Rusya’da Duma Seçimleri Ne Söyler Ne Söylemez?
Rusya siyasetinde birçok şeyi öngörmek zor olsa da seçim sonuçları pek de bunlardan biri sayılmaz. Haftasonu düzenlenen Duma seçimlerinden önce de Vladimir Putin’in çizgisini temsil eden Birleşik Rusya Partisi’nin parlamentodaki üstünlüğünü koruması bekleniyordu. İlk sonuçlar bu beklentiyi doğruladı, açıklanan kısmi sonuçlarda parti %57’nin üstünde oy alarak birinci parti olma özelliğini sürdürdü.

Seçim, 2022 yılında Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı saldırıların ardından yapılan ilk parlamento seçimi olması bakımından ayrı bir anlam taşıyor. Kremlin açısından sandık, parlamentonun dağılımının belirlenmesinden ziyade savaşın toplumsal karşılığını gösterebilecek bir siyasi olarak değerlendirilebilir. Nitekim sandıktan sürpriz çıkma ihtimalinin imkansıza yakın olduğu bu durumda katılım oranı Putin tarafından bir gösterge olarak yorumlanıyor.
Resmi verilere göre seçimlere katılım %59 civarında gerçekleşti. Karşılaştırma yapabilmek adına, 2021’deki son seçimlerde katılım oranı %51,7 olarak kaydedilmişti. Yüksek katılımda siyasi destek kadar devlet mobilizasyonu, siyasi alışkanlıklar, yerel dinamikler ve seçim sisteminin işleyişi de etkili olduğunu belirtmek gerekli. Yine de savaşın beşinci yılına yaklaşılırken milyonlarca insanın sandığa gitmesi, Rusya’da dikkat çekici bir veri olarak karşımızda duruyor.
Seçime katılım oranlarını artıran bir başka mevzu ise sandığın giderek dijitalleşmesi oldu. 2021’de uygulamaya konulan elektronik şekilde uzaktan oy kullanma sistemi bu seçimde çok daha geniş bir alana yayıldı, özellikle Moskova’da seçmenleri elektronik oy kullanmaya yönlendiren teşvikler uygulandı. Ancak elektronik seçimler beraberinde seçim güvenliğine dair soru işaretleri de getiriyor. Elektronik sistemlerin manipüle edilerek oyların değiştirilme riski, sistemin güvenilirliğine dair soru işaretleri oluşturuyor.
Diğer yandan elektronik seçim sistemi, oylama sürecinin ve seçim sonuçlarının dışarıdan gelebilecek siber saldırılarla manipüle edilme riskini de barındırıyor. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında etkin şekilde kullanılan hibrit savaş teknikleri dikkate alındığında bu risk Rusya için daha da bariz görünüyor. Nitekim Seçim Komisyonu Başkanı Ella Pamfilova, üç günlük oylama sürecinde seçim altyapısına yönelik 100 milyondan fazla siber saldırı girişiminin engellendiğini açıkladı.
Siber saldırıların yanı sıra seçim günlerinde Ukrayna tarafından Rusya’ya yönelik yoğun İHA saldırıları düzenlediği görüldü. Seçimler sürerken Rusya’ya yönelik 1600’den fazla İHA saldırısı gerçekleşirken bunlardan 450’i başkent Moskova’yı hedef aldı; saldırılar sonucunda üç kişi hayatını kaybetti. Böylece Rusya’da siyasi rekabetin oldukça sınırlı olduğu seçimler; insansız hava araçları ve siber saldırıların sürdüğü bir ortamda gerçekleşmiş oldu.
Diğer yandan uluslararası hukuk açısından Ukrayna toprağı olarak kabul edilen ancak Rusya’nın ilhakı altındaki Kırım, Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerinde de seçimler düzenlendi. Ukrayna, bu bölgelerdeki oylamayı tanımadığını açıklarken seçimler, Rusya’nın iç siyasetinden çıkarak egemenlik tartışmasının parçasına dönüştü. Böylelikle sandıklarda kimin yöneteceği sorusunundan ziyade hangi ülke adına yönetileceği sorusu dikkatleri üzerine çekti.
Rusya’nın iç siyasetine dönecek olursak, seçimleri anlayabilmek adına muhalefetin durumuna, özellikle Yabloko (Elma) Partisi’ne göz atmak yerinde olacak. Savaş karşıtı tutumuyla öne çıkan parti, geçtiğimiz günlerde seçimlere katılmaktan men edilmişti. Partiden yapılan açıklamalara göre bazı gözlemcilerinin görev yapması engellendi ve bazı adaylar baskı gördüklerini bildirdi. Diğer yandan, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın seçim gözlemcilerinin Rusya tarafından davet edilmemesi de seçimlerin güvenilirliğini daha da tartışmalı hale getiriyor.
