Hızla Değişen Dünyada Değişmeyen Birleşmiş Milletler Düzeni
Farklı coğrafyalarda süregelen savaşların gölgesinde geçtiğimiz hafta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumuna diplomatik gerilimler damga vurdu. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun konuşması sırasında çok sayıda delegenin salonu terk etmesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert mesajları ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın buna verdiği yanıt oturumun siyasi atmosferini belirledi.
BM Zirvesi’nin başlıca öne çıkan olayı İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu kürsüye çıktığında çok sayıda delegenin salonu terk etmesi oldu. Salonun çıkışında kuyruklar oluşurken konuşmasını büyük oranda boş sıralara yapan Benjamin Netanyahu, İsrail’i soykırımla suçlamanın “insanlık tarihindeki en büyük yalan” olduğunu savundu, salonu terk edenleri ise “ahlaki korkaklar” olarak niteledi.

Netanyahu’nun söylemlerinin, yolsuzluk davası ve siyasi tartışmaların gölgesinde yaklaşan seçimlere yönelik iç siyasete güçlü bir mesaj niteliği taşıdığı kolaylıkla söylenebilir. 27 Ekim’de düzenlenecek seçimler öncesinde Netanyahu, seçmen tabanına İsrail’in güvenliğini savunan ve dış baskılara karşı direnen bir lider profili sunma amacında. Buna karşın, BM Zirvesi’nde görüldüğü üzere, Netanyahu’nun uluslararası arenada karşı karşıya olduğu en temel sorunu İsrail’in meşruiyet kaybı soykırım politikalarına yönelik küresel tepkiler oluşturuyor.
Diğer yandan, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, ABD’nin uyguladığı vize kısıtlamaları nedeniyle geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na fiziki olarak katılamadı. ABD’nin Abbas’a vize vermemesi, çok taraflılığın ve devletlerin eşit temsiliyetinin öne çıkarıldığı Genel Kurul’da dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkarıyor. Nitekim 1947 tarihli ABD-BM Merkez Antlaşması, BM toplantılarına katılacak temsilcilerin ülkeye girişini kolaylaştırmaya yönelik yükümlülükler getirmesine rağmen ABD, uyguladığı vize kısıtlamasını sürdürüyor.
Mahmud Abbas’ın ABD’ye alınmamasına karşılık BM Genel Kurulu, 152 ülkenin evet oyuyla Abbas’ın video aracılığıyla konuşma yapmasına karar verdi. Oylamada ABD, İsrail ve Paraguay ret oyu verirken Kolombiya, Honduras, Panama ve Peru çekimser kaldı. Özellikle Latin Amerika ülkelerinin oylamada doğrudan veya dolaylı şekilde Filistin’in karşısında yer alması, bölgede güç kazanan ABD yanlısı hükümetlerin İsrail yanlısı tutumlarını yansıtıyor.
Zirvede İran konusu da sıcak konulardan biriydi. Özellikle, ABD Başkanı Donald Trump’ın konuşması Genel Kurul’u bir müzakere masasından ziyade güç gösterisinin mekanına yaklaştırdı. Trump, İran’ın nükleer kapasitesini ve bölgesel faaliyetlerini hedef alırken gerektiğinde İran’ı yok edeceği uyarısında bulundu. Ayrıca Trump’ın Küba’yı tamamen başarısız bir devlet (failed state) olarak tanımlaması üzerine Küba heyeti salonu terk etti.
Ertesi gün kürsüye çıkan İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise Trump’ın terör suçlamasına karşı asıl İran’ın ABD terörünün mağduru olduğunu savundu; saldırılarda hayatını kaybeden eski dini lider Ali Hamaney’in ve çatışmalarda ölen çocukların fotoğraflarını gösterdi. Pezeşkiyan, uygun koşullar oluşması halinde zenginleştirilmiş uranyumdan vazgeçebileceklerini belirterek diyaloğa açık olduklarını da belirtti, ancak İran’ın nükleer enerjideki sivil haklarından vazgeçmeyeceğini de vurguladı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Genel Kurul’da Gazze başta olmak üzere bölgesel krizlere ve Birleşmiş Milletler’in yapısal sorunlarına dikkat çekti. Gazze ve Batı Şeria’daki gelişmelerin uluslararası toplumun vicdanını yaraladığını belirten Erdoğan; Lübnan, Sudan ve diğer çatışma bölgelerinde de BM’nin insani krizlere müdahale kapasitesinin zayıfladığına işaret etti. Konuşmasının merkezindeki başlıklardan biri ise BM Güvenlik Konseyi reformuydu. Erdoğan, beş daimi üyenin veto yetkisinin 190’dan fazla ülkenin iradesini sınırladığını savunarak uzun süredir dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür.” söylemini yineledi.
