Enerji güvenliği, Çin’in ekonomik istikrarının temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin’in enerji arzının önemli ölçüde Ortadoğu’ya dayanması, Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek olası bir kesintinin ülkenin enerji güvenliğini ciddi biçimde sarsacağı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir. Özellikle ABD’deki kimi çevrelerde, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının Çin’in en kırılgan stratejik zafiyetlerinden birini ortaya çıkaracağı yönünde görüşler öne sürülmüştür.
Çin’in petrol ithalatının yaklaşık yarısı, doğalgaz ithalatının ise yaklaşık üçte biri Ortadoğu’dan tedarik edilmektedir. Resmi verilere göre Çin, 2022’den bu yana İran’dan doğrudan petrol ithal etmediğini belirtse de İran petrolünün Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya ve Malezya gibi üçüncü ülkeler üzerinden Çin’e ulaştığı bilinmektedir. Bu ithalatta ödemeler SWIFT yerine Çin’in geliştirdiği CIPS sistemi üzerinden gerçekleştirilirken teslimatlar Amerikan merkezli uluslararası kurumların denetiminden daha kolay kaçınabilen küçük ölçekli “çaydanlık rafinerileri” (teapot refineries) aracılığıyla yapılmaktadır. Bu yöntemler sayesinde Çin’in 2025 yılında günlük yaklaşık 1,38 milyon varil İran petrolü ithal ettiği tahmin edilmektedir. Böylelikle Çin’in toplam petrol ithalatının %10 ila %15’i İran’dan karşılanırken, İran’ın toplam petrol ihracatının %80 ila %90’ı Çin’e yönelmektedir.

Yaptırımlar nedeniyle ihracat seçenekleri sınırlanan İran’ın Çin pazarına yüksek düzeyde bağımlı hale gelmesi Çin’e önemli bir fiyat avantajı sağlamıştır. 2021 yılında imzalanan ve 25 yıllık dönemi kapsayan 400 milyar dolarlık stratejik işbirliği anlaşmasıyla Çin, piyasa fiyatının belirgin şekilde altında petrol tedarik etme imkanı elde etmiş, savaşın yarattığı koşullar ise bu indirimin varil başına 6 dolar seviyesine kadar çıkmasına olanak tanımıştır. Ortadoğu’nun Çin’in enerji güvenliğindeki bu konumu, Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek büyük ölçekli bir kesintinin Çin ekonomisine ağır darbe vuracağı yönündeki değerlendirmeleri beslemiştir. Bu görüş, özellikle Trump’a yakın Cumhuriyetçi şahin kanat tarafından dile getirilmiş ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarını savunan argümanlardan biri olarak öne sürülmüştür.
Bu denli yerleşik bir algıya rağmen Çin, İran Savaşı’ndan beklenenden çok daha sınırlı ölçüde etkilenmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, ülkenin uzun yıllardır uyguladığı stratejik enerji stoklama politikasıdır. Çin, enerji fiyatlarının düşük seyrettiği dönemlerde özellikle İran ve Rusya gibi indirimli tedarikçilerden sağladığı petrol ve doğalgazla rezervlerini istikrarlı biçimde büyütmüş, böylece olası arz şoklarına karşı bir tampon oluşturmuştur. Nitekim geçtiğimiz yıl Çin’in günlük petrol ithalatı 11,1 milyon varilden 11,6 milyon varile yükselirken, bu artışın %80’inden fazlası tüketime yönlendirilmeksizin doğrudan stratejik stoklara aktarılmıştır. Böylelikle Çin’in toplam petrol rezervlerinin 1,4 milyar varile yaklaştığı tahmin edilmekte ve bu miktar Çin’in ardından gelen ABD’nin 413, Japonya’nın ise 263 milyon varillik rezervleriyle karşılaştırıldığında dikkat çekici bir büyüklüğe işaret etmektedir.
Bununla birlikte rezervlerin mutlak büyüklüğü tek başına enerji güvenliğini garanti etmemektedir. Çin’in kalabalık nüfusuyla birlikte son derece yüksek enerji tüketimi dikkate alındığında, mevcut stoklar normal koşullarda ithalatın yaklaşık 110 ila 140 günlük bölümünü karşılayabilecek düzeydedir. Her ne kadar bu süre Uluslararası Enerji Ajansı’nın önerdiği 90 günlük asgari eşiğin üzerinde olsa da Çin’in krizlere karşı dayanıklılığını belirleyen esas unsur rezervlerin büyüklüğünden ziyade devletin talebi yönetme kapasitesi olmaktadır. Merkezi planlama araçları sayesinde sanayi üretiminin geçici olarak yavaşlatılması ve mevcut kaynakların kritik sektörlere yönlendirilmesi mümkün olabilmektedir. Bu nedenle teorideki stok süresi, kriz koşullarında uygulanabilecek talep yönetimi politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde kağıt üzerindeki değerinin ötesinde stratejik bir işlev kazanmaktadır.
