Suudi Arabistan, ABD ve İsrail Üçgeninde Ortadoğu’nun Yeni Nükleer Denklemi

Son günlerde Ortadoğu’nun enerji ve güvenlik dengelerini aynı anda etkileyebilecek yeni bir adım atıldı. ABD ile Suudi Arabistan arasında imzalanan sivil nükleer işbirliği anlaşması, iki ülke arasındaki ilişkilerin ötesinde küresel güç rekabetini ve bölgesel jeopolitiği şekillendirme potansiyeli taşıyor. İki ülke arasında imzalanan nükleer anlaşma, enerji konusunun ötesinde ekonomi, diplomasi ve güvenlik katmanlarıyla dikkat çekiyor.
Planın merkezinde, Amerikan nükleer teknolojisinin Suudi Arabistan’a transfer edilmesi ve ABD merkezli şirketlerin ülkede nükleer reaktörler inşa etmesi yer alıyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ekonomik dönüşüm vizyonu kapsamında Suudi Arabistan, elektrik üretiminin bir bölümünü nükleer enerjiyle karşılayarak daha fazla petrol ihraç etmeyi hedefliyor. Böylelikle Suudi Arabistan bir yandan enerji kaynaklarını çeşitlendirirken diğer yandan petrol gelirlerini artırarak ekonomik dönüşüm programına finansman sağlayabilmeyi umuyor.
Ancak asıl tartışma reaktörlerden ziyade uranyum zenginleştirme meselesinde yoğunlaşıyor. Anlaşma kapsamında Suudi Arabistan’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine kapı aralayabilecek bir fizibilite çalışması yürütülmesi bekleniyor. Uranyum zenginleştirme, sivil nükleer santraller için yakıt üretimini mümkün kılarken aynı zamanda nükleer silah geliştirme kapasitesinin de temel basamaklarından biri. Bu nedenle uranyum zenginleştirme meselesi aslında anlaşmanın en kritik başlığını oluşturuyor.
Bu durum, ABD’nin daha önce Birleşik Arap Emirlikleri ile yaptığı nükleer işbirliği anlaşmasıyla önemli bir farklılık taşıyor. O dönemde BAE yönetimi, uranyum zenginleştirmemeyi ve kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlememeyi kabul etmiş, bu yaklaşım uluslararası çevrelerde nükleer anlaşmaların olmazsa olmaz altın standardı olarak tanımlanmıştı. Suudi Arabistan ile müzakere edilen pakette ise bu standardın yer almadığı belirtiliyor. Eğer Suudi Arabistan ilerleyen yıllarda uranyum zenginleştirmeyi başarabilirse bölgedeki nükleer güç dengeleri açısından yeni bir dönemin kapısı dahi aralanabilir.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu işbirliğini Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesine bağlamaya çalışıyor. Nitekim Trump, sivil nükleer anlaşmanın Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılımına bağlı olduğunu açık şekilde dile getirdi. Aslında bu yaklaşım pek yeni sayılmaz. Biden döneminde de benzer bir formül üzerinde çalışılmış, ABD’nin nükleer yardımı karşılığında Suudi Arabistan’ın İsrail’i resmen tanıması hedeflenmişti. Dolayısıyla nükleer enerji diplomasisi, Ortadoğu siyasi ilişkilerinde bir süredir önemli araçlarından biri olarak dikkat çekiyor.
İsrail cephesinde ise temkinli fakat tamamen olumsuz olmayan bir yaklaşım var. İsrail Ekonomi ve Sanayi Bakanı Nir Barkat, Suudi Arabistan’ın nükleer enerjiyi gerçekten barışçıl amaçlarla kullanması halinde bunun İsrail için yönetilebilir olduğunu ifade etti. Buna rağmen Netanyahu hükümetinin ABD üzerinde lobi gücünü kullanarak normalleşme sürecini anlaşmanın ayrılmaz parçası haline getirmeye çalıştığı iddiaları oldukça güçlü. Nitekim Gazze Soykırımı ile kesintiye uğrayan normalleşme sürecinin İsrail’in uluslararası saygınlığının oldukça azaldığı bu günlerde tekrar başlama olasılığı İsrail tarafından önemli bir kazanım olarak görülüyor.
ABD tarafından bakacak olursak, Trump yönetimi bu anlaşmayla kendi nükleer sanayisine milyarlarca dolarlık yeni bir pazar açmayı ve Çin ile Rusya’nın bölgedeki etkisini sınırlamayı hedefliyor. Nitekim son yıllarda bu iki ülkenin nükleer teknoloji ihracatı üzerinden nükleer enerji sahibi olmak isteyen ülkelerle ilişkilerini güçlendirmeye çalıştığı biliniyor. Amerikan şirketlerinin Suudi Arabistan’da büyük ölçekli nükleer projeler üstlenmesi bu açıdan bakıldığında küresel güç rekabetinde stratejik bir hamle olarak değerlendiriliyor.