Genel Kurul’da kürsüden yapılan sert açıklamalar kadar kürsüde olmayanlar da dikkat çekiciydi. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, New York yerine Washington’da Trump ile görüşmeyi tercih ederken Genel Kurul konuşmasında Çin’i Başkan Yardımcısı Han Zheng temsil etti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi de zirveye katılmayan liderler arasındaydı. İki ülkeyi de BM kürsüsünde dışişleri bakanları temsil etti.
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Falkland Adaları üzerindeki egemenlik iddiasını ve İngiliz destekli petrol faaliyetlerine yönelik itirazını BM kürsüsünde yinelerken Londra, adaların egemenliğine ilişkin tutumunda herhangi bir değişiklik olmadığını açıkladı. Zirve kapsamında İngiltere Başbakanı Andy Burnham ile ABD Başkanı Donald Trump da ilk yüz yüze görüşmelerini gerçekleştirmiş oldu.
Bu gündem maddeleriyle birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin dış politika önceliklerini ve uluslararası sisteme ilişkin yaklaşımlarını ortaya koyduğu konuşmaların ardından sona erdi. Farklı liderler tarafından eleştirilen BM’nin mevcut yapısına ilişkin somut bir reform adımı ise bir kez daha atılamadı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın önde gelen ülkeleri tarafından domine edilen BM düzeninin, küresel çapta giderek güç kazanan alternatiflere karşı ne kadar sessiz kalabileceğini ise önümüzdeki dönem gösterecek.
Atina’daki Büyükelçi Krizini Melos Diyaloğu Işığında Okumak
Tukidides’in milattan önce 5. yüzyılda Atina ve Sparta arasındaki Peloponez Savaşı’nı anlattığı eserinde yer alan Melos Diyaloğu, güçlü Atina ile tarafsız kalmak isteyen Melos arasında güç siyasetinin belirleyiciliğini ortaya koyar. Devletler arası ilişkilerde gücü temel unsur olarak gören realist uluslararası ilişkiler teorisinin klasik metinlerinden biri kabul edilen bu hikaye etrafındaki tartışmaların bir benzeri ise bugünlerde yine Yunan coğrafyasında karşımıza çıkıyor.
ABD’nin Atina Büyükelçisi Kimberly Guilfoyle’un Mart ayında Atina’da düzenlenen resmi bir yemekte sarf ettiği ileri sürülen sözler, iki müttefik arasındaki ilişkiyi güç asimetrisi bağlamında gündeme taşıdı. Wall Street Journal’ın iddiasına göre Guilfoyle, ABD’nin bölgedeki enerji çıkarlarını savunurken Yunanistan Enerji Bakanı Stavros Papastavrou ile bir tartışma yaşadı. İddiaya göre büyükelçi, Romanya’daki hükümet değişikliğine atıf yaparak ABD’nin istediği ülkelerde siyasi iktidarları devirebileceğini ve bunu Yunanistan’da da yapabileceğini söyledi.

Büyükelçi Guilfoyle’un avukatı söz konusu iddiaları reddederken Yunan hükümeti de açık biçimde böyle bir tehdidin gerçekleşmediğini açıkladı. Hükümet Sözcüsü Pavlos Marinakis, böyle bir davranışa asla müsamaha gösterilmeyeceğini belirtirken, ikili ilişkilerin stratejik ortaklık temelinde sürdüğünü özellikle vurguladı. Yunanistan’daki muhalefet partileri, iddiaların açıklığa kavuşturulmasını isterken olayın aylar sonra gündeme gelmesi de sorgulanan bir başka durum olarak karşımıza çıkıyor.
İddianın doğruluğu konusunda taraflar arasında ciddi bir anlaşmazlık bulunsa da uluslararası siyasette egemenlik ve demokratik meşruiyet gibi ilkelerin güç ilişkileri karşısında ne kadar etkin olabileceği, bu bağlamda Melos Diyaloğu’nu çağrıştıran asıl mesele olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Trump ile birlikte ABD dış politikasında demokrasi ve insan hakları söyleminin taşıdığı merkezi ağırlığın terk edilerek pragmatik bir dış politika anlayışına geçilmesi, tek kutupluluk döneminin sonuyla beraber ABD’nin küresel liderliğini artık daha açık biçimde güç üzerinden tanımladığını gösteriyor.
Tartışmanın merkezinde ise Dikey Gaz Koridoru bulunuyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığını azaltma arayışının önemli unsurlarından biri olarak tasarlanan koridorla ABD’nin sıvılaştırılmış doğalgazının (LNG) deniz yoluyla Yunanistan’daki terminallere, oradan da Bulgaristan ve Romanya üzerinden Orta ve Doğu Avrupa’ya taşınması hedefleniyor. Böylelikle enerji akışının geleneksel doğu-batı hattından ziyade güneyden kuzeye “dikey” bir hatla dağıtılması hedefleniyor.
