Hakikate Karşı Dijital Soykırım
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada Netanyahu hükümetinin desteklediği kampanyalar öne çıkarken İsrail ordusu bünyesinde soykırımı meşrulaştıracak özel bir propaganda birimi kuruldu. Bu gelişmeler Gazze’de soykırım devam ederken aynı zamanda hakikatin de üstünün örtüldüğünü gösterir nitelikte. Foucault’nun “hakikat rejimleri” kavramı burada yol gösterici. Ona göre hakikat, güç yapılarının kimin sözünü geçerli kıldığıyla inşa edilen bir düzen. Mücadele kimin sesinin duyulacağına ve kimin yaşadıklarının görünmez kılınacağına dair. Amaç ise tek taraflı bir anlatının mutlak hakimiyeti.
BM, Gazze’de ”felaket” olarak kabul edilen beşinci seviyede kıtlık ilan ederken İsrail hükümeti siyonist kimlikleriyle bilinen influencerları geçtiğimiz günlerde Gazze’de ağırladı. Influencerlar gıda dağıtım merkezlerinde poz verip açlık ve kıtlığın asıl sorumlusunun Hamas olduğuna dair çeşitli paylaşımlarda bulundular. Yapılan açıklamaya göre amaç “Hamas’ın yalanlarını çürüterek gerçeği göstermek” olsa da bu operasyon bariz bir şekilde gerçeğin yerine yeni bir anlatı koyma girişimi. Bu girişimin bedeli ise İsrail Diaspora Bakanlığı tarafından karşılanıyor.

Ayrıca geçtiğimiz ay İsrail, ABD’de özellikle gençler arasında azalan desteği geri kazanabilmek amacıyla Trump yanlısı genç influencerları ağırlamış ve bu organizasyon kapsamında İsrail lehine sosyal medya paylaşımları yapılmıştı. Bu girişimde ise İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından fonlanan Israel365 adlı grup öncü olmuştu. Buna ek olarak, Filistin yanlısı içerik üreten bazı influencerlara da yüksek miktarda para teklif edilerek söylemlerini İsrail lehine değiştirmeleri istendiği ortaya çıkmıştı.
İsrail’in PR çalışmaları yalnızca influencerlarla sınırlı değil. Örneğin İsrail Dışişleri Bakanlığı resmi Youtube hesabında yayınlanan propaganda videosu Gazze’deki restoranlardan kesitler göstererek “Gazze’de yiyecek var, herhangi başka bir iddia yalandır” mesajını veriyor. 6 milyondan fazla izlenen bu içerik, Google ile İsrail hükümeti arasında yapılan 45 milyon dolarlık reklam anlaşması sayesinde yayılmakta. Bunun yanı sıra İsrail hükümeti, X (Twitter) üzerinden yürütülen bir reklam kampanyası için 3 milyon dolar, reklam platformu Outbrain ile yapılan başka bir kampanya içinse yaklaşık 2,1 milyon dolar harcadı. Böylece İsrail hükümeti eliyle organize edilen bu milyonlarca dolarlık reklam yatırımı, Gazze’de yaşanan insani krizin dünya kamuoyuna farklı bir algıyla sunulmasını hedefliyor.
İsrail hükümeti bir yandan sponsorlu içerikler ve propaganda faaliyetleri ile kendi anlatısını hakim hale getirmeyi amaçlarken bir yandan da Gazze’deki Filistinli gazetecileri katlederek Filistinlilerin sesini kısmaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler geçtiğimiz günlerde beş Filistinli gazetecinin daha İsrail saldırılarında öldürüldüğünü duyurdu. Böylece savaşın başından bu yana öldürülen gazeteci sayısı en az 247 oldu. Gazetecileri Koruma Komitesi ise veri toplamaya başladığı 1992 yılından bu yana en fazla gazeteci ölümünün Gazze’de yaşandığını söylüyor. Bu tablo hakikatin susturulmasının bilinçli bir savaş stratejisi olduğunu da gözler önüne sermekte.
Gazetecileri öldürmenin meşruiyetini sağlamak ise ordu bünyesinde kurulan özel “meşrulaştırma birimlerine” düşüyor. Oluşturulan bu birimin görevi İsrail’in soykırımını meşru gösterecek her türlü kanıtı üretmek. Bu birim, Hamas’ın hastaneleri askeri amaçlarla kullandığına, sivillerin başarısız Hamas füzeleri nedeniyle zarar gördüğüne ve öldürülen gazetecilerin aslında “gizli Hamas ajanı” olduklarına dair iddialar üretiyor. Gerçeğin yerine sistemli biçimde inşa edilen bu kurgu, Gazze’de süren savaşın görünmez olsa da en belirleyici cephelerinden biri haline gelmiş durumda.
Gazze’de bugün yaşanan, soykırım ile aynı anda yürütülen çok katmanlı bir hakikat savaşı. İsrail’in fonladığı reklam kampanyaları ve influencerlar dünyaya parlatılmış bir sahne sunarken ordu bünyesindeki “meşrulaştırma birimleri” sistemli yalanlar üretiyor. Filistinli gazeteciler öldürülürken geriye kalan ise sessizlik ve silinen hafızalar. Bütün bu parçalar birleştirildiğinde ortaya çıkan tablo bir propaganda, susturma ve manipülasyon zinciri. Bu zincir, Filistinlilerin hayatlarıyla birlikte hakikatlerini de hedef alıyor.
