ABD - Suudi Arabistan Nükleer Anlaşması'nın Stratejik Önemi ve Bölgesel Yansımaları
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı5 Ağustos 2026
Fatih Mehmet Çamcı yazdı.

ABD - Suudi Arabistan Nükleer Anlaşması'nın Stratejik Önemi ve Bölgesel Yansımaları

ABD ve İran arasındaki müzakerelerde İran’ın nükleer programının geleceği üzerine tartışmalar devam ederken Beyaz Saray’ın koridorlarında bu kez Suudi Arabistan’ın nükleer enerji projesinin geleceğine dair önemli kararlar alındı. 22 Temmuz’da ABD ve Suudi Arabistan Enerji Bakanları arasında imzalanan sivil nükleer işbirliği anlaşması ABD’yi Suudi Arabistan’ın nükleer enerji projelerinin hayata geçirilmesinde merkezi bir konuma taşımakta. Uzun süren müzakerelerin sonucunda nihayete eren anlaşmaya göre Washington, Riyad’a uranyum zenginleştirme teknolojisi vermeyi kabul ediyor. Bu alanda Ortadoğu’daki ilk örnek olan anlaşmanın hem ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinde hem de bölge üzerinde etkileri olacaktır.

Suudi Arabistan’ın Uzun Yürüyüşü

Riyad’ın nükleer enerjiye yönelmesinin arkasında elektrik üretiminde kullandığı petrolün payını azaltarak bu kaynağı ihracata ayırma ve petrol gelirlerini artırma hedefi yatıyor. Bu doğrultuda Suudi Arabistan ve ABD arasında nükleer işbirliğine dair atılan adımlar uzun bir maziye sahiptir. 2000’li yılların sonundan bu yana belirli düzeyde gerçekleştirilen görüşmeler son yıllarda somutlaşmış ve Joe Biden’in ABD başkanlığı döneminde konu masaya gelmişti. Ancak Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme teknolojisinin paylaşımını istemesi ve Biden’in İsrail ile normalleşme şartı, sürecin ilerlemesini yavaşlattı. Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ilk dönemine benzer biçimde Körfez’le daha sıcak ilişkiler kurma arayışının bir yansıması olarak, 2025 Kasım ayında Veliaht Prens Muhammed b. Selman’ın Washington ziyareti sırasında “Sivil Nükleer Enerji İşbirliği Müzakerelerinin Tamamlandığına Dair Ortak Deklarasyon” imzalanmasıyla genel bir çerçeve oluşmaya başladı.

Bu deklarasyon sonrası işbirliğinin muhteviyatına ve kapsamına dair ABD’de tartışmalar meydana geldi. ABD’nin 123 Anlaşmaları ile sağladığı nükleer işbirliğinin katı prensiplere sahip olduğu bilinmekte. Washington teknoloji transferi ve nükleer yakıtın kontrolü noktasında pazarlığa kapalı bir tutum takınarak nükleer silahların yayılmasını engelleme prensibinin altını her seferinde çiziyor. Bunun bir yansıması olarak Ortadoğu’da faaliyete geçen ilk nükleer santral olan Barakah Nükleer Santrali için BAE ve ABD arasında 2009 yılında imzalanan anlaşmaya göre BAE tüm zenginleştirme ve yakıt döngüsü teknolojilerini kullanmaktan vazgeçmişti. Abu Dabi’nin topraklarında uranyum zenginleştirmeyeceğine dair söz vererek yakıtı dışarıdan ithal etmeyi garanti etmesi nükleer güvenlik açısından “Gold Standard” olarak adlandırılmıştır. Buna karşın Suudi Arabistan teknolojik haklarından feragat etmeyeceğini ve uranyum zenginleştirme seçeneğini de değerlendirmek istediğini uzun zamandır açıkça dile getirmekte. Nitekim, geçtiğimiz aylarda Kongre’ye sunulan rapor, Deklarasyon’un Krallığın uranyum zenginleştirme taleplerine karşı çıkmayacağına, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetlemeleri yerine karşılıklı bir mekanizma kurulmasını kabul edebileceğine dair maddeler içerdiği gerekçesiyle bazı senatörler tarafından tartışılmıştı.