Suudi Arabistan’ın nükleer enerjiye ilgisi ise yeni başlamış bir hikaye değil. Zira Suudi Arabistan 2006 yılında Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın başlattığı sivil nükleer enerji kullanımı programının öncü ülkesiydi. 2010 yılına gelindiğinde ise ülke, artan elektrik talebini karşılamak, deniz suyunu arıtmak ve hidrokarbonlara bağımlılığı azaltmak amacıyla ulusal nükleer programını başlattığını açıklamıştı. Sonraki yıllarda Çin, Güney Kore, Japonya ve Rusya gibi ülkelerle çeşitli nükleer işbirliği programları yürütmüştü.
Barışçıl nükleer enerji kullanımının yanı sıra Suudi Arabistan’ın Pakistan’ın nükleer programına destek verdiği, Irak’ın nükleer çalışmalarını finanse ettiği gibi iddialar da bugüne kadar gündemdeki yerini korudu. Üstelik Pakistan, geçtiğimiz dönemde imzalanan anlaşmayla Suudi Arabistan’ı nükleer şemsiyesine dahil ettiğini açıklamıştı. Tüm bu gelişmelerin arasında uzmanların en büyük kaygısı bölgesel bir nükleer silahlanma yarışının tetiklenme ihtimali. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın geçmişte İran’ın nükleer silah edinmesi durumunda Suudi Arabistan’ın da aynı yolu izleyeceğini belirtmiş olması bu endişeleri daha görünür hale getiriyor.
Bundan sonraki süreçte gözler ABD’de yaşanacak gelişmelerde olacak. Anlaşmaya muhalif gruplar ABD’nin ilk kez başka bir ülkenin kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine destek verebilecek bir modele yaklaşmasının önemli bir emsal oluşturacağını ve bölge güvenliğini büyük ölçüde zedeleyeceğini savunuyor. Demokratların yanı sıra bazı Cumhuriyetçi senatörlerin de nükleer yayılma endişeleri nedeniyle anlaşmaya itiraz etmesi beklense de Kongre’nin anlaşmayı tamamen engellemesi kolay görünmüyor, zira başkanın vetosunu aşabilecek üçte iki çoğunluğun sağlanması oldukça zor. Şimdilik anlaşmanın kaderi, Kongre’nin 90 günlük inceleme sürecinde alınacak kararlara ve Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşme konusunda atacağı adımlara veya Trump’ın bu adımları ne kadar göz önünde bulunduracağına bağlı.
Almanya’da Merkez Siyasetin Krizi Sağ ve Sol Uçları Yakınlaştırıyor

Almanya’da yaklaşan Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern eyalet seçimleri öncesinde, siyasi dengeleri değiştirebilecek bir ihtimal tartışılıyor. Sağ uçta yer alan Almanya İçin Alternatif (AfD) ile sol uçta yer alan Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) arasında olası bir koalisyon, Almanya siyasetinde yeni bir dönemin habercisi olabilir. Zira Alman solunun ikonik figürlerinden Sahra Wagenknecht, son yıllarda halk desteğini önemli ölçüde artıran AfD ile bu iki eyalette koalisyon kurulabileceğini belirterek şimdiye dek büyük ölçüde tabu olarak görülen bu ihtimali ilk kez açık biçimde dile getirdi.
Eylül ayında düzenlenecek eyalet seçimlerinde AfD birinci parti olmaya oldukça yakın gözüküyor. Saksonya-Anhalt’de düzenlenen anketler partinin oy oranının %40’ın üzerine çıktığını ve partinin eyalette tek başına iktidara yaklaşmış olduğunu gösteriyor. Ancak eyalet meclisinde mutlak çoğunluğu kıl payı kaçırması durumunda sistem karşıtı söylemiyle AfD’ye yakın bir çizgide konumlanan BSW’nin olası koalisyon ortağı olarak öne çıkabileceği konuşuluyor.
AfD ve BSW, Almanya’da geleneksel siyasetin çözmekte yetersiz kaldıkları sorunlara sundukları alternatif çözüm önerileriyle merkez siyasetin karşısına konumlanıyor. Bu sorunların en başında ise göç politikası var. Merkez partiler ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği için göçmen işgücüne ihtiyaç duyulduğunu savunurken AfD ve BSW göçün sosyal refah sistemi üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu ve mevcut göç politikasının sürdürülemez hale geldiğini öne sürüyor.
