Konut Krizi Protestoları İspanya’yı Erken Seçime Götürüyor
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, konut krizine yönelik protestolar sürerken ve krize çözüm bulmak için sunduğu planın parlamentoda reddedilmesinin ardından ülkesini 29 Kasım’da erken seçime götürme kararı aldı. Yolsuzluk soruşturmaları, göç tartışmaları ve artan hayat pahalılığının ardından konut krizi, Sanchez hükümetinin son büyük sınavı olurken erken seçimlerden çıkacak sonuç İspanya siyasetinde yeni bir dönemin kapısını aralayabilir.
Sanchez hükümeti geçtiğimiz bahardan bu yana bir dizi krizle mücadele ediyor. Mayıs ayında başlayan yolsuzluk soruşturmasıyla beraber artan baskı, Temmuz ayında 80 bine yakın göçmenin Fas’tan İspanya’nın Kuzey Afrika’daki özerk toprağı Ceuta’ya akın etmesiyle zirveye ulaşmıştı. Hükümetin göçmen politikası eleştirilmeye başlanırken kitlesel gösteriler de hız kazandı. Meydanlarda erken seçim sloganları yükselirken Sanchez’in azınlık hükümeti üzerindeki siyasi baskı giderek daha görünür hale gelmişti.

İspanya’da zor günler geçiren hükümet bu kez konut maliyetlerine karşı ülke çapında düzenlenen protestolarla karşı karşıya. Gösterilerin fitili başkent Madrid’in Puerta del Sol meydanında ateşlendi. Madrid’in Retiro mahallesinde kira zammı sonrası 71 yıldır yaşadığı evinden kirasını ödeyemediği için sedyeyle zorla tahliye edilen Maricarmen Abascal, kısa sürede İspanya genelinde konut sorununun sembolüne dönüştü. “Başka Maricarmen olmayacak” pankartlarıyla meydanları dolduran binlerce kişi, kiralara sınır getirilmesini ve tahliyelerin durdurulmasını talep ediyor.
Maricarmen Abascal vakası, tüm İspanya sathına hızla yayılan bir harekete dönüşerek kısa sürede ülke siyasetinin merkezine oturdu. Farklı şehirlerde onbinlerce kişinin katıldığı gösteriler karşısında hükümet, gerekli yasal düzenlemelerin yapılacağını açıkladı. Ancak bu açıklamalar tepkileri yatıştırmaya yetmedi. Hükümetin kiracıların haklarını güçlendirmek amacıyla hazırladığı iki kararnamenin parlamentodan geçmemesi sonrasında ise Kiracılar Sendikası’nın çağrısıyla protestolar ülke geneline yayıldı.
İspanyol polisi göstericilerin eylemlerini barışçıl olarak değerlendirse de protestocular taleplerinin karşılanmaması durumunda tarihe geçecek bir genel grev başlatacaklarını ifade ediyor. Kiracılar Sendikası’nın talepleri arasında kiraların %50 oranında düşürülmesi, süresiz sözleşmeler yapılması ve bazı fonların elindeki evlere el konulması gibi talepler bulunuyor. Şu ana kadar gösteriler hükümet tarafından olağan karşılanmış olsa da eylemlerin genel grev boyutuna ulaşması daha büyük ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilir.
Sanchez’in Sosyalist Partisi’nin konut sorununa kalıcı bir çözüm bulamaması, meydanlardaki hareketliliği muhalefet partileri açısından önemli bir avantaja dönüştürüyor. Zira iktidardaki azınlık hükümeti mecliste yeterli çoğunluğa sahip olmadığı için diğer partilerin desteğine ihtiyaç duyuyor. Hükümetin parlamentoya sunduğu kararnameler; 2030 yılına kadar tahliye yasağı getirilmesini, geçici ve oda bazında kiralamaların düzenlenmesini ve konuta erişim imkanlarının iyileştirilmesini hedefliyordu.
