göre Birleşik Krallık’taki göçmenlerin durumu daha çarpıcı. Örneğin yasal haklardan mahrum olan bazı göçmenler bazı tedaviler için maliyetlerin 1.5 katı daha fazla ücret ödemek zorunda kalıyor. Böylelikle sağlık gibi temel bir alanda bile göçmenler “aidiyet” bağlarından en kırılgan oldukları anlarda dışlanmış oluyor. Bu dışlanma zaman içinde açık bir düşmanlaştırmaya ve şiddete dahi dönüşebiliyor.
Fransa’da bu gerçek geçtiğimiz aylarda bir kez daha kanlı bir biçimde görülmüş oldu. Fransa’nın güneyindeki bir kasabada yaşayan Tunus kökenli berber Hichem Miraoui, ailesiyle görüntülü konuştuğu esnada beş kez ateş edilerek öldürüldü. Olayın ardından saldırganın sıkı bir Ulusal Parti destekçisi olduğu ve sosyal medyada ırkçı paylaşımlarda bulunduğu ortaya çıktı. Nisan ayında ise yine Fransa’nın güneyindeki bir başka kasabada yaşayan 22 yaşındaki Mali asıllı Aboubakar Cisse, camide namaz kıldığı esnada tam 57 bıçak darbesiyle öldürülerek hayatını kaybetmişti. Fransa İçişleri Bakanlığı verilerine göre de 2025’in ilk üç ayında İslamofobik saldırılar geçen yılın aynı dönemine kıyasla %70’ten fazla artmış bulunuyor.
İspanya’nın Torre-Pacheco kasabasında da durum pek farklı değil. Nüfusun üçte birini göçmenlerin oluşturduğu bölgede yaşlı bir adamın öldürülmesinin ardından yerel halk ile Kuzey Afrikalı göçmenler arasında şiddetli sokak çatışmaları patlak verdi. Polisin raporuna göre yaşlı adamı öldürenler bu kasabada ikamet etmiyor olsa da artan gerginlikler bireysel ön yargıların ötesine geçerek toplumsal bir fay hattına dönüşmüş durumda.
Sonuçta ortaya çıkan manzara, Avrupa’nın ve ötesinin geleceğini belirleyecek toplumsal bir sınav. Ekonomik çarkları döndüren, sağlık sistemlerini ayakta tutan ve demografik boşlukları dolduran göçmenler, aynı zamanda siyasal söylemin en kolay hedefi haline geliyor. Bugün yükselişte olan aşırı sağ, kısa vadeli öfke ve korkular üzerinden güç toplarken uzun vadede Avrupa toplumunun dayanıklılığını aşındırıyor. Asıl soru artık şu: Kendi yaşam damarlarını kesen, ihtiyaç duyduğu elleri iten Avrupa toplumu bu çelişkiyle ne kadar daha ayakta kalabilir?
Avrupa’dan Asya’ya uzanan nüfus krizi, basit bir demografik sorun olmanın çok ötesinde bir durum. Yaşlanan nüfus gelişmiş ekonomilerin üretim kapasitesi giderek zayıflatıyor, sosyal refah sistemlerini aşındırıyor ve yeni güvenlik krizlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Yunanistan’dan Rusya’ya, Hindistan’dan Çin’e kadar uzanan bu tablo önümüzdeki dönemde devletlerin geleceğini şekillendirecek en kritik sınavlardan birisi.
Günümüzde Avrupa ekonomisi ve toplumsal yapısı göçmen emeğine her zamankinden daha bağımlı. Avrupa Merkez Bankası Başkanı’nın “Avrupa göçmenler olmadan büyüyemez” uyarısı iş gücü açığından sağlık sistemine, inovasyondan güvenliğe kadar göçmenlerin kritik rolünü ortaya koyuyor. Göçmenleri dışlayan bir Avrupa, ekonomisiyle birlikte toplumsal ve stratejik istikrarını da riske atıyor.
Göçmen emeği bir yandan Avrupa ekonomisini ayakta tutarken diğer yandan aşırı sağ tarafından sistematik ve yer yer şiddete varan biçimde hedef alınıyor. Kıtayı ve ötesini saran bu dalga, aidiyet tartışmalarında keskin sınırlar çiziyor. İhtiyaç duyduğu göçmen emeğini dışlayan Avrupa, uzun vadede kendi istikrarını aşındıran derin bir çelişkiyle yüz yüze.
