Gri Bölge #48
#48
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı10 Eylül 2026
Almanya’da AfD’nin seçim zaferi, Güney Kıbrıs’ta artan İsrailli yerleşimciler ve Xi Jinping’in Mısır ziyareti…

Gri Bölge #48

Seçimlerden Zaferle Ayrılan AfD Almanya’da Siyasi Merkezi Değiştiriyor

Kaynak: Anadolu Ajansı

Almanya’nın Saksonya-Anhalt eyaletinde düzenlenen seçimleri Almanya için Alternatif Partisi (AfD) %43,8 gibi ciddi bir oy oranıyla kazandı. AfD’nin bu kritik zaferi Almanya’nın geleneksel siyaseti için tehlike çanlarının çaldığına işaret ediyor, zira bu zafer federal düzeyde de AfD’nin kitlesinin giderek büyüdüğünü gösteren anket ve yorumları destekler nitelikte. Bunun yanında seçim sonuçları, Alman merkez siyasetinin yıllardır sürdürdüğü AfD’yi dışlama politikasının da sürdürülebilirliğini tartışmaya açtı.

Seçim sonuçları, AfD’nin yükselmesiyle birlikte geleneksel partilere olan desteğin oldukça azaldığını gösteriyor. Öyle ki, önceki seçimde %37,1 oy alan CDU, %17,2 ile eyalette ikinci parti konumuna geriledi. Seçim sürecinde yapılan bir anket çalışmasına göre Saksonya-Anhalt halkının %87’si Şansölye Merz hükümetinden memnun değil. Seçim sürecinde CDU’nun eyalet seçimlerinde şansölye seçilmediğini vurgulaması da Merz’e olan güvensizliğin bir göstergesi niteliğinde.

AfD’ye yönelik ilginin artmasının arkasındaki en kritik faktörler arasında Almanya’nın uzun yıllardır uyguladığı göç politikalarının yarattığı toplumsal ve siyasi endişeler bulunuyor. Yapılan bir anket çalışmasında Saksonya-Anhalt’taki AfD seçmeninin %91’i ülkeye yabancıların girişinden, %85’i ise Almanya’daki yaşam tarzının fazla değişmesinden rahatsız. Veriler, sıkı göç politikalarını savunan AfD’nin artan oy oranını açıklamaya yardımcı olurken, göç ve toplumsal değişim konularındaki endişelerin yalnızca AfD seçmenleriyle sınırlı olmadığını da ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, AfD’ye yönelik ilginin artmasının sebepleri sadece göçmen karşıtlığı ile açıklanamayacak kadar çok boyutlu. Bunlardan biri, Almanya’nın Rusya’ya karşı aldığı tavır ve bunun enerji fiyatları üzerindeki etkisi. Almanya, Rusya-Ukrayna Savaşı öncesinde doğalgaz ihtiyacında Rusya’ya yüksek oranda bağımlıydı. 2021’de ülkenin gaz ithalatının yaklaşık %65’i Rusya’dan karşılanıyordu. 

Savaşın ardından Rusya’nın gaz arzını kesmesi ve Almanya’nın Rus enerji kaynaklarından uzaklaşmasıyla Berlin, başta Norveç ve ABD olmak üzere farklı enerji kaynaklarına yöneldi. Ancak Almanya’nın sanayi ağırlıklı ekonomisi ve enerji yoğun üretim yapısı, Rusya’dan gelen görece ucuz gazın kaybedilmesini önemli bir ekonomik sorun haline getirdi. Bu durum, özellikle enerji maliyetlerinin Alman sanayisine olumsuz etkileri nedeniyle Rusya ile enerji ilişkilerinin yeniden kurulmasını savunan AfD’nin söylemine ekonomik bir zemin sağlıyor. 

Aldığı yüksek oy oranına ve en yakın rakibini 25 puanın üzerinde bir farkla geçerek birinci olmasına rağmen AfD, eyalet meclisinde 39 sandalye kazanarak tek başına iktidar için gereken 42 sandalyelik çoğunluğa ulaşamadı. CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti’den oluşan AfD karşıtı bloğun 39 sandalyede kalması, eyalette hükümet kurma sürecini oldukça karmaşık hale getiriyor. Bu tabloda, ana akım siyasetin dışında konumlanan sol popülist BSW’nin kazandığı 5 sandalye belirleyici bir konuma sahip. Geçtiğimiz aylarda BSW’nin AfD’yi dışlama politikasına karşı olduğu ve koalisyon yapılabileceği konuşulmuştu. Bu olası koalisyon, ana akım siyasetin “İzolasyon Duvarı” politikasının da giderek etkisizleştiğinin bir göstergesi olabilir.