Genellikle sol popülist veya aşırı sol olarak tanımlanan BSW’nin, aşırı sağcı olarak nitelendirilen AfD ile birçok alanda benzer politika önerileri geliştirmesi, Almanya’da yeni bir siyasi ve ideolojik fay hattının oluştuğuna işaret ediyor. Bu durum aynı zamanda geleneksel sol ile güncel sol arasındaki tartışmaların da en görünür örneklerinden biri. Nitekim BSW de bu ayrışmanın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Sahra Wagenknecht, 2022 yılında Sol Parti’den (Die Linke), partinin ekonomik eşitsizlik ve sınıf siyaseti yerine kimlik politikalarına, ırkçılık ve homofobi gibi konulara ağırlık vermesini gerekçe göstererek ayrılmış ve kendi siyasi hareketini kurmuştu.
Almanya’daki ana akım sol partiler BSW’yi, solun içindeki bir Truva atı olarak değerlendiriyor ve AfD ile mücadele etmek yerine aşırı sağın söylemlerini meşrulaştırmakla suçluyor. Buna karşılık BSW ise Sol Parti’nin dar gelirli kesimleri ve işçi sınıfını ihmal ederek eğitimli kentli seçmenlerin cinsiyetsiz dil, veganlık ve benzeri kültürel meselelerine odaklandığını savunuyor. Wagenknecht’e göre bu yaklaşım, merkez siyasette kendine yer bulamayan alt ve orta gelir grubundaki seçmenleri aşırı sağa yöneltiyor.
Benzer bir ayrışma AfD’ye yönelik izolasyon duvarı (firewall) politikasında da görülüyor. Sahra Wagenknecht, Alman siyasetinde uzun süredir uygulanan bu stratejiyi yanlış, yapıcı olmayan ve demokratik temsil ilkesiyle bağdaşmayan bir yaklaşım olarak nitelendiriyor. Milyonlarca seçmenin oyunu alan bir partinin siyasal sistemin dışına itilmesinin AfD’ye mağduriyet alanı açtığını ve partinin sistem karşıtı tek alternatif olarak algılanmasını güçlendirdiğini savunuyor. Wagenknecht’e göre aşırı sağla mücadele etmenin yolu onu dışlamaktansa siyasi argümanlarını kamuoyu önünde tartışmaktan geçiyor.
Dış politikada ise kendisini barış yanlısı olarak tanımlayan BSW, Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Almanya’nın Ukrayna’ya silah desteği vermesinin çatışmanın Avrupa’ya yayılma riskini artırdığını savunuyor. Wagenknecht ayrıca Alman halkının önemli bir bölümünün, özellikle de gençlerin, Ukrayna’ya yönelik mevcut yardım politikasını desteklemediğini öne sürüyor. Uygulanan enerji yaptırımlarının Rusya’dan ziyade Alman ekonomisine zarar verdiğini ifade eden BSW lideri, Almanya’nın Rus doğalgazı ithalatını yeniden başlatması gerektiğini de savunuyor.
Ortadoğu politikasında ise Wagenknecht, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri operasyonları barbarca bir yıkım olarak nitelendirirken, Almanya’nın İsrail’e silah ihracatını durdurması ve kapsamlı bir silah ambargosu uygulanması çağrısında bulunuyor. Bu çıkışı, özellikle Alman Yahudi Cemaati tarafından sert biçimde eleştirilirken Wagenknecht’in İsrail politikasına yönelik söylemleri Almanya’da ifade özgürlüğü, tarihsel sorumluluk ve dış politika ekseninde birçok yeni tartışmaları da beraberinde getirecek gibi görünüyor.
Günün sonunda BSW’nin yarattığı bu sarsıntı, partiyi çeşitli çevrelerden gelen okların hedefine oturtmuş durumda. Ana akım solun aşırı sağın meşrulaştırıcı bir “Truva atı”, merkezi siyasetin ise Putin’in elini güçlendiren bir aktör olarak gördüğü parti; Alman siyasetinde büyük bir krizin semptomu. İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan politik düzen ve ideolojik sınırların çerçevesinde hareket eden merkez siyasetin günümüzün toplumsal taleplerini karşılama noktasındaki yetersizliği, sistem dışı partilerin yükselişine zemin hazırlıyor.