Stratejik enerji stoklarının yanı sıra, Çin’in İran Savaşı’ndan sınırlı ölçüde etkilenmesinde son yıllarda izlenen tedarik çeşitlendirme stratejisi de belirleyici olmuştur. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya ve Rusya’daki enerji üreticileriyle ilişkilerini derinleştiren Çin, enerji talebindeki artışı yeni tedarikçiler üzerinden karşılayarak Ortadoğu’nun toplam petrol ithalatı içindeki payını yaklaşık %50 seviyesinde tutmayı başarmıştır. Böylece Ortadoğu’dan ithal edilen petrolün mutlak miktarı artsa da bölgeye olan göreli bağımlılık büyümemiş, enerji arzı daha geniş bir coğrafyaya yayılarak jeopolitik riskler dengelenmiştir.
Bu politika, tedarikçilerin çeşitlendirilmesinin ötesine geçerek enerji taşımacılığı güzergahlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Hürmüz ve Malakka gibi kritik deniz geçişlerine bağımlılığın çatışma dönemlerinde ortaya çıkardığı kırılganlığı azaltmayı hedefleyen Çin, özellikle Rusya ve Orta Asya’dan uzanan boru hattı ağlarına önemli yatırımlar yapmaktadır. Nitekim bu boru hatlarının da etkisiyle Rusya’dan yapılan ham petrol ithalatı 2026’nın ilk çeyreğinde %35 artarak 31 milyon tona kadar ulaşmıştır. Benzer bir stratejik mantıkla inşa edilen Çin–Myanmar Boru Hatları da petrol ve doğalgazın Myanmar’daki Kyaukpyu Limanı üzerinden Çin’e ulaştırılmasını sağlayarak Malakka Boğazı’nı devre dışı bırakmaktadır. Böylelikle tedarikçi ve güzergah çeşitlendirmesinin eş zamanlı biçimde ilerlemesi, Çin’in İran Savaşı gibi jeopolitik krizlerin enerji arzı üzerindeki etkilerini sınırlandıran en önemli yapısal unsurlardan birini oluşturmaktadır.
Tedarik ve güzergah çeşitlendirmesine ek olarak, Çin’in son yıllarda yerli enerji üretim kapasitesini önemli ölçüde artırması da enerji dayanıklılığının temel unsurlarından biri haline gelmiştir. Çin Doğal Kaynaklar Bakanlığı 2021-2025 döneminde 100 milyon tondan fazla rezerve sahip 13 büyük ham petrol sahası ile 100 milyar metreküpün üzerinde rezerve sahip 26 doğalgaz sahası dahil olmak üzere toplam 225 yeni petrol ve doğal gaz sahası keşfedildiğini açıklamıştır. Bu ölçek, Çin’in enerji güvenliği stratejisinin yerli enerji kaynaklarını sistematik biçimde üretime kazandırmaya da dayandığını göstermektedir.
Çin’in enerji güvenliğini güçlendiren dördüncü yapısal unsur ise fosil yakıt bağımlılığını azaltmaya yönelik yenilenebilir enerji ve elektrifikasyon politikalarıdır. Son yıllarda Çin’de hız kazanan yatırımlar sayesinde güneş, rüzgar, hidroelektrik ve nükleer gibi düşük karbonlu kaynakların kurulu güç içindeki payı %52’ye ulaşarak fosil yakıtları geride bırakmıştır. Hava koşullarına bağlı kesintili üretim nedeniyle fosil yakıtlar fiili elektrik üretiminde halen %58 ile ağırlığını korusa da bu oranın bir önceki yılki %62 seviyesinin altına düşmesi, Çin’in enerji sisteminin kademeli olarak dış tedarike daha az bağımlı hale geldiğini göstermektedir.
Enerji dönüşümü, arz tarafındaki bu değişimin yanı sıra kapsamlı elektrifikasyon politikalarıyla da desteklenmektedir. Devlet teşvikleri sayesinde dünyanın önde gelen elektrikli araç üreticilerine ev sahipliği yapan Çin’de yeni otomobil satışlarının %63’ünü elektrikli araçlar oluşturmaktadır. Bu dönüşümün, petrol tüketimini azaltarak yıllık ithalat faturasında yaklaşık 28 milyar dolarlık tasarruf sağladığı hesaplanmaktadır. Böylece yenilenebilir enerji arz tarafında yerli ve düşük karbonlu kaynakların payını artırırken, elektrifikasyon talep tarafında petrol bağımlılığını azaltmaktadır. Sonuç olarak Çin, enerji güvenliğini enerji tüketiminin yapısını dönüştürerek de güçlendirmektedir.
Çin’in enerji güvenliği anlayışı; stratejik enerji stokları, tedarik ve güzergah çeşitlendirmesi, yerli enerji üretimi ve yenilenebilir enerji ile elektrifikasyon politikalarının birbirini tamamladığı çok katmanlı bir yapıya dayanmaktadır. Bu çerçevede stratejik stoklar ve talep yönetimi kısa vadeli arz şoklarının etkisini sınırlarken tedarikçi ve güzergah çeşitlendirmesi ile yerli üretim, dışa bağımlılığın neden olduğu jeopolitik kırılganlığı azaltmakta, yenilenebilir enerji ve elektrifikasyon ise fosil enerji tüketimini kademeli olarak düşürmektedir. Enerji ithalatına önemli ölçüde bağımlı olması ve kritik geçiş güzergahlarına yakın konumu nedeniyle benzer jeopolitik risklerle karşı karşıya kalan Türkiye açısından bu çok katmanlı yaklaşım enerji güvenliğinin yapısal bir mesele olduğuna işaret eden önemli bir referans noktası sunmaktadır.
