Gri Bölge #44
#44
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı8 Ağustos 2026
Ceuta Krizi, Lindsey Graham’ın cenaze töreni ve Trump’ın Fulbright kesintileri…

Gri Bölge #44

Ceuta Krizi: Göçün Ötesinde Jeopolitik Tartışmalar

Ceuta haritaya bakınca gözden kaçabilecek kadar küçük bir şehir. Ancak Kuzey Afrika’daki bu küçük İspanyol toprağı göç ve egemenlik tartışmalarının bir anda tam ortasına yerleşti. Geçtiğimiz hafta on binlerce Faslı, kimi yüzerek kimi sınır tellerini aşarak Ceuta’ya ulaşmaya çalıştı. Kalabalığın büyük bölümünü genç erkekler oluştursa da binlerce kadın ve çocuk da bu tehlikeli yolculukta yerini almıştı. Sonuç ise oldukça ağır oldu, izdiham ve boğulma vakaları nedeniyle en az 88 kişi hayatını kaybetti.

Kaynak: AA

Bugüne kadar göç meselesine yumuşak davranmakla eleştirilen İspanya Başbakanı Pedro Sanchez tarafından Ceuta Krizi ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik bir ihlal olarak nitelendirilirken bölgeye asker sevk edildi. Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle sınır kısa sürede yeniden kontrol altına alındı, 70 bine yakın göçmen hızla Fas’a geri gönderildi. Hükümet ayrıca benzer geçişleri önlemek için Ceuta kıyılarına 500 metrelik yüzen bariyerler inşa etmeye başladı.

Bu krizin arkasında esasen hukuki bir boşluk bulunuyor. Geçtiğimiz ay İspanya Anayasa Mahkemesi emsal niteliğinde bir karar vererek deniz yoluyla gelen göçmenlerin doğrudan geri gönderilmeyeceğine hükmetti. Denizde aşılmış fiziksel bir sınır olmadığından iade işleminin hukuken mümkün olmadığına hükmeden mahkemenin kararı sosyal medyada hızla yayılarak deniz rotasının güvenli olduğu algısını oluşturdu. Böylece hukuki bir karar, kısa sürede yeni bir göç dalgasının fitilini ateşledi.

Krizin bir diğer hassas boyutu da refakatsiz çocuklar meselesi. Uluslararası hukuk ve İspanyol mevzuatı, 18 yaş altındaki göçmenlerin toplu halde sınır dışı edilmesini engelliyor. Her çocuk için ayrı dosya açılması, ailesinin bulunması ve güvenli dönüş koşullarının değerlendirilmesi gerekiyor, bu süreç ise fazlasıyla uzun sürdüğü için çocuklar reşit oluncaya dek çeşitli bakım kurumlarına yerleştiriliyor. Ceuta’ya geçmeyi başaran 18 yaş altındaki gençlerin akıbetinin ne olacağı ise şu an belirsiz. Bu çocukların İspanya’nın farklı bölgelerindeki bakım merkezlerine dağıtılması gündemde olsa da göçmen karşıtı kimliğiyle bilinen Vox Partisi bu fikre şiddetle karşı çıkıyor.

Ceuta’daki gelişmeler Avrupa’daki siyasi çatlakları da belirginleştirdi. İtalya, İspanya’nın dış sınırlarını koruyamadığını öne sürerek Schengen kapsamındaki serbest dolaşımı tek taraflı olarak askıya aldı ve sınır kontrollerini yeniden başlattı, Fransa ve Portekiz de kendi sınır kontrollerini sıkılaştırma kararı aldı. İspanya hükümeti ise bu sert yaklaşımları bencil, kutuplaştırıcı ve hukuka aykırı olarak nitelendiriyor.

Diğer yandan kriz, İspanya ile Fas arasında süregelen egemenlik mücadelesinin bir yansıması olarak görülüyor. Ceuta 15. yüzyıldan bu yana İspanyol kontrolü altında olsa da bu küçük şehrin egemenliği yıllardır tartışma konusu. Fas, bağımsızlığından bu yana Ceuta ve Melilla’yı işgal altındaki topraklar olarak görüyor, İspanya ise bu şehirlerin Fas devletinden çok önce kendi hakimiyetinde olduğunu savunarak talepleri reddediyor. İşin stratejik boyutu da göz ardı edilemez. Nitekim Cebelitarık Boğazı’nın hemen girişinde yer alan bu iki şehir Akdeniz ile Atlantik arasındaki deniz trafiğinin kontrolü açısından kritik bir avantaj sağlıyor.