Kaynak: AA

Kongre’deki tartışmaların bu konuda yanılmadığı görülmektedir. Zira ABD ve Suudi Arabistan Nükleer Anlaşması, Krallığa uranyum zenginleştirme hakkı verirken IAEA denetimlerini geri plana atmaktadır. Bunun yerine iki ülke arasında kurulacak karşılıklı denetim mekanizmasının gereken güvenceyi sağlayacağı öngörülmektedir. Anlaşmanın zamanlaması ve Riyad’a geniş bir alan açması tartışmaları beraberinde getirse de, ABD’nin bu anlaşmayı birkaç farklı şekilde yatay düzlemde kazanç sağlayacak bir gelişme olarak gördüğü ifade edilebilir.

ABD’nin Stratejik Hedefleri ve Nükleer Rekabet

Önümüzdeki 30 yıl boyunca geçerli olacak bu anlaşmanın merkezinde ABD teknolojisi ve ABD’li şirketler yer alacak. ABD Enerji Bakanı Chris Wright’in açıklamalarına bakıldığında da buradaki ekonomik kazanıma vurgu yapıldığı görülmekte. Yakın zamanda ABD’li nükleer enerji şirketi Westinghouse’ye sağlanan kredi de Beyaz Saray’ın bu alanda yatırımları teşvik ettiğini işaret ediyor. Ortadoğu gelişen bir nükleer pazar olarak öne çıkmakta. Bölgenin ilk nükleer enerji santrali olan Barakah Nükleer Enerji Santrali 2024’te Birleşik Arap Emirlikleri’nde kullanıma girdi. Bölgede şu an inşaatı devam eden 2 nükleer santral bulunuyor ancak planlanan yeni projelerle beraber önümüzdeki 20 yılda santral sayısının hızlıca artması bekleniyor. ABD, Barakah projesinde yer alsa da henüz bu pazara kuvvetli biçimde girebilmiş değil. Öte yandan Rusya ise, Türkiye ve Mısır’da iki santralin inşaatına devam ederken diğer ülkelerle de çeşitli alanlarda işbirliği anlaşmaları imzalıyor. Bu açıdan enerji, ekonomi ve büyük güç rekabetinin kesiştiği bir alan olarak öne çıkan nükleer enerji, ABD’nin bölgesel varlığını pekiştirmesi için hamle yaptığı bir saha olarak da değerlendirilmeli. Bu bağlamda anlaşma, Donald Trump’ın 2025 Mayıs ayında yayınladığı “Ulusal Güvenlik İçin Gelişmiş Nükleer Reaktör Teknolojilerinin Konuşlandırılması” başlıklı başkanlık kararnamesindeki, Amerikan nükleer ihracatını teşvik etme hedefinin de en somut işaretlerinden biri olarak öne çıkmakta.

Suudi Arabistan’ın son yıllarda Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştirmesinin ABD karşısında görece dengeleyici bir alan açabilmesinde etkili olduğu da ifade edilmeli. Krallık geçtiğimiz on yıl içerisinde Çin ve Rusya ile nükleer işbirliği anlaşmaları imzaladı. Bunlar içerisinde S.Arabistan’ın uranyum ve toryum kaynaklarını araştırmak için Çin ile yaptığı anlaşma öne çıkmaktadır. Bu açıdan bir yandan ABD ile devam eden müzakerelerin diğer yandan ABD’yi dengeleyici alternatif arayışlarının sonuca ulaşmak noktasında etkili bir strateji olabileceği de görülmekte. Fakat burada Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinin mahiyetinin de masada ağırlığını koruduğu dikkate alınmalıdır. Riyad-Washington arasındaki bağın çekirdeğini güvenlik oluşturuyor. Dolayısıyla S.Arabistan’ın bir yandan güvenliğini sağlayan ABD ile münasebetleri geliştirip diğer yandan ABD’nin rakibi olan Çin ve Rusya gibi aktörlerle nükleer enerji projeleri gerçekleştirmesi, iki taraflı çok hassas bir denge yürütmesine neden olabilir. Bu nedenle işbirliği anlaşmasıyla ABD’nin Çin ve Rus etkisini kırmak istediği, S.Arabistan’ın ise ABD ile ilişkilerinde olumsuzluğa sebep vermeyecek bir sonuca ulaştığı söylenebilir.