Dikkat çekici bir diğer durum ise Friedrich Merz liderliğindeki CDU’nun son yıllarda göç ve iltica politikalarında daha sert bir çizgiye yönelerek düzensiz göçün sınırlandırılması, sınır kontrollerinin artırılması ve sınır dışı etme işlemlerinin hızlandırılması gibi politikaları öne çıkarmasıydı. Nitekim, 2025 yılında CDU/CSU tarafından sunulan göç politikalarına ilişkin bir önerge AfD milletvekillerinin desteğiyle mecliste kabul edilmişti.

Bu durum, Alman merkez sağı açısından önemli bir paradoks ortaya koyuyor. CDU’nun göç ve güvenlik politikalarında daha sert bir çizgiye yönelmesi, AfD’nin yükselişini durdurmakta yeterli görünmüyor. Aksine, AfD’nin yıllardır savunduğu politikaların ana akım partiler tarafından da tartışmaya alınması, partinin siyasi gündemi belirleme kapasitesini güçlendirebilir ve seçmenleri nezdindeki desteğini artırabilir. Bununla birlikte, AfD’nin daha önce marjinal olarak görülen bazı söylemlerinin ana akım siyasi tartışmanın parçası haline gelmesi, partinin siyasi olarak dışlanmasının gerekçelerini de zayıflatabilir. Böylece CDU, AfD’nin seçmenlerini geri kazanmaya çalışırken, istemeden de olsa partinin söylemlerinin normalleşmesine ve siyasi meşruiyet alanının genişlemesine katkıda bulunma riskiyle karşı karşıya kalıyor.

Sonuç olarak AfD, tepkisel bir seçmen hareketi olmaktan çıkarak ülkenin siyasi dengelerini şekillendiren bir aktöre dönüşüyor. AfD’nin yükselişini durdurma stratejisi de şu aşamada beklenen sonucu vermekten uzak görünüyor. Aksine, AfD’nin uzun süredir gündeme getirdiği meselelerin merkez siyasetin temel tartışma konuları haline gelmesi, partinin söylemlerinin normalleşmesine ve İzolasyon Duvarı’nın siyasi sürdürülebilirliğinin sorgulanmasına yol açabilir. Bu nedenle asıl tartışma konusu AfD’nin ne kadar oy aldığından ziyade, ana akım partilerin AfD’nin yükselişine nasıl karşılık vereceği. CDU’nun AfD’nin seçmenlerini geri kazanmak için onun gündemine ne ölçüde yaklaşacağı, önümüzdeki dönemde Alman siyasetinin yönünü ve merkez siyasetin AfD karşısındaki direncini belirleyen en önemli faktörlerden biri olacak.

İsrail’in Yerleşimci Sömürgeciliğinde Yeni Adres Güney Kıbrıs mı?

Kaynak: AA

Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de son yıllarda değişen toplumsal ve ekonomik dengeleriyle dikkat çekiyor. Özellikle İsrail vatandaşlarının konut ve arazi alımları üzerinden bölgede artan varlığı yeni bir tartışma başlattı. İsrail’de yaşanan siyasi kriz, 7 Ekim sonrası kriz ortamı ve bölgesel çatışmaların etkisiyle binlerce İsraillinin Güney Kıbrıs’a yönelmesi, meselenin bireysel göç tercihinin ötesinde geniş bir çerçevede değerlendirilmesine neden oluyor.

Son üç yılda başta güvenlik olmak üzere çeşitli nedenlerden ötürü yaklaşık 270 bin İsrail vatandaşı ülkeyi kalıcı olarak terk etti. Bu sayı, kısa bir dönemde yaşanan en büyük insan sermayesi kayıplarından biri olarak dikkat çekiyor. Güney Kıbrıs İsrail’e olan coğrafi yakınlığı ve benzer iklimi sayesinde bu göç dalgasının başlıca varış noktalarından birisi olarak öne çıkıyor.

Tahminlere göre Güney Kıbrıs’ta yaşayan veya adada mülkü bulunan İsrail vatandaşlarının sayısı bugün 12 bin ila 15 bin civarında. Larnaka, Limasol ve Baf gibi bölgelerde İsrail vatandaşlarının gerçekleştirdiği gayrimenkul yatırımları dikkat çekiyor. Bu hareketliliğin ölçeğini gösteren örneklerden birisi terk edilmiş dağ köyü Trozena’nın İsrail bağlantılı bir yatırımcı tarafından yeniden geliştirilmek üzere satın alınması oldu. 