Fas’ın sınır güvenliğinde sergilediği gevşek tutum ve bölgede son yıllarda değişen dengeler, olayın önemli bir diplomatik boyutu olduğuna işaret ediyor. Fas güvenlik güçlerinin geçişler sırasında pasif kalması, ülkenin Ceuta ve Melilla üzerindeki egemenlik iddialarını yeniden gündeme getirmek için göçü bir baskı aracı olarak kullandığı iddialarını gündeme getirdi. Fas’ın olaydaki rolü net olmasa da Pedro Sanchez’in kısa süre önce Cezayir’e yaptığı ziyaret ve İspanya’nın iki ülke arasında denge kurmaya yönelik diplomatik girişimlerinin Fas’ta rahatsızlığa neden olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında Ceuta’daki gelişmeler, Batı Sahra dosyasının ve Fas-Cezayir rekabetinin bir yansıması olarak okunuyor.

Krizde İsrail’in payı olduğuna dair iddialar da özellikle İspanya’da geniş yer buldu. Bu iddiaların merkezinde, Gazze’deki soykırımı en sert eleştiren ülkelerden biri olan İspanya’nın İsrail ile son dönemde yaşadığı diplomatik gerilim ve Fas ile İsrail arasında süregelen kontrollü yakınlık bulunuyor. Ceuta Krizi patlak verdikten sonra İsrail’in BM Daimi Temsilcisi Danny Danon’un sosyal medyada İspanya’yı eleştirel bir paylaşımda bulunması tartışmayı daha da alevlendirdi. İspanya Ulaştırma Bakanı Oscar Puente’nin buna “Şimdi her şey çok daha net anlaşılıyor” sözleriyle karşılık vermesi, hükümet çevrelerinde de krizin dış politika boyutuna dair şüphelerin bulunduğunu ortaya koyuyor.

Ceuta Krizi, göçün insani ve güvenlik boyutunun ötesinde devletler arasındaki diplomatik rekabetlerde kullanılabilen stratejik bir araca dönüşebildiğini bir kez daha göstermiş oldu. Avrupa’nın güney sınırındaki bu küçük şehirde yaşananlar, bölgesel ve küresel dengelerin bir yansıması olarak görülüyor. Ceuta’ya ulaşmaya çalışırken hayatını kaybedenler ise genellikle bu büyük tartışmaların içinde çoğu zaman diplomatik bir zayiattan öteye geçemiyor.

Lindsey Graham’ın Cenazesi: Savaşların Senatörü Ardında Ne Bıraktı?

Lindsey Graham’ın 71 yaşında geçirdiği aort yırtılması sonucu hayatını kaybetmesinin ardından geçtiğimiz hafta düzenlenen cenaze töreni alıştığımız resmi törenlerden farklı bir havada gerçekleşti. Amerikan siyasetinin en tartışmalı dış politika figürlerinden biri olan Graham, Senato’daki uzun kariyeri boyunca uluslararası krizlerde askeri müdahaleyi savunanların daima en önünde yer almıştı. Bu nedenle ölümü, Soğuk Savaş sonrası dönemde şekillenen Amerikan müdahaleciliğinin en güçlü sembollerinden birinin sahneden çekilişi olarak değerlendiriliyor.

Kaynak: Wikimedia

Graham’ın dış politika karnesine bakıldığında bu mirasın izleri açıkça görülüyor. Zira Graham, Irak Savaşı’nın en hararetli savunucularından biri olarak öne çıkmış, Suriye ve Libya’ya yönelik askeri operasyonları büyük bir motivasyonla desteklemişti. Ukrayna’nın Rusya’ya karşı sürdürdüğü savaşta milyarlarca dolarlık Amerikan yardımının Kongre’den geçmesi için mücadele etmiş, Rusya ile ne pahasına olursa olsun mücadele edilmesi gerektiği düşüncesini hiç gizlememişti. Hatta hayatını kaybetmeden hemen önceki gece Kiev’de Volodimir Zelenski ile bir araya gelmişti.

Lindsey Graham, Rusya’ya karşı sürdürdüğü bu şahin tutumu, İsrail’in rakiplerine yönelik söyleminde de aynı şiddetle devam ettirdi. İsrail’e verdiği koşulsuz desteğin yanı sıra İran’da rejim değişikliğini açıkça savunuyor, Pentagon’u İran’ın nükleer tesislere yönelik askeri operasyonlar için baskı altına almaya çalışıyordu. İsrail’in soykırımına yönelik desteğini de hiç esirgemeyen Graham’ın Filistin’de yaşananları bir din savaşı olarak tanımlaması aslında onun konuya bakışını da tek başına özetliyor.