ABD, İran Savaşı’nda Körfez’in Beklentilerini de Yönetmek Zorunda

ABD açısından stratejik ve ekonomik getiriler sağlayan bu anlaşma üzerinde yalnızca nükleer ihracat politikalarının değil ABD ve İran arasındaki savaşın seyrinin de etkileri görülmektedir. Tahran ve Riyad bölgede pek çok alanda karşı karşıya gelirken çatışma alanlarından bir tanesini de nükleer oluşturuyor. Veliaht Prens Muhammed b. Selman, geçmişte İran’ın nükleer projesine dair yaptığı bir açıklamada “Eğer İran nükleer silah sahibi olursa bizim de bir tane olması gerekir.” diyerek çok net bir sınır çizmişti. Bu sınırın ortadan kalkması ve İran’ın nükleer programının sonlandırılması ABD ve Suudi Arabistan’ın ortak hedefi konumunda. Bu doğrultuda ABD ve İsrail’in geçtiğimiz Şubat ayından bu yana İran’a karşı devam eden saldırıları, kritik altyapıları hedef alıp İran’a ciddi bir ekonomik maliyet getirse de savaş henüz ABD lehine sonuçlanmış değil. İran’ın nükleer programının geleceği de belirsizliğini koruyor. Bu saikle Suudi Arabistan’ın İran’a mütekabiliyet gösterebilmek adına nükleer silah hedefini sürdürmesi de beklenebilir.

Altıncı ayına giren savaşta İran’ın saldırıları Körfez ülkelerinin güvenlik ve refah arasında kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olduğunu da gösterdi. ABD ve İsrail’in hamlelerinin sonuçlarından etkilenen Suudi Arabistan ve BAE ise şu ana kadar İran’a doğrudan bir saldırı gerçekleştirmiş değil. Riyad ve Abu Dabi çatışma uzadıkça başta petrol tesisleri olmak üzere kritik altyapı tesislerinin Tahran’ın misillemelerine hedef olacağını düşünüyor ve savaşın sonuçlanmasını istiyor. Bununla birlikte iki ülkenin ABD’den beklentilerindeki farklılıklar dikkat çekmekte. BAE, İran’ın daha sert hamlelerle taviz vermeye zorlanabileceğini düşünüyor. S.Arabistan ise diplomasi ve müzakerelerle gerilimin azaltılmasını desteklerken ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri talep ediyor. Bu nedenle ABD’nin bu ülkelerin talep ve beklentilerini dikkate alması gerekiyor.

Son yapılan nükleer anlaşma da bu denklem içerisinde değerlendirilebilir. Savaş devam ederken güvenlik merkezli Washington-Riyad münasebetlerinde tezahür edebilecek problemler, enerji gibi kritik bir alanda Riyad’a verilecek belirli tavizlerle aşılmaya ve müttefiklik bağları güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Diğer yandan ABD, bölgede İran’ı dengeleyebilecek bir nükleer güç olarak Suudi Arabistan’ın silah üretebilecek kapasiteye sahip olan ancak bunu yapmayan eşik devlet (hedging state) konumuna taşınmasını da isteyebilir.

Kaynak: AA

Washington’un Nükleer İşbirliği Politikasında Yeni Dönem (mi?)