Su Savaşlarının Eşiğinde
Son günlerde savaşların, ticari gerilimlerinin ve silahlanma yarışının arasında pek dikkat çekmese de dünya kuraklık ve su kriziyle yüzleşmekte. Geçtiğimiz hafta Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir coğrafyada yaşanan kıtlık, boşalan barajlar, kuruyan tarlalar ve susuz kalan şehirler gündemde yer aldı. Bu gelişmeler iklim değişikliğinin boyutuna dair önemli işaretler olmanın yanı sıra ortaya çıkabilecek yeni güvenlik krizlerinin de habercisi.
Suriye, geçtiğimiz hafta kuraklıktan en ciddi şekilde etkilenen ülkelerden birisi olarak öne çıktı. Birleşmiş Milletler verilerine göre Suriye’de 1989’dan bu yana gerçekleşen en şiddetli kuraklık yaşanıyor. Kuraklık nedeniyle buğday üretimi yaklaşık %40 oranında düşerken ülke nüfusunun yarısından fazlası halihazırda yeterli gıdaya erişemiyor. Yaklaşık 3 milyon kişi ise doğrudan açlık riski ile karşı karşıya.
Tarım krizinin toplumsal riskleri de epey fazla. Zira ekmeğin azalması, sofraların boşalması ve fiyatların fırlaması anlamına geliyor. Yıllardır savaşın ve yaptırımların yorduğu Suriye toplumu, şimdi açlık ve kıtlık tehdidiyle yüz yüze. Esad’ın devrilmesinin ardından Rusya’nın buğday ihracatını büyük oranda askıya alması ise meseleyi sadece ekonomik olmaktan çıkararak buğdayı bir jeopolitik baskı aracına dönüştürüyor.

Suriye’nin komşusu Irak da benzer bir felaketle yüz yüze. Irak 1933’ten bu yana en kurak yılını yaşarken Fırat ve Dicle’de su seviyesi %27 oranında azaldı. Bu durum tarımsal üretimin düşmesinin yanı sıra Irak’ın kalbi Basra’da musluklardan akan suyun zehre dönüşmesi anlamına geliyor. Nehirlerin çekilmesiyle Basra Körfezi’nden gelen tuzlu su hızla yukarıya doğru ilerleyerek tarım alanlarını çoraklaştırıyor ve içme suyunu kullanılamaz hale getiriyor. Öyle ki 2018 yılında Basra’da çevre kirliliği ve suda artan tuz oranı nedeniyle 114 bin kişi içme suyundan zehirlenmişti. Bu durum su krizini sadece bir çevresel sorun olmanın ötesine taşıyor.
Kuraklığın etkileri yalnızca Ortadoğu ile sınırlı değil. Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan geniş bir hat boyunca su krizleri toplumsal dengeleri zorlamaya devam ediyor. Fas’ta son altı yıldır süren kurak havalar nedeniyle barajlar boşalırken tarım ve hayvancılık neredeyse çökmüş durumda. Öyle ki kuraklık nedeniyle ülkedeki hayvan sürülerinde yüzde 38 oranında azalma görülürken palmiye ağaçlarının da üçte ikisi iklim nedeniyle ortadan kayboldu. Tarım ve hayvancılığın azalması nedeniyle işsiz kalan gençler ise çareyi yasadışı göçte arıyor. Birçok Faslı gencin gayesi İspanya’ya bağlı Kanarya Adaları’na geçerek orada yeni bir hayata başlamak.
Kuraklık etkisini Orta Asya’da da göstermekte. Bu yıl süregelen kuraklık nedeniyle Seyhun Nehri’nde su seviyesi normalin %40 kadar altında seyrederken bu durum Orta Asya ülkelerinin tarımsal verimini ciddi şekilde tehdit ediyor. Azerbaycan’da ise Hazar Denizi’nin su seviyesinde yaşanan hızlı düşüş balıkçılık ile petrol ve enerji nakliyatını derinden etkilemekte. Rusya iklim değişikliğini öne sürerken Azerbaycan ise bu felaketin sorumluluğunu Rusya’nın Volga Nehri üzerinde inşa ettiği barajlara yüklüyor. Bu gelişmeler, su krizinin ekonomik bağımlılıklar ve jeopolitik ilişkilerle de derinden bağlantılı olduğunu ortaya koymakta.
Su kıtlığı, çevresel bir sorun olmanın ötesinde artık doğrudan bir çatışma dinamiği. Sadece 2023 yılında dünya genelinde 350’den fazla su bağlantılı gerilim kaydedilirken bunların büyük kısmı Ortadoğu’da yaşandı. İsrail tarafından Filistin ve Lübnan'ın su altyapılarının hedef alınması ise şiddetin bir başka yüzü olarak karşımıza çıkıyor. Nil havzasında Mısır, Etiyopya ve Sudan arasında; İndus havzasında ise Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan gerilimler su kaynaklarının ülkelerin dış politikalarında ne denli önemli olduğunu gösterir nitelikte. İran gibi başka coğrafyalarda ise su krizi nedeniyle halk sokaklara dökülürken protestolar hızla siyasi öfkeye ve rejim karşıtı gösterilere dönüşebiliyor.
