Gri Bölge #54
#54
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı22 Ekim 2026

Gri Bölge #54

ABD ile Ukrayna arasında enerji tartışması, İsrailli yerleşimcilerin saldırıları ve Avrupa’da süpermarketlere yönelik siber saldırılar…

Ukrayna’nın Savaş Stratejisi ile ABD’nin Enerji Hesabı Karşı Karşıya 

Son günlerde Rus petrol rafinerilerine yönelik Ukrayna saldırıları, Washington ile Kiev arasında gerilime yol açtı. ABD Başkanı Donald Trump, saldırıları küresel petrol fiyatlarını yükselttiği gerekçesiyle eleştirirken, Rus yakıtına yönelik bazı yaptırımları hafifletip Rus dizeli ithalatına izin veren kararlara imza attı. Zelenski ise ABD’yi Rusya’yı kayırmakla suçlayarak saldırıların süreceğini açıkladı. Tüm bu gelişmeler üzerine Trump’ın “Ukrayna’nın yeni bir başkan edinmesinin zamanı geldi.” çıkışı, gerilimin boyutunu gözler önüne seriyor.

Şubat 2022’de Rusya’nın Ukrayna'yı işgalinin ardından savaşın ekonomi ve enerji boyutu giderek önem kazandı. Başlangıçta ABD ve Avrupa ülkeleri, Rusya’nın petrol ve doğalgaz gelirlerini sınırlandırmak amacıyla çeşitli yaptırımlar uygularken zaman içerisinde Ukrayna da Rusya’nın enerji altyapısına yönelik saldırılarını artırdı. Özellikle insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen operasyonlar Rusya’nın petrol rafinerilerini ve yakıt depolarını hedef alarak askeri kapasiteyi ve ekonomik faaliyetleri sekteye uğratmayı amaçlıyor. 

Kaynak: AA

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yayımladığı değerlendirmeye göre Rusya’nın rafinerilerinde işlenen petrol miktarı Haziran 2025’e kıyasla yaklaşık %30 azaldı. Bu düşüşün tamamı Ukrayna’nın gerçekleştirdiği saldırılardan kaynaklanmasa da uzun menzilli operasyonlarının Rus enerji sektörü üzerinde oluşturduğu baskıyı göstermesi bakımından dikkat çekici.

Ukrayna'nın Rus savaş ekonomisini zayıflatmayı amaçlayan bu stratejisi küresel enerji piyasalarında da beklenmedik sonuçlar doğuruyor. Rusya'nın dünyanın önde gelen petrol ve petrol ürünleri ihracatçılarından biri olması, rafinerilerinde yaşanan üretim kayıplarının ülke sınırlarının ötesinde etkiler yaratmasına neden oluyor. 

Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki güvenlik sorunlarının enerji sevkiyatını zorlaştırdığı bu dönemde Rus rafinerilerindeki üretim kayıpları ve dizel tedarikinde yaşanan aksaklıklar, küresel enerji piyasalarındaki arz sıkışıklığını daha da derinleştiriyor. Nitekim Rusya ve Orta Doğu kaynaklı dizel ihracatındaki yıllık kayıp Eylül ayında günlük yaklaşık 1,3 milyon varile ulaşmış durumda. Dolayısıyla Ukrayna’nın Rusya’ya karşı kullandığı ekonomik baskı araçları Moskova’nın ötesinde küresel enerji piyasalarına bağımlı ülkeleri de etkiliyor.

Bu durum, Kasım ayında gerçekleşecek ara seçimlere hazırlanan Trump yönetimi açısından büyük önem taşıyor. Aslında Ukrayna’nın Rus enerji tesislerine yönelik saldırılarının yakıt fiyatları üzerinde beklenmedik etkiler yaratmasına kadar iki ülke arasındaki ilişkiler görece iyi ilerliyordu. Akaryakıt fiyatlarının yükselişi, Amerikan seçmenleri üzerinde ciddi bir ekonomik baskı yaratırken ABD’nin dış politika yaklaşımında enerji arzının önemini göstermiş oldu. Bununla birlikte Trump yönetimi, Rusya ile müzakere kanallarını açık tutarak savaşı diplomatik yollarla sonlandırmayı da hedefliyor. 