Anlaşma stratejik, ekonomik ve bölgesel gelişmeler üzerindeki etkisinin yanında Washington’un uzun yıllardır sürdürdüğü nükleer ihracat politikalarında da önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. ABD’nin bugüne kadar imzaladığı nükleer işbirliği anlaşmaları nükleer silahların yayılmasını engelleme prensibinden taviz vermeyen katı bir yapıya sahiptir.Bu açıdan Suudi Arabistan’a verilen zenginleştirme hakkı ABD’nin nükleer işbirliği anlaşmaları tarihinde bir ilki temsil etmektedir. Her ne kadar bu tesisin kurulabilmesi için iki yıllık bir fizibilite çalışması yapılarak zenginleştirmenin en iyi seçenek olduğuna karar verilmesi gerekse de böylesi bir esnekliğin sağlanması dahi ciddi bir değişim anlamına geliyor. Buradan hareketle ABD’nin bundan sonra yapacağı anlaşmalarda tarafların buna benzer tavizler istemesi muhtemeldir zira barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirmek NPT Anlaşması’nın dördüncü maddesince verilmiş meşru bir haktır.Ancak burada sahadaki gerçekliğin etkisi yadsınmamalıdır. Suudi Arabistan, Ortadoğu’daki en önemli Amerikan müttefiklerindendir. İki ülke arasında gelişmiş askeri ve ekonomik ilişkiler mevcuttur. Bu durumda Riyad’da açılacak bir tesisin ABD’nin denetim ve gözetiminde faaliyet göstermesini sağlamanın mümkün olduğu söylenebilir. Dolayısıyla bu faaliyetlerin herhangi bir başka gizli alana taşması ihtimali düşüktür. Nihayetinde, her ülkenin S.Arabistan’a benzer şekilde tavizler alabilmesinin mümkün olmayacağının altı çizilmelidir.

Riyad, anlaşmadan istediklerini almış gibi görünse de bazı politik risklerle karşılaşması da muhtemel. Anlaşma’nın, İsrail ile normalleşme kapsamında İbrahim Anlaşmaları’nı imzalama şartı taşımaması en dikkat çeken özelliğiydi. Bu doğrultuda, ABD-Suudi Arabistan İşbirliği Anlaşması’nın, ABD ile İsrail arasındaki ilişkilerde uzun zamandır gözlemlenen krizin bir yansıması olduğu yorumları da yapıldı. Fakat Donald Trump imzalar atıldıktan sonra sosyal medyadan yaptığı açıklamada Riyad’ın Tel-Aviv ile normalleşmesi gerektiğini söyleyerek beklenmedik bir açıklamada bulundu ve anlaşmanın üzerine belirsizliğin gölgesini düşürdü. Trump’un bu tartışmalı çıkışına müteakiben Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt “Başkan, İbrahim Anlaşmaları’na katılmazlarsa anlaşmanın geçersiz olacağını söyledi.” diyerek Trump’u doğruladı. Bu konuya dair Suudi Arabistan’dan herhangi bir açıklama gelmedi ancak Krallığın İsrail ile normalleşmeye dair prensibi bir Filistin devletinin kurulmasının gerekliliğini ihtiva ediyor. Fakat, 7 Ekim sonrası süreçte radikal güvenlikçi politikalarla yönetilen ve Gazze’de soykırım gerçekleştiren İsrail’in böyle bir karar alması mümkün görünmüyor. Öte yandan Netanyahu’nun ise Ekim’de yapılacak seçimler öncesinde Suudi Arabistan ile normalleşme adımları atarak elini güçlendirmeyi hedeflediği ileri sürülebilir. Ancak tüm bunların ötesinde net olarak söylenebilecek tek şey Donald Trump’ın bu anlaşmayı İsrail ile normalleşme hedefiyle genişletmek arzusunun süreçte belirsizlik yarattığıdır.

