Gri Bölge #49
#49
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı18 Eylül 2026

Gri Bölge #49

Birleşik Krallık’ta bağımsızlık yanlısı hareketler, İsveç seçimleri ve BRICS Zirvesi…

Birleşik Krallık’ın Geleceği Ne Kadar Birleşik?

“İngiliz altını karşılığında alınıp satıldık / Bir ulusun içindeki bir avuç düzenbaz.”

(“We're bought and sold for English gold / Such a parcel of rogues in a nation.”)

18. yüzyılda yaşamış İskoç şair Robert Burns, bu dizeleri İngiltere ile imzalanan Birlik Antlaşması’nı (Treaty of Union) kabul eden İskoç devlet adamlarını eleştirmek için kaleme almıştı. Aradan geçen yüzyıllar boyunca İngiltere, sahip olduğu geniş refah kaynakları sayesinde İskoçya’nın yanı sıra Galler ve Kuzey İrlanda’yı da Birleşik Krallık çatısı altında tutmayı başardı. Ancak bugünlerde Birleşik Krallık, ulusları bir arada tutan ortak refahın zayıflamasıyla birlikte ayrılıkçı dinamiklerin yeniden güç kazandığı bir döneme giriyor.

Kaynak: Wikimedia Commons

Geçtiğimiz günlerde Cardiff’te bir araya gelen İskoçya Başbakanı John Swinney, Galler Başbakanı Rhun ap Iorwerth ve Kuzey İrlanda lideri Michelle O’Neill; Birleşik Krallık’tan ayrılma referandumlarının önünü açmak amacıyla ortak bir niyet beyanı imzaladı. Üç liderin aynı masada buluşması siyasi olduğu kadar sembolik de bir anlam da taşıyor. Nitekim yetki devri (devolution) sürecinin başladığı 1990’lardan bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ın İngiltere dışındaki üç kurucu ülkesinde de bağımsızlık yanlısı siyasi hareketler yönetimde bulunuyor.

İskoçya ile Galler’in talebi bağımsızlık; Kuzey İrlanda’nın nihai amacı ise İrlanda ile birleşmek noktasında yoğunlaşıyor. Üç ülkenin talepleri farklılık gösteriyor olsa da ortak deklarasyon, Londra ile çevresindeki siyasi merkezler arasındaki gerilimin ortak bir anayasal tartışma üzerinden şekilleneceğini gösterir nitelikte. 

İronik biçimde tartışmayı bu aşamaya getiren esas gelişme Westminster’dan geldi. Başbakan Andy Burnham, İskoçya’da yeni bir bağımsızlık referandumu ihtimali sorulduğunda Kuzey İrlanda’yı bağımsızlığa kavuşturan Hayırlı Cuma Anlaşması’na (Good Friday Agreement) atıfta bulunarak kamuoyu desteğinin belirginleşmesi halinde referandum yapılabileceğini ima etmişti. 

Birleşik Krallık’ın çiçeği burnunda başbakanı Andy Burnham’ın açıklamaları, İskoçya ile Kuzey İrlanda’nın anayasal statülerinin farklı olması nedeniyle kısa sürede tartışma yarattı. Nitekim İskoçya, Galler ve İrlanda’da bağımsızlık referandumu düzenlenmesi için Londra’nın onayı gerekirken Kuzey İrlanda’da Hayırlı Cuma Anlaşması farklı bir mekanizma ile çalışmıştı. Bu bağlamda Burnham’ın sözleri Londra’nın tutumundaki çelişkinin kanıtı olarak da görülüyor.