Ukrayna açısından bir diğer risk, Rusya’ya karşı yürüttüğü askeri strateji ile en önemli destekçilerinden biri olan ABD’nin siyasi beklentilerinin çatışması. ABD’nin Ukrayna’ya sağlamış olduğu istihbarat, hava savunma sistemleri ve teknolojik destek, Ukrayna’nın askeri operasyonlarını sürdürebilmesi açısından oldukça kritik. Son günlerde Amerikan istihbaratı tarafından sağlanan uydu internet hizmetlerinin kısıtlanması, bu bağımlılığın askeri yönünün yanı sıra siyasi sonuçları da olabileceğini gösteriyor. Bunun yanı sıra Ukrayna’nın, Rusya’nın enerji altyapısına yönelik yeni bir saldırı sonucunda savunmasız kalma riski de artıyor.

Öte yandan ABD’nin Rusya’ya yönelik yaptırımları hafifletme yaklaşımı, Avrupa Birliği’nin tutumuyla da farklılaşıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Rusya savaşı sona erdirmediği sürece yaptırımların kaldırılmayacağını açıklarken AB, Rusya’nın askeri ve ekonomik kapasitesini sınırlandırmaya yönelik çalışmalarını sürdürüyor.

Washington ile Kiev arasında yaşanan son gerilim, Ukrayna Savaşı’nın sadece cephedeki askeri gelişmelerle şekillenmediğini gösteriyor. Bu durum özellikle askeri ve teknolojik açıdan bağımlı olan devletlerin hareket alanının sınırlarını ortaya koyuyor. Ukrayna açısından bakıldığında ise artık mesele sadece Rusya’ya askeri stratejilerini sürdürürken aynı zamanda ABD’nin desteğini korumak etrafında şekilleniyor

İsrailli Yerleşimci Şiddeti Bu Kez Amerikalı Gazeteciyi Vurdu 

Meslek hayatının büyük bölümünü Afganistan, Irak, Suriye ve Ukrayna gibi coğrafyalarda savaşların yıkıcı etkilerini belgeleyerek geçirmiş olan The Washington Post gazetesinin foto muhabiri Heidi Levine, geçtiğimiz haftasonu Batı Şeria’da görevini yerine getirirken şiddetin doğrudan hedefi haline geldi. Filistinli çiftçilerin zeytin hasadını takip eden Levine, bu sırada zeytin bahçelerine saldırılarda bulunan İsrailli yerleşimcilerin saldırısına uğradı. 

Maskeli ve sopalı yaklaşık 50 kişilik İsrailli yerleşimci grubun saldırdığı Levine, üzerinde açıkça basın mensubu olduğunu gösteren yelek ve kask bulunmasına rağmen yere itildi ve dakikalarca tekmelendi. Fotoğraf makineleri, telefonu ve pasaportu gasbedilen 63 yaşındaki gazeteci olayın ardından hastaneye kaldırılırken yapılan kontrollerde omurgasında dört, kaburgasında ise bir kırık tespit edildi. Buna rağmen Levine, hastane yatağından yaptığı açıklamada “Kemiklerimi kırdılar ama ruhumu kıramadılar, işime geri döneceğim.” ifadelerini kullandı.

Kaynak: AA

Deneyimli foto muhabirinin sözleri, mesleki kararlılığın ötesinde bir anlam taşıyor. Zira İsrail’in soykırım politikalarını belgeleyen gazeteciler için bu şiddete tanıklık etmek ve dünyaya duyurmak, giderek daha fazla fiziksel risk üstlenmek demek. Ne var ki Levine’in maruz kaldığı şiddetin uluslararası gündemde geniş yer bulması, aynı şiddeti her gün yaşayan Filistinlilerin durumuna ilişkin daha rahatsız edici bir gerçekliği de beraberinde getiriyor.

Amerikalı bir gazetecinin yaralanması, uluslararası basının dikkatini çekmek için çoğu zaman yeterli oluyor. Oysa Filistinli aileler benzer saldırılara uzun süredir maruz kalıyor. Filistinlilerin zeytin ağaçları yıllardır yakılıyor, hasat ürünleri çalınıyor, hayvanları hedef alınıyor, evleri ve araçları kundaklanıyor... Üstelik söz konusu coğrafyanın gündelik hayatını kuşatan bu şiddet, münferit olaylardan ibaret olmayıp geçim kaynaklarını ve Filistinli kimliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan sistematik bir soykırım biçimi olarak işliyor.