İmzaların atılmasının akabinde anlaşmanın Kongre tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Her ne kadar uranyum zenginleştirilmesi ve denetim yetersizlikleri gerekçesiyle anlaşmaya eleştiriler getirilse de Kongre’de hem Senato hem de Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk Cumhuriyetçilerden yana. Bu nedenle anlaşmanın engellenme ihtimali düşük görünmekte ancak İsrail yanlısı kanat normalleşme adımlarının atılmaması durumunda süreci sekteye uğratabilir.

Suudi Arabistan Örneği Ortadoğu İçin Bir Model Olabilir

Suudi Arabistan’ın kazanımları bölgedeki diğer devletler için de bir kapı aralayabilir. Ortadoğu’da enerji alanında yaşanan dönüşüm doğrultusunda adımlar atılırken teknoloji, insan kaynağı ve yönetişim alanında önemli mesafeler kaydedilmeye başlandı. Bir sonraki aşamada barışçıl projeleri olan diğer devletler de Riyad gibi uranyum zenginleştirme hakkını merkeze alarak harekete geçebilir. Nükleer yakıtı dışarıdan sağlamak belirli riskleri beraberinde getirmekte. Olası arz kesintileri, lojistik problemler ve devletler arasındaki anlaşmazlıklar hasebiyle uranyuma erişememek nükleer enerjinin kullanılamamasına yol açabilmekte. Bu nedenle ilerleyen yıllarda bölge ülkeleri nükleer enerji yatırımlarında uranyum zenginleştirme seçeneğini masada tutmayı düşünecektir. Nitekim BAE’nin 2009 yılında yaptığı anlaşmaya göre ABD’nin Ortadoğu’daki başka bir ülkeye daha esnek haklar tanıması durumunda kendi anlaşmasını yeniden müzakere etme hakkı bulunuyor. Dolayısıyla bu anlaşma yeni bir standart getirme anlamı da taşımakta.

Kaynak:AA

Bu açıdan Riyad-Washington arasındaki anlaşma hem öncesi hem içeriği hem de tatbik edilmesi kısmında Ortadoğu başkentlerinin yakından takip etmesi gereken bir örnek olarak karşısına çıkıyor. ABD’nin nükleer ihracatını artırma, müttefikleri ile bu alanda ilişki kurma ve Rusya ile Çin’i denklem dışarısında tutma arayışları bölgedeki diğer ülkeler için de dikkate alınabilir seçenekler olabilir.

Sonuç

ABD-Suudi Arabistan Nükleer Anlaşması çok katmanlı yapısıyla enerjiden güvenliğe kadar pek çok alana tesir edecektir. Washington, stratejik bir alan olarak gördüğü nükleer ihracatı artırmak istediği yeni bir döneme girmiştir. Suudi Arabistan’a verilen uranyum zenginleştirme hakkının da gösterdiği üzere, bu yeni dönemde görece esnek şartlarda ve müzakerelere açık biçimde anlaşmalar yapılabilme ihtimali doğmuştur. Bununla beraber ABD, İran’a yaptığı askeri operasyonun bir sonucu olarak Suudi Arabistan’ın beklentilerini de yönetmek mecburiyetindedir. Bu açıdan anlaşma hem bölgesel gelişmelerin hem de ABD’nin stratejik hedeflerinin birleştiği bir noktadan tezahür etmiştir. Bölgede nükleer enerji projesi gerçekleştirmek isteyen diğer ülkeler de bu yeni dönemde Washington ile benzer anlaşma şartları için müzakerelerde bulunmayı düşünebilir. Ancak Donald Trump’un, İsraille normalleşme şartı koşması anlaşmanın karşılaşabileceği risk ve belirsizlikleri göstermektedir. Bu minvalde ABD-Suudi Arabistan Anlaşması hem içeriği hem de uygulanmasıyla yakından takip edilmesi gereken bir örnek konumundadır.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.