Birleşik Krallık’taki tartışmanın kökleri Brexit’e uzanan ekonomik ve uluslararası bir boyutu da bulunuyor. Bağımsızlık yanlısı hareketler, kendi geleceklerini Avrupa ile yeniden ilişkilendirme ihtimalini gündeme tutuyor. İskoçya ve Galler bağımsız devletler olarak Avrupa Birliği ile yeniden bütünleşmeyi, Kuzey İrlanda’daki milliyetçi hareket ise İrlanda Cumhuriyeti ile birleşme üzerinden yeniden Avrupa’ya dönmeyi hedefliyor. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın İrlanda ziyareti sırasında birleşik bir İrlanda görmek istediğini söylemesi ise olayları daha da karmaşık hale getirdi. ABD’nin açıklaması Londra açısından doğrudan bir bağlayıcılık taşımasa da tarihsel olarak hassas olan İrlanda meselesinin uluslararası aktörlerin söylemine girmesi dikkat çekici. Hal böyle olunca Birleşik Krallık’ın anayasal bütünlüğü de doğrudan dış politikanın da konusu haline gelmiş bulunuyor.

Bütün bu gelişmelere rağmen Cardiff’teki buluşmadan doğrudan Birleşik Krallık’ın parçalanacağı sonucunu çıkarmak mümkün değil. İskoçya ve Kuzey İrlanda’da referandum talepleri daha belirgin olsa da Galler’de henüz net bir takvim bulunmuyor. Esasen kamuoyu da üç ülkede aynı yönde hareket etmiyor. Üstelik kamuoyu yoklamalarına göre üç ülkede de Birleşik Krallık’tan ayrılma fikri en azından şimdilik baskın gözükmüyor. 

Bu noktada Birleşik Krallık’ın karşı karşıya olduğu temel sorun, sınırların değişip değişmeyeceğinden daha büyük. Britanya İmparatorluğu’nun sağladığı ortak refahın azalması ve Brexit ile ortak Avrupa çerçevesinin zayıflaması Londra’nın elini zayıflatıyor. Dolayısıyla geriye, farklı ulusal kimlikleri aynı siyasi çatı altında tutacak yeni bir ortak bir gelecek anlatısı ihtiyacı kalıyor. Cardiff’te yayımlanan bildiri kesin bir ayrılık anlamına gelmese de Birleşik Krallık’ın birliği nasıl sürdüreceğine dair yeni yaklaşımlar geliştirmesi gerekli görünüyor.

İsveç Genel Seçimlerinden Avrupa Siyasetine Dair Çıkarımlar

İsveç’te pazar günü yapılan genel seçimleri Sosyal Demokratlar’ın başını çektiği sol blok az farkla kazandı. Oldukça rekabetçi geçen seçimde en dikkat çeken sonuç, aşırı sağcı İsveç Demokratları’nın (SD) oy kaybederek üçüncü parti olması oldu. Bu sonuçlar, ilk bakışta İsveç’in Avrupa’nın genelindeki aşırı sağ trendin tersi yönde olduğunu düşündürse de durum görünenden daha karmaşık olabilir.

Kaynak: AA

Neonazi hareketlerle bağlantılı bir geçmişe sahip olan İsveç Demokratları, 2000’lerin başından itibaren bünyesindeki uç unsurları tasfiye ederek Nazi bağlantılarından uzaklaşmaya ve ana akım siyasete yaklaşmaya başlamıştı. 2022 seçimlerinden ülkenin en büyük ikinci, sağ kanadın ise en büyük partisi olarak çıkan parti, muhafazakar tandanslı Ilımlı Parti’nin liderlik ettiği azınlık hükümetine dışarıdan destek vererek meşruiyetini arttırmayı amaçladı. Bu strateji, partinin zaman içerisinde meşru bir aktör olarak görülmesini ve nihayetinde doğrudan hükümette yer almasını hedefleyen uzun vadeli dönüşümünün parçasıydı.

Öte yandan İsveç Demokratları, sağ hükümete verdiği destekle sadece gelecekte daha meşru bir parti olarak mücadele etmekten fazlasını başardı. Kabinede resmi bir görevi olmamasına rağmen SD, hükümetin politika yapım sürecinde özellikle göç ile ilgili konularda etkili olarak önemli düzenlemelerin hayata geçirilmesinde belirleyici bir rol oynadı. Bu çerçevede, iltica standartları AB’nin verdiği asgari sınırlara çekildi, mültecilere yönelik kalıcı oturum imkanı büyük ölçüde kaldırıldı ve gönüllü dönüşler için teşvikler kayda değer biçimde artırıldı.