Trozena’nın idari sınırları içerisinde, 1963-64 yıllarındaki Rum saldırıları nedeniyle yerinden edilene kadar Kıbrıslı Türklerin yaşadığı Yerovası köyü de bulunuyor. Bölgenin hukuki statüsü tartışmalı ve henüz çözüme kavuşturulamamışken, İsrailli yatırımcıların gerekli izinler tamamlanmadan bölgede faaliyet göstermeye başladığına ilişkin haberler kamuoyundaki tartışmayı daha da alevlendirdi. Eleştirmenler ise bu gelişmeleri sıradan bir yatırım hamlesinin ötesinde, toprak edinimi ve örtülü işgal iddiaları çerçevesinde değerlendiriyor.

İsrail vatandaşlarının Güney Kıbrıs’taki varlığı ise yalnızca satın alınan evlerle sınırlı görünmüyor. Adada yeni sinagoglar, dünya genelinde faaliyet gösteren Chabad merkezlerine ait yeni şubeler ve İbranice hizmetler yaygınlaşırken, Limasol’de önümüzdeki yıl açılması planlanan özel bir Yahudi okul kompleksi de dikkat çekiyor. Bu tür yapılar kendi başına olağan bir diaspora örgütlenmesi olarak değerlendirilebilir ancak ekonomik güç, nüfus yoğunlaşması ve kalıcı kurumsal altyapı aynı coğrafyada birleştiğinde ortaya ciddi bir nüfuz tartışması çıkıyor.

Özellikle Chabad’ın adadaki artan görünürlüğü ciddi manada tartışılıyor. Bugün yüzden fazla ülkede 4 binden fazla merkezi bulunan Chabad kendisini siyasi olmayan bir Yahudi kuruluşu olarak tanımlıyor. Bununla birlikte Chabad, İsrail’de aşırı siyonist çizgideki Otzma Yehudit Partisi’ne ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’e giderek daha açık destek veriyor. Bu bağlantılar, diaspora faaliyetlerinin siyasi etkisini tartışmaya açıyor.

Güney Kıbrıs’taki muhalif siyasetçiler ve yerel eleştirmenler bu dönüşümü adı konulmamış yerleşimler veya sessiz kolonizasyon olarak nitelendiriyor. Özellikle AKEL çevresinden gelen eleştiriler, yoğun gayrimenkul alımlarının konut fiyatlarını yükselttiğini, yerel halkın erişimini zorlaştırdığını ve yabancı sermayeye bağımlılığı artırdığını savunuyor. Kapalı toplulukların ve ekonomik olarak ayrıcalıklı yerleşimlerin ortaya çıkması ise Güney Kıbrıs’ta endişeleri tetikliyor.

Bu tartışmanın daha geniş boyutunda İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki stratejik yakınlaşma bulunuyor. Güvenlik, enerji ve savunma alanlarında giderek yoğunlaşan ilişkiler, gayrimenkul yatırımlarının yalnızca ekonomik bir süreç olmadığı yönündeki yorumları güçlendiriyor. Yunanistan ile İsrail arasında geçtiğimiz günlerde imzalanan 3 milyar euroluk hava savunma anlaşması da bu güvenlik ekseninin önemini gösteren gelişmelerden biri. 

Şüphesiz buradaki temel mesele, bir devletin vatandaşlarının başka bir ülkede mülk edinmesinin tek başına tehdit sayılmasından ziyade ekonomik sermaye, nüfus hareketliliği, dini-kültürel kurumlar ve stratejik ittifakların aynı coğrafyada üst üste binmesiyle ortaya çıkan uzun vadeli riskler. Filistin örneğinde yerleşimlerin Siyonizm’in siyasi bir aracı haline gelmiş olması, Güney Kıbrıs’taki gelişmelerin neden yakından izlenmesi gerektiğini fazlasıyla açıklıyor.

Xi’nin Kahire Ziyaretinin Gölgesinde Mısır Dış Politikasının Denge Arayışı

Kaynak: Anadolu Ajansı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerin yanı sıra Kahire’nin değişen küresel düzende kendisine nasıl bir alan açmaya çalıştığını gösteriyor. Ziyaret, Mısır ile Çin arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılında gerçekleşmesiyle sembolik de bir öneme sahip. Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki kuran ilk Arap ve Afrika ülkesi olan Mısır, değişen güç dengelerinde tek bir merkeze bağlı kalmadan hareket etmek amacıyla Çin ile ilişkilerini geliştirmeyi amaçlıyor.