Tüm bu siyasi ortamda, sadece Ukrayna Savaşı’na tam destek veren partilerin oy pusulasında yer alma imkanı bulduğu seçimlerde beş parti %5’lik seçim barajını aşarak Duma’da temsil imkanı buldu. Rusya Federasyonu Komünist Partisi ve Rusya Liberal Demokrat Partisi ilk sonuçlarda sırasıyla yaklaşık %14 ve %9 oy alarak Dimitri Medvedev yönetimindeki Birleşik Rusya’yı epey geriden de olsa takip etti.
Rusya’da gözlemlenen durum seçimlerin siyasal sistem içindeki işlevi üzerine temel bir soruyu gündeme getiriyor. Rusya örneğinde seçimler, iktidarın değişebilmesini sağlayan bir mekanizmadan ziyade mevcut iktidarın toplumsal desteği ölçtüğü ve meşruiyetini sağlamlaştırdığı bir araç olarak dikkat çekiyor. Bu bağlamda, Birleşik Rusya’nın bariz üstünlüğüyle sonuçlanan seçimlerden çıkarılabilecek en sağlıklı çıkarım, Putin’in Duma’daki hakimiyetinin süreceğine işaret ediyor.
Fas-İsrail Normalleşmesinde Bir Adım Daha Atıldı
Fas ile İsrail arasındaki ilişkiler, geçtiğimiz günlerde New York’ta gerçekleşen üçlü zirveyle yeni bir aşamaya taşındı. ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi Mike Waltz’ın ev sahipliğinde İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar ve Fas Dışişleri Bakanı Nasser Bourita’nın katıldığı görüşmede, iki ülke arasında karşılıklı büyükelçi atanması kararlaştırıldı. Böylece 2020’de başlayan normalleşme süreci, sembolik bir yakınlaşmadan kurumsallaşmış diplomatik ilişkiye doğru ilerliyor.

Atılan adım, diplomatik tabelaların değiştirilmesinden öte bir anlama sahip. İki ülke, doğrudan uçuşların genişletilmesi konusunda anlaşırken, 2026 sonuna kadar yatırımların korunması ve çifte vergilendirmenin önlenmesine ilişkin anlaşmaların tamamlanmasını hedefliyor. Üst düzey karşılıklı ziyaretlerin de önümüzdeki aylarda gerçekleştirilmesi planlanıyor. Böylece ekonomik ilişkilerin geliştirilmesiyle normalleşmenin günlük hayatta daha görünür hale gelmesi amaçlanıyor.
Son dönemde hızlanan normalleşme sürecine rağmen Fas ile İsrail arasındaki bağlar daha eskiye dayanıyor. İki ülke arasında zaten geçmişte istihbarat ve örtülü diplomasi kanalları üzerinden sürdürülen temaslar bulunuyordu. Ancak ilişkilerin açık biçimde yeniden kurulması, Aralık 2020’de ABD arabuluculuğunda imzalanan İbrahim Anlaşmaları kapsamında gerçekleşti. New York’taki gelişme ise bu sürecin altıncı yıldönümünün hemen ardından geldi.
Normalleşmenin Fas açısından en önemli karşılıklarından biri şüphesiz Batı Sahra meselesi. İsrail, Temmuz 2023’te Fas’ın Batı Sahra üzerindeki egemenliğini tanıdığını açıklamıştı. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Kral VI. Muhammed’e gönderdiği mektupla duyurulan karar, Rabat açısından dış politika önceliklerinden biri olan Batı Sahra konusunda önemli bir diplomatik kazanım olarak değerlendirilmişti. Böylece iki ülke arasındaki ilişki, birbirlerinin stratejik önceliklerine verdikleri destekle de şekillenmeye başladı.
İlişkilerin bir diğer ayağı ise savunma alanında gelişiyor. Ocak 2026’da Tel Aviv’de gerçekleştirilen Ortak Askeri Komite toplantısında iki ülke, ortak bir askeri çalışma planı imzalamıştı. Fas’ın silah tedarikinde de İsrail’in ağırlığı oldukça artmış durumda. SIPRI verilerine göre İsrail, 2021-2025 döneminde Fas’ın başlıca silah tedarikçileri arasında ABD’nin ardından ikinci sırada yer aldı ve Fas’ın toplam silah ithalatının %24’ünü karşıladı.
Diğer yandan, iki ülke arasındaki yakınlaşmanın Fas’taki toplumsal karşılığı aynı ölçüde güçlü değil. İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü soykırıma tepki olarak Fas’ın başta Marakeş, Rabat ve Kazablanka olmak üzere farklı kentlerinde normalleşme sürecine karşı kitlesel gösteriler düzenleniyor. Karşılıklı büyükelçi atanmasına dair son kararın ardından Faslılar bir kez daha sokaklarda “Siyonist elçiliği istemiyoruz” sloganlarıyla yer aldı.
Bu ayrışma, Fas siyasetinde de karşılık buluyor. Monarşi ve hükümet, İsrail ile normalleşmeye dair adımlar atarken muhalefetteki Adalet ve Kalkınma Partisi (PJD), İsrail’le normalleşmeye karşı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. New York’taki görüşmelerin ardından parti, yaptığı açıklamayla normalleşmeye ve İsrail’le ilişkilere yönelik itirazını yeniden dile getirdi. PJD’nin tutumu, Fas hükümetinin devlet düzeyindeki dış politika tercihiyle toplumdaki Filistin duyarlılığı arasındaki gerilimin siyasi alana nasıl taşınabildiğini de gösteriyor.