Bu durum, İsveç Demokratları’nın gündem belirleme gücünün sandık gücünü aştığını gösterirken aynı zamanda partinin oy kaybetmesindeki temel etkenlerden biri olarak da değerlendirilebilir. Nitekim, SD’nin sağ bloğa eklemlenmesi ve merkez partilerin sağın bazı politikalarını benimsemesi, partinin protesto kimliğini günden güne aşındırıyor. Dahası, merkez sağın da güvenlik ve göç odaklı bir çizgiye kayması, bazı seçmenlerin radikal bir parti yerine devleti yönetme tecrübesine sahip ana akım sağ partilere yönelmesine neden olduğu söylenebilir. 

13 Eylül seçimleri ise sağ ucun güçlenme sürecinin tersine döndüğüne dair bir işaret olarak okunuyor. Nitekim, İsveç Demokratları’nın oy kaybederek üçüncü parti konumuna gerilemesi, partinin doğrudan hükümete girme hedefini zora soktu. Ancak bu sonucu sağ ucun İsveç siyasetindeki etkisinin sona ermesi olarak yorumlamak yanıltıcı olacaktır. Zira SD’nin son yıllarda gündeme taşıdığı göç, güvenlik ve entegrasyon meseleleri artık yalnızca aşırı sağın talepleri olmaktan çıkmış durumda.

Bununla birlikte seçim sonuçları İsveç siyasetinde net bir kırılmayla sonuçlanmadı. Nitekim Sosyal Demokratlar’ın liderliğindeki merkez sol blok, sonuçlara göre parlamentoda yalnızca üç sandalyelik bir çoğunluk elde etmiş durumda. Üstelik blok içerisindeki partiler arasında önemli görüş ayrılıkları bulunuyor. Özellikle daha sosyalist politikalar savunan Sol Parti ile daha merkezci ve piyasa yanlısı Merkez Parti arasındaki farklılıklar, yeni hükümetin ortak bir politika programı oluşturmasını zorlaştırabilir. 

Göç, vergilendirme ve kamu harcamaları gibi konularda yaşanabilecek anlaşmazlıklar, seçimde elde edilen sandalye çoğunluğunun istikrarlı bir hükümet çoğunluğuna dönüşmesini engelleme riski taşıyor. Üstelik Sosyal Demokratlar’ın da son yıllarda göç politikasında daha sıkı bir çizgi benimsemesi, merkez solun iktidara gelmesinin son dönemde uygulanan politikaların tamamının tersine çevrileceği anlamına gelmediğini de gösterir nitelikte.

Dolayısıyla İsveç seçimleri, Avrupa’da göçmen karşıtı sağın yükselişinin yavaşladığını göstermekten ziyade bu yükselişin nasıl bir dönüşüm geçirdiğine dair önemli bir örnek sunuyor. İsveç Demokratları’nın oy kaybetmesi, partinin doğrudan hükümete girme hedefini zayıflatırken son yıllarda ülke siyasetini etkileyen göç ve güvenlik politikalarının ne ölçüde kalıcı hale geldiği sorusunu gündeme getiriyor. İsveç’te iktidar dengesi sola doğru değişse bile siyasi gündemin son yıllarda yaşadığı sağa kayışın tersine dönüp dönmeyeceği önümüzdeki dönemin en önemli sorularından biri olacak.

BRICS Yeni Delhi Zirvesi: Yeni Bir Küresel Düzen Arayışı

BRICS’in 18. Liderler Zirvesi, Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de düzenlendi. Zirve sonunda yayımlanan 140 maddelik sonuç bildirisi, yerel para birimlerinin kullanımından yapay zekaya, Gazze’den Suriye’ye kadar geniş bir gündem ortaya koydu. Ancak bütün bu başlıkların altında daha temel bir arayış bulunuyor. Küresel sistemin kuralları değişirken, bu kuralları kimin belirleyeceği sorusu giderek daha yüksek sesle soruluyor.