Çin-Mısır ortaklığının merkezinde ekonomik yatırımlar, özellikle de Süveyş Kanalı bünyesindeki yeni projeler bulunuyor. Halihazırda yaklaşık 200 Çinli şirketin faaliyet gösterdiği kanal bölgesinde Çin yatırımları 4 milyar doların üzerine çıkmış durumda. Çin ile ilişkiler Mısır için üretim, lojistik ve ticaret ağlarının kesiştiği ekonomik bir platform görevi görürken Çin açısından da Mısır, Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki bağlantıyı güçlendiren kritik bir merkez olmayı sürdürüyor.

BRICS üyesi iki ülkenin ticaret hacmi yıllık 20 milyar doları aşarken bir başka dikkat çekici gündem ise ticaretin yerel para birimleri üzerinden sürdürülme planları. BRICS üyeleri bu tercihle doların uluslararası egemenliğini azaltmayı amaçlarken Mısır özelinde döviz baskısının azaltılması ve ekonomik hareket alanının genişletilmesi amaçlanıyor. İki ülke arasındaki ekonomik işbirliğinin ayrıca teknoloji ve yapay zeka alanına doğru genişletilmesi de amaçlanıyor. Nitekim ziyaret kapsamında iki ülke ileri teknolojiler, ulaşım ve imalat sektörlerini kapsayan çeşitli anlaşmalar da imzaladı. Çinli teknoloji şirketlerinin Mısır’daki veri merkezleri için yapay zeka işlem çipi sağlama girişimleri de bu atılımların bir parçası. 

İlişkilerin askeri boyutu ise ziyaret öncesinde Medeniyet Kartalları adı verilen hava tatbikatıyla görünür hale geldi. Tatbikatta Çin’in J-16 savaş uçakları ilk kez Mısır’ın Fransız yapımı Rafale uçaklarıyla birlikte muharebe planına katıldı. Bu durum başlı başına dikkat çekici zira Mısır aynı anda Çin’den teknoloji alıyor, Fransa’dan savaş uçağı kullanıyor ve ABD ile savunma ilişkilerini sürdürüyor. 

İki ülkenin bölgesel meselelerde buluştuğu temel noktalardan biri ise istikrar arayışı. İran Savaşı’nın etkileri Süveyş Kanalı gelirlerini yaklaşık %60 azaltırken, Çin’in Körfez’den enerji tedariki de Hürmüz Boğazı’ndaki krizlerden etkileniyor. Kızıldeniz, Körfez ve Süveyş’te yaşanan her kesinti hem Kahire’nin gelirlerini hem Pekin’in ticaret yollarını tehdit ediyor. Bu nedenle Ortadoğu’da istikrar, iki ülke açısından doğrudan ekonomik bir zorunluluk haline geliyor.

Ziyaretin sonunda Mısır’ın “Tek Çin” ilkesine bağlılığını yinelemesi, Çin’in ise Mısır’ın Nil Nehri üzerindeki su kaynaklarına ilişkin haklarını tanıması, ilişkinin karşılıklı çıkar temelini ortaya koyuyor. Sonuçta Xi’nin Kahire ziyareti tek bir ittifakın ilanından çok daha fazlasını anlatıyor. Mısır, yeni dünya düzeninde taraf seçmekten ziyade taraflar arasında hareket edebileceği bir alan kurmaya çalışıyor.

Çin ile yakınlaşma, Mısır için ABD’den uzaklaşma anlamına gelmiyor. ABD, askeri ve diplomatik alanlarda Kahire’nin hala en önemli ortağı konumunda. Ancak Mısır’ın aynı anda ABD, Çin ve diğer güç merkezleriyle ilişkilerini derinleştirmesi, denge siyasetini her geçen gün daha karmaşık hale getiriyor. ABD-Çin rekabetinin sertleşmesi, Çin yatırımlarına ve teknolojisine yönelik olası bağımlılık ile bölgesel krizlerin Süveyş Kanalı üzerindeki etkisi, Mısır’ın önündeki kritik riskler arasında yer alıyor. Mısır’ın asıl sınavı ise farklı güç merkezleriyle kurduğu ilişkileri dengeli bir biçimde sürdürebilmek olacak.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.