Bu adımların parlamentoda gerekli desteği bulamaması Sanchez’in hareket alanını iyice daralttı. Kararnamelerin reddedilmesinde muhafazakar Halk Partisi (PP) ve sağcı Vox ile zaman zaman Sanchez hükümetine destek veren Katalan bağımsızlık yanlısı Junts’un oyları belirleyici oldu. Farklı siyasi hedeflere sahip bu partiler, konut politikası söz konusu olduğunda aynı noktada buluşarak hükümetin planlarını engellemiş oldu. Nitekim Sanchez’in erken seçim kararında da bu meclis aritmetiği yatıyor.
Sanchez konut krizini çözecek kararların mevcut sandalye dağılımı içinde alınamadığını göstererek erken seçimle parlamentoda gücünü artırmayı hedefliyor. Diğer yandan erken seçim, muhalefet için de önemli bir fırsat olarak görülüyor. Anketlerde ana muhalefet partisi PP önde giderken hükümet kurabilmesinde sağ ve milliyetçi partilerin desteği belirleyici olacak. Özellikle Vox’un olası bir hükümet denklemindeki konumu, ülkenin iç politikasının yanı sıra göç ve Avrupa siyaseti açısından da önem taşıyor.
Uluslararası siyasette giderek güç kazanan sağ akıma karşı alternatif bir isim öne çıkan Sanchez özellikle ABD ve İsrail karşısındaki duruşuyla popülerlik kazanmıştı. Ancak Sanchez’in iç politikadaki sorunları çözmeden koltuğunu koruyabilmesi pek mümkün görünmüyor. Bu nedenle erken seçimler İspanya’nın konut, göç ve ekonomik güvenlik gibi temel sorunlara nasıl cevap vereceği kadar dış politikada nerede konumlanacağını da belirleyecek.
Alman İstihbaratında Casusluk Skandalı Avrupa Güvenliğini Tartışmaya Açıyor
Almanya’da Federal İstihbarat Servisi’nin (BND) 1998-2005 yılları arasındaki başkanı August Hanning’in vatana ihanete teşebbüs, devlet sırlarını açığa çıkarma ve yabancı bir istihbarat servisi adına ajanlık yapma suçlamalarıyla tutuklanması ülkede infiale neden oldu. 80 yaşındaki Hanning’in gözaltına alınması, Alman kamuoyunda yüzyılın en büyük casusluk skandallarından biri olarak değerlendiriliyor.
Soruşturmanın merkezinde Hanning ile birlikte, kurumda uzun yıllar büro şefi olarak görev yapan Manfred D. de bulunuyor. Savcılığın açıklamasına göre Bavyera’da tutuklanan Manfred D., Hanning’in yardımlarıyla yaklaşık 2000 gizli belgeyi para karşılığında sızdırdı. Belgeler, BND’nin iç yazışmalarının yanı sıra İran’ın nükleer programı, Rus ordusu ve Almanya’nın müttefiklerinin istihbarat servislerine ilişkin son derece hassas bilgileri içeriyor.

Skandalın ortaya çıkmasının ardından herkesin aklındaki soru ise bu gizli bilgilerin kime aktarıldığı. Alman makamları Hanning’in hangi yabancı servis adına çalıştığını henüz açıklamış değil. Eski BND başkanının Azerbaycan istihbaratıyla temas halinde olduğu en çok öne çıkan iddia arasında yer alsa da Azerbaycan makamları bu iddiaları reddediyor. Zikredilen diğer aktörler arasında, Hanning’in kişisel bağlantılarının epey güçlü olduğu İsrail de yer alıyor. Nitekim Hanning, ayrı bir dosyada İsrailli istihbarat görevlileriyle bağlantısı olduğu iddiasıyla da suçlanıyor.