New York’ta alınan karar, Fas-İsrail ilişkilerinin yeni seviyesiyle birlikte bu ilişkinin sınırlarını da yeniden gündeme getiriyor. Büyükelçiliklerin açılması, uçuşların genişlemesi ve savunma bağlarının derinleşmesi devletler arasındaki ilişkiyi kalıcılaştırmaya yönelik atılmış adımlar olsa da Gazze Soykırımı ve Fas kamuoyundaki güçlü Filistin duyarlılığı, normalleşmenin toplumsal zemininin tartışmalı kalacağını gösteriyor.
Yemen Savaşı’nda Yeni Bir Eşik: Husiler Muha’yı Ele Geçirdi
Ünlü çikolatalı kahve içeceği mokhaya ve kahve demlemek için kullanılan mokapota ismini veren Muha şehri bugünlerde Yemen’de süregelen iç savaş nedeniyle gündemde. Bir zamanlar kahve ticaretinin merkezi olan Kızıldeniz kıyılarındaki tarihi liman şehri, geçtiğimiz günlerde Husilerin kontrolüne geçti. Böylelikle Yemen’de bir süredir soğumuş görünen savaş yeniden hareketlenirken Husiler, küresel ticareti doğrudan etkileyebilecek stratejik bir üstünlük kazanmış oldu.

Husi güçleri, Muha’nın ardından güneydeki Babülmendep Boğazı’na doğru ilerleyişini sürdürdü; burada yer alan Haniş Adaları ve Perim Adası da Husilerin kontrolüne girdi. Husilerin ilerleyişi kağıt üzerinde birkaç kilometrekarenin el değiştirmesi gibi görünse de elde edilen bölgelerin stratejik önemi büyük. Muha ve çevresindeki ilerleme, Husilere Babülmendep Boğazı üzerinde daha fazla baskı kurma imkanı veriyor. Nitekim Aden Körfezi’ni Kızıldeniz’e ve dolayısıyla Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa’ya bağlayan Babülmendep Boğazı, küresel ticaretin en önemli geçiş noktalarından birisi.
Bu durum Hürmüz Boğazı ile birlikte düşünüldüğünde, İran’ın doğrudan veya dolaylı yollarla bu iki ayrı geçiş noktasında aynı anda baskı oluşturabileceği anlamına geliyor. Bu denklemde Suudi Arabistan’ın konumu özellikle hassas. Nitekim Suudi Arabistan, Hürmüz Boğazı’ndaki güvenlik sorunları nedeniyle enerji ihracatında Kızıldeniz güzergahına daha fazla ihtiyaç duyarken Husiler de Suudi topraklarını ve enerji altyapısını hedef almaya devam ediyor. Böylece Yemen’deki çatışma, Suudi Arabistan’ın siyasi ve ekonomik güvenliğiyle doğrudan iç içe geçmiş durumda.
Suudi Arabistan, Muha’nın ele geçirilmesine hava saldırılarıyla tepki verirken ABD’nin tutumu saldırıların etkisinde belirleyici bir unsur olacak. Ancak Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Husilere yönelik hava saldırılarını Umman’ın arabuluculuğunda varılan ateşkes sonrasında durdurmuştu. Şimdi ise Suudi Arabistan’ın artan baskısı karşısında ABD’nin tepkisi merakla bekleniyor. Ancak ABD, Husilere karşı yeni bir operasyon başlatma konusunda pek de istekli görünmüyor.
Diğer yandan Husilerin de doğrudan ABD’yi karşılarına almak istemedikleri söylenebilir. Bu bağlamda Husiler, Babülmendep’te elde ettikleri stratejik gücü küresel ticareti bütünüyle sekteye uğratacak biçimde kullanmak yerine kazandıkları toprakları siyasi ve ekonomik bir pazarlık gücüne dönüştürmeyi tercih edebilir. Zira aşırıya kaçan bir tırmanma, ABD’yi veya daha geniş kapsamlı uluslararası bir müdahaleyi yeniden bölgeye çekme riskini de beraberinde getirme riskini taşıyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde çatışmanın seyrini, tarafların tırmanmanın sınırlarını ne ölçüde kontrol edebileceği belirleyecek.
Sonuçta Muha’nın düşüşü, Yemen sınırlarını aşan bir hikaye anlatıyor. Bir zamanlar kahve ticaretiyle dünyaya açılan bu liman, bugün küresel ticaret yollarının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Babülmendep’teki her hareketlenme; Süveyş rotasını, enerji piyasalarını ve Suudi Arabistan’ın ihracatını etkileyebilecek potansiyele sahip. Bu bağlamda Yemen Savaşı’nın etkileri, yerel bir çatışmanın sınırlarını aşarak yeniden küresel bir krize dönüşme ihtimalinin giderek yaklaştığı bir alana doğru ilerliyor.