Yunanistan açısından bu dönüşümün bir de bağımlılık boyutu var. Ülkenin ithal ettiği LNG’nin içinde ABD’nin payının %73 seviyesine çıkması, Atina’nın doğalgazda ABD’ye giderek bağımlı bir noktaya geldiğini ortaya koyuyor. ABD açısından ise Avrupa’nın Rus gazından uzaklaşması yeni pazar imkanı olarak görülürken bu sayede bölgeye yönelik LNG ihracatı ile stratejik etkisini artırmayı amaçlıyor. Böylelikle ABD, hem ekonomik hem de politik anlamda krizden çıkar sağlıyor.
Bu süreçte ABD Başkanı Donald Trump da Yunanistan’ı değerli bir ortak ve müttefik olarak nitelendirmeye devam ediyor. Şimdilik iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın devam ettiği görülüyor ancak son tartışma, bu ortaklığın hangi koşullarda sürdürüleceği sorusunu yeniden öne çıkarmış durumda. Yunanistan’ın enerji merkezi olma hedefi ile ABD’nin Avrupa’daki LNG pazarını genişletme çabası örtüşse de bu örtüşmenin siyasi maliyeti ve bölgesel dengeler üzerindeki etkileri uzun vadede iki müttefik arasındaki ilişkileri sarsma potansiyeli taşıyor.
Soykırımın Üretim Hattı Alman Fabrikalarına Taşınıyor
İsrail ile Almanya arasındaki savunma işbirliği, Gazze’de soykırım devam ederken yeni bir boyut kazandı. İsrail’in önde gelen savunma sanayi şirketlerinden Rafael, Osnabrück şehrinde Volkswagen’den devraldığı fabrikada hava savunma bileşenleri üretmeyi; Elbit ise Almanya’da sekiz yeni tesis kurmayı planlıyor. Burada üretilecek silah sistemlerinin hem İsrail’de hem de Almanya’nın yeniden silahlanma sürecinde kullanılması amaçlanıyor.
İsrail açısından Almanya’da üretim yapmak önemli bir stratejik avantaj anlamına geliyor. Üretimin bir bölümünün ülke dışına taşınması, hem sınırlı üretim kapasitesini genişletiyor hem de muhtemel saldırıların sanayi altyapısını aksatma ihtimalini azaltıyor. Başka bir ifadeyle İsrail, askeri tedarik zincirini coğrafi olarak çeşitlendiriyor. Diğer yandan, Gazze’de soykırım sürerken üretim hattının Almanya’ya uzanması, Almanya’nın soykırımda işbirlikçi rol üstlendiğine yönelik eleştirileri de beraberinde getiriyor.

Almanya’nın bugüne kadarki tutumu ise bu tartışmayı daha farklı bir noktaya taşıyor. Alman hükümeti, Ağustos 2025’te Gazze’de kullanılabilecek askeri teçhizatın ihracatına geçici kısıtlama getirmiş, ancak Kasım 2025’te bu sınırlamalar kaldırılmıştı. Yasağın kalkmasıyla birlikte Almanya, sadece bu yılın ilk yarısında İsrail’e yaklaşık 930 milyon dolar değerinde askeri teçhizat sevkiyatına onay verdi.
Üstelik Rafael ve Elbit’in Almanya’da kuracağı tesisler, İsrail savunma sanayisinin Alman endüstriyel kapasitesine ve askeri doktrine daha kalıcı biçimde yerleşmesi anlamına geliyor. Bu süreçte tasarım, teknik güncellemeler ve kritik tedarik zincirleri İsrailli şirketlerle bağlantılı kalırken Almanya üretim altyapısını sağlıyor. Böylece İsrail’in askeri kapasitesi ile Almanya’nın sanayi gücünün birleştirilmesinin hedeflendiği söylenebilir.
Bu durum Almanya açısından da bir paradoks yaratıyor. Berlin, yeniden silahlanma ve stratejik kapasite artırma hedefiyle hareket ederken bunun için İsrail teknolojisinden faydalanıyor. Ancak aynı teknoloji, Gazze’de süregelen soykırım bağlamında uluslararası tartışmaların ve eleştirilerin merkezinde bulunuyor. Dolayısıyla mesele Almanya’nın hangi silahları satın aldığından öte insan hakları gibi normların arkasında ne kadar durabileceği sorusuna evriliyor.
Almanya’da bu dönüşüme yönelik itirazlar da giderek daha görünür hale gelmiş durumda. Son olarak, Sol Parti, Volkswagen’in Osnabrück’teki tesisinin İsrail silahlarının üretiminde kullanılmasına karşı olduğunu açıkladı. Bir zamanlar otomobil üreten işçilerin şimdi İsrail için askeri üretime yönlendirilmesi, kararın toplumsal maliyetini somutlaştırıyor. Almanya’da İsrail’in savunma sanayi yatırımları büyürken bunun siyasi sorumluluk açısından kimin adına gerçekleştiği ve işçiler nezdinde ne kadar benimsendiği sorusu gündeme geliyor.