Hanning hakkındaki soruşturmanın doğrudan bir casusluk operasyonuyla başlamamış olması olayı daha da ilginç kılıyor. Zira sürecin fitilini, bir velayet davasıyla bağlantılı çocuk kaçırma olayı ateşledi. İddialara göre, ünlü bir hamburger zincirinin varisi olan Christina Block, yılbaşı gecesini Danimarka’da babalarının yanında geçiren çocuklarının kaçırılması için İsrail bağlantılı ajanlar tuttu. Block’a bu süreçte yardım ettiğinden şüphelenilen Hanning’in evinde yapılan aramalarda BND’ye ait binlerce gizli belgenin bulunduğu dijital bir depolama cihazına ulaşılmasıyla birlikte soruşturmanın kapsamı casusluk iddialarına uzandı.
Uzun yıllar istihbarat başkanlığı yapmış bir ismin adının casusluk skandalına karışmış olması Alman kamuoyunda şok etkisi yaratmış olsa da Almanya’nın istihbarat tarihinde bu tür skandallar yeni değil. Örneğin 1974’te Şansölye Willy Brandt’ın yakın yardımcısı Günter Guillaume’un Doğu Almanya adına casusluk yaptığının ortaya çıkması, Brandt’ın istifasına kadar uzanan büyük bir siyasi krize dönüşmüştü. 1990’da ise Batı Almanya istihbarat teşkilatının üst düzey yetkililerinden Klaus Kuron’un Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı için çalıştığı ortaya çıkmış ve Kuron daha sonra vatana ihanetten hüküm giymişti.
Daha yakın dönemde de benzer skandallar bulunuyor. 2023’te Carsten L. adıyla kamuoyuna duyurulan üst düzey bir Alman istihbarat görevlisi, Ukrayna’daki savaş ve Wagner yapılanmasına ilişkin gizli bilgileri Rusya Federal Güvenlik Servisi’ne (FSB) aktardığı iddiasıyla başlayan vatana ihanet suçlamasında tutuklanmıştı. 2024’te ise Almanya’nın iç istihbarat birimi olarak görev yapan Anayasa Koruma Teşkilatı’nın 2012-2018 yılları arasında başkanlığını yapan Hans-Georg Maaßen’in aşırı sağ bağlantıları iddiasıyla izlendiği açıklanmıştı.
Hanning dosyasını farklılaştıran ise eski BND başkanının konumu ve sızdırıldığı iddia edilen belgelerin kapsamı. Nitekim Avrupa’nın önde gelen istihbarat örgütünün başındaki ismin böylesine ciddi bir suçlamayla tutuklanması, özellikle Rusya ile muhtemel bir savaşın tartışıldığı bugünlerde Avrupa’nın güvenlik anlayışında da büyük bir açık olarak değerlendiriliyor. Almanya şimdi hem geçmişte sızdırıldığı iddia edilen sırların izini sürüyor hem de kendi güvenlik sisteminin ne kadar güvenli olduğunu yeniden sorguluyor.
Letonya Halkı Seçimlerde Tercihini Avrupa’dan Yana Kullandı
Letonya’da bu haftasonu düzenlenen parlamento seçimleri, ülkenin Avrupa eksenindeki dış politika yönelimini bir kez daha teyit etti. Başbakan Andris Kulbergs liderliğindeki Birleşik Liste, oyların yaklaşık %35,3’ünü alarak 100 sandalyeli parlamentoda 42 sandalye kazandı. Bu sonuç, 1991’de Letonya’nın Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanmasının ardından bir partinin ulaştığı en yüksek sandalye sayısı oldu.