Kaynak: AA

Zirvenin ekonomik gündeminde ABD dolarına bağımlılığın azaltılması öne çıktı. BRICS liderleri, kendi aralarındaki ticarette yerel para birimlerinin kullanımının artırılmasını ve alternatif sınır ötesi ödeme mekanizmalarının geliştirilmesine olan desteklerini yineledi. Bu adımlar, doların kısa vadede küresel finans sistemindeki merkezi konumunu ortadan kaldırmasa da küresel ekonomik ilişkilerin hangi araçlarla yürütüleceği tartışmalarını gündemde tutması açısından önemli görülüyor.

Finansal sistem tartışmasının arkasında uzun süredir devam eden bir güç mücadelesi bulunuyor. Ekonomik bağımlılık, modern uluslararası siyasette ticaretin ötesinde devletlerin hareket alanını da belirliyor. Bu nedenle alternatif ödeme sistemleri arayışı, teknik bir finans projesinden daha fazlası olarak okunabilir. Nitekim BRICS ülkeleri açısından esas hedef küresel ticarette seçenekleri artırmak. Böylece ekonomik ilişkilerin tek bir merkezin finansal altyapısına bağımlı kalmadığı bir düzenin zeminin hazırlanması amaçlanıyor.

Zirvenin dikkat çeken bir diğer başlığı ise yapay zeka oldu. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, BRICS çatısı altında yapay zeka alanında uzmanlaşmış araştırma ve geliştirme merkezleri kurulmasını ve ortak standartlar belirlenmesini önerdi. Dijital ekonomi, akıllı üretim ve yeni sanayileşme de işbirliği alanları arasında yer aldı. Böylece BRICS yalnızca petrol, maden veya ticaret yolları üzerinden tanımlanan bir ekonomik topluluk olmaktan çıkarak geleceğin teknolojik rekabetinde de ortak zemin arayan bir yapıya yöneliyor.

Bu yönelim, uluslararası siyasetin dönüşen doğasına dair önemli bir ipucu veriyor. Öyle ki günümüz dünyasında güç, giderek teknoloji üzerinden ölçülüyor. Yapay zeka konusunda ortak standartların belirlenmesi önerisi bu açıdan dikkat çekici. Zira teknolojiyi geliştirenler aynı zamanda geleceğin kurallarının yazılmasında da söz sahibi oluyor. BRICS’in teknolojik gündemi bu nedenle ekonomik olduğu kadar siyasi bir anlam da taşıyor.

Zirvenin siyasi mesajlarında ise beklendiği üzere çok kutupluluk vurgusu baskındı. Sonuç bildirisinde Batı merkezli tek taraflı yaptırımlara karşı çıkılırken daha adil ve çok kutuplu bir dünya düzeni çağrısı yinelendi. Filistin ve Gazze konusunda insani krizin sona ermesi ve kalıcı barışın sağlanması gerektiği belirtildi. Suriye’nin toprak bütünlüğü ve istikrarına destek verilirken Küba’ya yönelik tek taraflı ekonomik yaptırımların kaldırılması da talep edildi. 

Yeni Delhi Zirvesi aynı zamanda BRICS’in genişleme sonrasındaki yeni dönemini şekillendirme çalışmalarına da ev sahipliği yaptı. Yeni üyelerin topluluğa entegrasyonu ve ortak ülkelerle ilişkilerin hukuki çerçevesi ele alınırken yeni dönemin yol haritası da onaylandı. Böylece BRICS, Küresel Güney’in uluslararası sistemdeki ağırlığını artırmayı hedefleyen daha geniş bir siyasi ve ekonomik çerçeve olarak konumlanıyor. 

Genişleme, beraberinde ortak hareket kapasitesi konusunda yeni sorular da getiriyor. Zira daha fazla aktör, her zaman daha fazla bütünlük anlamına gelmiyor. BRICS ülkelerinin ekonomik modelleri, siyasi öncelikleri ve dış politika hesapları birbirinden oldukça farklı. Bu farklılıklar, topluluğun ortak bir strateji oluşturmasını zorlaştırabileceği gibi müzakere kapasitesini de çeşitlendirme potansiyeli sağlayabilir. Önümüzdeki dönemde BRICS için başlıca meselelerden birisi şüphesiz bu farklılıkların nasıl yönetileceği olacak.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.