Birlik ve Dayanışma Tartışmalarının Gölgesinde Avrupa’nın Ateşle İmtihanı

Avrupa bu yaz sıcak hava dalgalarının yanı sıra aşırı sıcaklıkların ortaya çıkardığı sorunlarla da karşı karşıya. Fransa ve İspanya başta olmak üzere kıta genelinde etkisini gösteren aşırı sıcaklar ve uzun süren kuraklık, Avrupa tarihinin en yıkıcı orman yangınlarını tetikledi. 300 binden fazla kişi tahliye edilirken, yüz binlerce hektarlık orman alanı şimdiden kül oldu. Yaşananlar artık çevresel bir felaketin ötesinde Avrupa dayanışmasını ve siyasi kapasiteyi sınayan çok katmanlı bir kriz niteliği taşıyor.
Fransa yılın ilk yedi ayında 115 bin hektarı aşan kayıpla tarihindeki en yüksek yangın hasarını kaydetti. En kritik noktalardan biri olan Gironde bölgesindeki yangınlar, ülkenin önemli şehirlerinden Bordeaux’nun 15 kilometre kadar yakınına ulaşmış durumda. Ülke çapında 220 binden fazla insan güvenli alanlara taşınırken 4 itfaiyecinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Tarım ve turizm bölgelerinin zarar görmesi nedeniyle yangının ekonomiye uzun vadeli etkisinin ise süreceği düşünülüyor.
İspanya’da benzer şekilde hızla yayılan yangınlar ülke tarihinin en büyük orman yangınlarından biri olarak nitelendiriliyor. Ülke genelinde 150 bin hektardan fazla alan kül olurken, özellikle Madrid çevresinde binlerce kişi tahliye edildi. En az 12 kişinin ise yaşamını yitirdiği bildiriliyor. Başbakan Pedro Sanchez, yaşananları iklim krizinin en acı ifadesi olarak nitelendirirken acil durum ilan etti. Böylelikle orman yangınlarına aşina olan İspanya tarihinde ilk kez yangın kaynaklı bir acil durum ilan edilmiş oldu.
Bu durum karşısında en önemli sınavlardan birini Avrupa’nın ortak kriz yönetim mekanizmaları veriyor. Copernicus Acil Durum Yönetim Servisi ile AB Sivil Koruma Mekanizması devreye alınırken ülkemizin yanı sıra Almanya, Hırvatistan, İtalya, İsveç, Romanya, Portekiz ve Yunanistan da bölgeye yangın söndürme uçakları ile itfaiye ekipleri gönderdi. Buna rağmen birçok ülke yardım göndermekte gönülsüz davrandığı için eleştiriliyor. Hal böyle olunca Avrupa dayanışması ve Birlik ruhu söylemi büyük operasyonel kısıtlarla karşı karşıya kalmış durumda.
Bir yandan yangınlar sürerken tartışma, yangınların nasıl söndürüleceğinin ötesine geçerek Avrupa’nın güvenlik ve işbirliği yapısının nasıl yeniden tanımlanacağına kadar uzanıyor. İklim kaynaklı afetlerin enerji arzı, kritik altyapı, gıda üretimi ve nüfus hareketleriyle doğrudan bağlantılı görülmesiyle afet yönetiminin klasik sivil savunma anlayışından çıkarak ulusal güvenlik planlamasının kalıcı bir parçası haline gelmesi gerektiğini sıklıkla dile getiriliyor. Başka bir ifadeyle iklim krizi giderek savunma ve güvenlik politikalarının merkezinde yer alıyor.
Siyasi alanda ise yangınlar Avrupa’daki iklim politikalarına ilişkin mevcut kutuplaşmayı daha görünür hale getirdi. Sol partiler ve Yeşiller, yaşanan felaketleri daha sert emisyon azaltım hedefleri ve kapsamlı iklim yasaları için güçlü bir gerekçe olarak sunuyor. Buna karşılık sağ partiler, kamu kaynaklarının uzun vadeli karbon nötr projeleri yerine yangın söndürme teknolojileri, orman yönetimi ve afet hazırlık kapasitesine yönlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Önümüzdeki günler ise Avrupa için daha da zorlu olabilir. Meteoroloji kurumları Ağustos ayında yeni bir yüksek basınç sistemiyle birlikte sıcaklıkların birçok bölgede yeniden 40 derecenin üzerine çıkacağı uyarısında bulundu. Bu durum mevcut yangınların kontrol altına alınmasını güçleştirecekken yeni yangınların meydana gelmesine dahi zemin hazırlayabilir. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu esas soru ise bu yazın nasıl atlatılacağından ziyade güvenlik politikalarının, birlik içi dayanışmanın ve siyasi önceliklerin nasıl yeniden şekilleneceği etrafında şekilleniyor.