Seçime katılımın görece düşük bir seviyede (%51,8) kaldığı seçimlerde ortaya çıkan manzara, Letonya siyasetinde güvenlik kaygılarının belirleyici olmaya devam ettiğini gösteriyor. NATO ve Avrupa Birliği üyesi olan Letonya için sınırındaki Rus tehdidi iç siyasetin temel belirleyicilerinden biri. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının üzerinden dört yıldan fazla zaman geçmesine rağmen ülkede güvenliğin başlıca gündem maddesi olmaya devam etmesi, coğrafyanın Baltık ülkelerinin siyasi önceliklerini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Bu siyasi önceliklere paralel olarak Kulbergs’in seçim başarısı güvenlik yaklaşımının seçmen nezdinde karşılık bulduğunu gösteriyor. Nitekim Birleşik Liste, savunma harcamalarının yüksek seviyesini koruma, ülkenin savunma kapasitesini güçlendirme ve özellikle insansız hava araçlarına karşı tedbirleri artırma vaatleriyle ön plana çıkıyor. Böylece Letonya’nın mevcut Avrupa yanlısı ve Ukrayna destekçisi dış politika yöneliminin daha güçlü bir siyasi zemine kavuşması bekleniyor.
Rusya konusunda nüfusun önemli bir kısmının benzer kaygılar taşıması hükümet kurma sürecini de kolaylaştırıyor. Birleşik Liste’nin 42 sandalyesine, %9’a yakın oyla 10 sandalye kazanan Ulusal İttifak ile %6,3 oyla 7 sandalye kazanan Yeni Birlik’in eklenmesi, 59 sandalyelik rahat bir çoğunluk yaratıyor. Bu ortakların önemli başlıklarda Kulbergs ile aynı güvenlik perspektifini paylaşması koalisyon ihtimalini güçlendiriyor.
Diğer taraftan, seçim sonuçlarında farklı bir hikaye de bulunuyor. Trump’ın “Önce Amerika” söylemini büyük ölçüde benimseyen ve aynı zamanda Avrupa Parlamentosu’nda sağ ucu temsil eden Avrupa için Vatanseverler grubunda yer alan Önce Letonya Partisi yaklaşık %13 oyla 17 sandalye, Ukrayna yardımlarına karşı Rusya yanlısı tutumuyla öne çıkan Egemen Güç Partisi ise %12’ye yakın oy oranıyla 15 sandalye kazandı. Böylece toplam 32 sandalyeye ulaşan bu iki parti parlamentoda dikkate değer bir blok oluştursa da Kulbergs’in bu partilerle koalisyon kurmayacağını açıkça belirtmiş olması, bu iki aktörü koalisyon hesaplarının dışına itiyor.
Trump’a ve Rusya’ya yönelik olumlu tutumlarıyla öne çıkan bu iki partinin oylarını artırmasında Letonya’nın Rusça konuşan nüfusu önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Ülke nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturan bu kesim arasında Rusya-Ukrayna Savaşı konusunda farklı görüşler bulunsa da kamusal alanda Rusçanın kullanımını sınırlandırmaya yönelik politikalar, Rusça konuşan nüfus içinde tepki çekiyor. Haliyle bu durum seçmenleri mevcut siyasi düzene alternatif sunan partilere yöneltebiliyor.
Diğer yandan, bu partilerin artan oy oranında ekonomik duruma yönelik hoşnutsuzluk da önemli yer tutuyor. Ekonomik gidişattan memnun olmayan seçmenler bu alternatif partilere yönelirken bu partiler, ekonomik sıkıntıların başlıca sebeplerinden biri olarak Ukrayna’ya yönelik askeri ve mali desteği gösteriyor.
Sonuç olarak Letonya seçimleri ülke içindeki iki farklı eğilimi görünür kıldı. Avrupa merkezli güvenlik politikasının devamını temsil eden Birleşik Liste ve muhtemel koalisyon ortakları Letonya dış politikasının geleceğine dair net bir mesaj veriyor. Diğer yandan bu düzen içindeki toplumsal hoşnutsuzluğu temsil eden Önce Letonya ve Egemen Güç partileri, halkın ekonomik beklentilerini ve Rus azınlığın desteğini arkasına alarak etkisini artırmayı hedefliyor.