Dolayısıyla su yaşam kaynağı olmanın ötesinde bir öneme sahip. Kontrol edildiğinde bir silah, kesildiğinde ise bir tehdit. Dünya genelinde 2 milyar insan hâlâ güvenli içme suyuna erişemezken artan sıcaklıklar nedeniyle önümüzdeki 20–30 yıllık dönemde kurak bölgelerde ekonomik üretimin dörtte birinin eriyeceği tahmin ediliyor. Bu durum enerji altyapısından gıda arzına, hatta veri merkezleri gibi dijital ekonominin kalbine kadar tüm sistemlerin sarsılması demek. İklim değişikliğinin hızla tırmandığı bu dönemde su kıtlığı, kitlesel göç ve siyasal kargaşayı tetikleyebilecek en güçlü dinamiklerden birisi.
Özgürlük ile Fedakarlık Arasında Avrupa
Geçtiğimiz hafta Almanya’da zorunlu askerlik hizmetinin geri dönüşüne dair ilk resmi adımlar atıldı. Almanya Savunma Bakanlığı tarafından açıklanan plana göre 2027’den itibaren gençlere çevrimiçi anketler aracılığıyla askerlik yapmak isteyip istemedikleri sorulacak. Uygulama şimdilik gönüllü askerliği kapsıyor olsa da ihtiyaç halinde zorunlu askerliğin yeniden gündeme gelebileceğine işaret ediyor. Üstelik zorunlu askerlik tartışmaları sadece Almanya ile sınırlı değil. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ve Çin’in artan askeri kapasitesi başta olmak üzere giderek etkisini hissettiren jeopolitik belirsizlik, Avrupa’da zorunlu askerlik tartışmalarını yeniden gündemin merkezine taşıyor.
Eurobarometer anketlerine göre Avrupalıların yaklaşık %80’i önümüzdeki beş yılın en büyük meselesinin güvenlik ve savunma olacağını düşünüyor. Bir diğer deyişle kıta “tarihin sonu" rüyasından uyanıp yaklaşan savaş kabusuyla yüzleşmekte. Zira Avrupa ülkelerinde kaldırılan zorunlu askerlik uygulamaları son yıllarda birer birer geri dönüyor. İsveç, Letonya, Litvanya ve Ukrayna’nın ardından Hırvatistan da zorunlu askerlik uygulamasına tekrar başlıyor. Fransa’da ise Macron 2018 yılında zorunlu askerliğe dönüş planını açıklamış, ertesi yıl ise gençlere yönelik bir aylık gönüllü askerlik eğitimi uygulanmaya başlamıştı.

Avrupa yeniden zorunlu askerliğe dönerken toplumun buna hazır olup olmadığı ise büyük bir soru işareti. Özellikle Avrupalı gençler zorunlu askerliğin geri gelmesini pek desteklemiyor. Örneğin Almanya’da zorunlu askerliğin geri gelmesini isteyenlerin oranı %49 iken 18-29 yaş aralığındaki Alman gençler arasında bu oran %28 seviyesinde. Fransa, Birleşik Krallık, İtalya ve İspanya’da da zorunlu askerliğe en karşı olan grup açık ara gençler.
Zorunlu askerlik hizmetinin yanı sıra Avrupa’da olası bir savaşta görev almak isteyenlerin oranı da fazlasıyla düşük. Devletlerin seferberlik çağrısı ile yurttaşların isteksizliği arasında derin bir uçurum var. Öyle ki Alman halkının %59’u olası bir savaşta ülkelerini savunmak istemediğini belirtiyor. Böyle bir durumda “kesinlikle savaşırım“ diyenlerin oranı ise sadece %16. Birleşik Krallık ve İspanya’da halkın yalnızca yaklaşık üçte biri ülkesini savunmaya istekli olduğunu belirtirken Avusturya’da bu oran %20’ye, İtalya’da ise %14’e kadar düşüyor.
Avrupa’nın güvenlik ihtiyacı yeniden artıp devletler zorunlu askerliği geri getirse de genç kuşaklar bu çağrıya pek de kulak vermiyor. Dolayısıyla bugünlerde fedakarlık ile özgürlük arasındaki denge Avrupa’nın en kırılgan fay hatlarından birisi. Bugün Avrupa’da tartışılan mesele askerlik hizmetinin de ötesinde toplum ve devlet ilişkisine dair. Kıta, “tarihin sonu” iyimserliğinden yeni bir stratejik denklemin sert gerçekliğine sürüklenirken önümüzdeki dönemde Avrupa ülkelerinin güvenliklerini sağlayabilmek için ilgilenmesi gereken bir mesele de genç yürekleri ikna etmek olacak.