Türkiye ile ilişkiler de Graham’ın siyasi kariyerinde göz ardı edilemeyecek bir yer tutuyordu. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alınmasının ardından Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarının devreye sokulması için Kongre’de en sert baskıyı uygulayanların başında geliyordu. Son dönemde Türkiye’nin yeniden F-35 programına dönmesine sıcak bakan açıklamalar yapmış olsa da bu adım Graham’ın Türkiye’ye yönelik negatif tutumunun izlerini silmeye yetmedi.

Kariyerindeki en beklenmedik dönüşüm ise hiç kuşkusuz Donald Trump ile kurduğu ilişkide yaşandı. 2016 seçim kampanyası sırasında Trump’ı ırkçılıkla ve bağnazlıkla suçlayıp onu bir felaket olarak tanımlayan Graham, birkaç yıl içinde onun en yakın dostlarından birine dönüştü. Golf sahalarında pekişen bu dostluk, Beyaz Saray döneminde neredeyse gayriresmi bir danışmanlık ilişkisine evrildi ve böylece Amerikan sağının müdahaleci kanadıyla Trump’ın Önce Amerika söylemi arasında sıradışı bir köprü kurulmuş oldu.

Washington Ulusal Katedrali’nde düzenlenen cenaze töreni Graham’ın siyasi mirasının uluslararası boyutunu açıkça ortaya koyuyor. ABD Başkanı Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ve kabine üyelerinin yanı sıra Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ile İsrail Başbakanı Netanyahu’nun da törende hazır bulunması, Graham’ın yıllar boyunca Ukrayna’ya ve İsrail’e verilen Amerikan desteğinin Kongre’deki en kararlı savunucularından biri olmasına duyulan saygının bir yansıması.

Törende Zelenski ile Netanyahu’nun 3 yıl aradan sonra ilk kez yüz yüze gelmesi de dikkat çekiciydi. İki lider, cenaze öncesinde kısa ama yakından takip edilen bir ayaküstü sohbet gerçekleştirdi. Tören öncesinde Trump’ın her iki isimle de kapalı kapılar ardında ayrı ayrı görüşmüş olması da hayatını diplomasiye adamış bir adamın son yolculuğunun nasıl kendi başına bir diplomatik zirveye dönüştüğünü göstermiş oldu.

Netanyahu’nun Washington ziyareti bambaşka bir tartışmayı da beraberinde getirdi. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Netanyahu’nun savaş suçlusu olduğunu belirterek tutuklanmasına yönelik hukuki seçeneklerin değerlendirildiğini açıkladı. Daha sonra New York Belediyesi’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kararlarını uygulama yetkisi bulunmadığını kabul etse de Netanyahu’nun tutuklanmasına yönelik çağrısını sürdürmekten vazgeçmedi. Buna karşılık Trump Netanyahu’nun ziyaret boyunca hiçbir şekilde tutuklanmayacağını net bir dille ilan etti, Netanyahu ise Eylül ayında düzenlenecek Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için New York’a mutlaka geleceğini duyurarak adeta Mamdani’ye meydan okudu.

Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan İsrail’in soykrımına uzanan bu yoğun diplomatik trafikle birlikte Senatör Lindsey Graham’ın cenazesi kısa sürede büyük tartışmaların bir sahnesi haline geldi. Cenaze töreni için bir araya gelen liderlerin her biri, kendi hesaplarını bu sahnenin üzerinde tartışırken Graham’ın cenazesi de böylece kendi töreninin gölgesinde canlı bir siyasi malzemeye dönüşmüş oldu.

Fulbright Kesintileri ve ABD’nin Değişen Yumuşak Güç Politikası

2027 Mali Yılı kapsamında Donald Trump yönetimi dünyanın en presitjli akademik değişim programlarından Fulbright programının bütçesini %80’e kadar kesmeyi düşünüyor. Trump daha önce uluslararası öğrencilere karşı vize uygulamalarını da sıkılaştırmıştı. Geçtiğimiz yıl, birçok Fulbright öğrencisinin bursu iptal edilmiş, sonrasında ise Fulbright Yabancı Burs Kurulu’nun 12 üyesinden 11’i Trump’ın burs programına siyasi bir müdahalede bulunduğu gerekçesiyle istifa etmişti. Ulusal güvenlik gerekçesiyle uygulanan bu politikalar ABD’nin yumuşak güç stratejisinde yaşanan kırılımın bir devamı olarak değerlendirilebilir..

Kaynak: AA

1946 yılından bu yana resmi rakamlara göre yaklaşık 450 bin kişinin katılım sağladığı Fulbright programı, kültürlerarası diyalog ve karşılıklı anlayışı geliştirmek amacıyla 160 ülkede faaliyet gösteriyor. Fulbright mezunlarının bugüne kadar 62 Nobel ve 92 Pulitzer Ödülü kazanması, ayrıca 44 mezunun daha sonra devlet veya hükümet başkanı olması, programın akademik başarının yanı sıra geleceğin siyasi ve entelektüel liderlerini yetiştiren önemli bir kamu diplomasisi aracı olarak dikkat çekiyor.

Yumuşak güç kavramı, devletlerin askeri ve ekonomik güç kullanmaksızın kültürü, siyasi değerleri, kurumları ve dış politika uygulamalarının meşruiyeti aracılığıyla diğer aktörleri etkileme kapasitesini ifade etmektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Hollywood ve Amerikan tüketim markaları gibi araçların küreselleşmesiyle birlikte ABD, küresel cazibe merkezi haline gelerek yumuşak gücün başlıca uygulayıcısı pozisyonuna erişmiştir.. Bu yumuşak gücün en önemli unsurlarından biri de Amerikan üniversiteleri ile nitelikli uluslararası öğrencileri ve araştırmacıları ABD’ye çeken burs programlarıdır.

Fulbright Programı da bu stratejinin en başarılı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Program vesilesiyle dünyanın birçok ülkesinden öğrenci ve akademisyenler ABD’de eğitim alma ve araştırma yapma imkanı elde ederken, aynı zamanda Amerikan toplumu, kurumları ve değerleriyle doğrudan etkileşim kuruyor. Bu süreç, akademik ve bilimsel bir fayda sağlamanın ötesinde, uzun vadede ABD’nin yabancı ülke elitleriyle güçlü bağlar kurarak entelektüel ve kültürel etkisini artırmasına olanak sağlamakta. Dolayısıyla Fulbright, basit bir burs programının ötesinde İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD diplomasisinin önemli araçlarından biri olarak değerlendirilebilir..

Bununla birlikte Trump yönetimi, bu kısıtlamalara güvenlik perspektifinden yaklaşıyor. Beyaz Saray resmi sitesinde yayınlanan bilgi notuna göre Harvard Üniversitesi, Çin ordusunun modernleşmesine fayda sağlayacak Çin Komünist Partisi üyelerine ev sahipliği yapmakla, anti-Semitik propagandaları durdurmakta yetersiz kalmakla ve bünyesindeki yabancı öğrenciler hakkında İç Güvenlik Bakanlığı’nı yeterince bilgilendirmemekle itham ediliyor..

Özellikle Çin başta olmak üzere yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin kritik teknolojilere erişimi, fikri mülkiyet hakları ve casusluk faaliyetleri konusundaki endişeler, ABD’nin daha sıkı vize ve denetim politikaları izlemesinde etkili oldu. Bu yaklaşım, Trump’ın Önce Amerika (America First) doktrininin yükseköğretim ve akademik değişim programlarına yansıması olarak da değerlendirilebilir.

Diğer yandan bu politikanın uzun vadeli sonuçları beklenenden farklı olabilir. ABD üniversiteleri yıllardır dünyanın en başarılı öğrencilerini kendine çekerek yabancı ülkelerin insan sermayesini kullanmış, böylece bilimsel üretim ve inovasyonda önemli bir avantaj sağlamıştı. Fulbright gibi programların zayıflatılması ve yabancı öğrencilere yönelik kısıtlamaların artması, ABD’nin bu avantajı zamanla kaybetmesine sebep olma riski taşıyor..

Avrupa’nın ve Doğu Asya ülkelerinin uzun süredir stratejik bir dış politika aracı olarak önem verdikleri bir alan olan eğitim diplomasisine ABD’nin daha az yatırım yapması, uzun vadede bu alandaki küresel rekabette yeni dengelerin oluşmasına sebebiyet verebilir. Bu nedenle Fulbright Programı’nda planlanan bütçe kesintisi, mali yönünün ötesinde ABD’nin küresel nüfuzunu destekleyen yumuşak güç stratejisinin yeniden tanımlandığını gösteren önemli bir politika değişikliği olarak da değerlendirilebilir.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.