Ekim ayındaki saldırılar ise özellikle zeytin hasadına yöneliyor. Silahlı Çatışma Konum ve Olay Verileri Projesi (Armed Conflict Location & Event Data Project - ACLED) verilerine göre, Ekim ayında yerleşimci saldırılarının günlük ortalaması 39’a yükselirken, olayların %68’i doğrudan zeytin hasadı yapan Filistinli çiftçileri hedef aldı. Üstelik zeytin ağaçlarının bölgede yaşayan Filistinli çiftçilerin hayatındaki kritik rolü de düşünüldüğünde saldırıların etkisi düşünülenden çok daha derin oluyor.

Yerleşimci şiddetinin sonuçları, yaralanmalar ve maddi kayıplarla da sınırlı değil. Filistinli çiftçilerin baskılar sonucunda yaşadıkları yerlerden ayrılmaya zorlanması, bu alanlarda yeni yasadışı yerleşim yerlerinin kurulması anlamına geliyor. Saldırıların İsrail güvenlik güçlerinin gözetiminde gerçekleşmesi ve bazı durumlarda İsrail askerlerinin yerleşimcilere eşlik etmesi, olayların sadece iki halk arasındaki çatışmalardan ibaret olduğu anlatısını da çürütüyor.

Batı ülkelerinin İsrail’in soykırım politikalarına dolaylı ve doğrudan desteği devam ediyor. Buna rağmen tepkilerin ardından ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Lavine’e yönelik saldırıyı terör eylemi olarak nitelendirdi ve faillerin cezalandırılmasını istedi. Hemen ertesi gün Taybe köyünde Fransa, Belçika ve Polonya’dan gelen diplomatik heyetin saldırıya uğraması, saldırılarda bir Fransız belediye başkanının darbedilmesi ve Belçika’ya ait diplomatik bir aracın tahrip edilmesi şiddetin artık sınır tanımadığını gösteriyor. 

Tüm bu gelişmelere rağmen işgal altındaki topraklarda İsrail yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırılığı kağıt üzerinde de olsa uzun süredir bilinen bir gerçek. Cenevre Sözleşmesi’nin işgalci gücün kendi sivil nüfusunu işgal ettiği topraklara nakletmesini yasaklayan hükümleri, bu yerleşimlerin hukuksuzluğunun temelini oluşturuyor. Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütleri, yerleşimlerin genişlemesini ve Filistinlilerin zorla yerinden edilmesini uzun süredir eleştiriyor. Buna rağmen kınamalar, yaptırımlar gibi somut mekanizmalarla desteklenmediğinde sahadaki güç ilişkilerini değiştirmekte yetersiz kalıyor.

Heidi Levine’in saldırıya rağmen mesleğine dönme kararlılığı, baskı karşısındaki direncini gösterse de bireysel cesaret, uluslararası toplumun sorumluluğunun yerini tutamıyor. Üstelik bir foto muhabirinin kırılan kemikleri dünya kamuoyunu harekete geçiriyorsa, Filistinli bir çiftçinin yakılan zeytinliği, terk etmek zorunda kaldığı evi ve kaybettiği yakınları da hiç değilse aynı dikkati hak ediyor.

Süpermarketlerin Soğutma Sistemi  Neden Bir Ulusal Güvenlik Meselesidir?

Günümüzde güvenlik tartışmaları genellikle geleneksel ordular ve ağır silahlar etrafında şekilleniyor, son zamanlarda ise insansız hava araçları kullanılarak havalimanları ve enerji altyapıları gibi kritik altyapılara yönelen saldırılar hibrit savaş kapsamda ele alınıyor. Ancak geçtiğimiz hafta Fransa ve Hollanda’da yüzlerce süpermarketin soğutma sistemlerini hedef alan siber saldırı, güvenliğin çok daha sıradan görünen bir boyutuna işaret ediyor. İlk bakışta ticari işletmelere yönelik bir saldırıdan ibaret görünen olay, olası güvenlik krizlerinde toplumsal dayanıklılık meselesini akıllara getiriyor.

Saldırganlar, süpermarketlerin soğutma sistemlerini uzaktan kontrol ederek cihazları sürekli buz çözme döngüsüne soktu. Böylece bazı dolapların sıcaklığı 50 dereceye kadar yükselirken Normandiya’daki bir işletmede 80 dereceye ulaşan değerler bildirildi. Gece saatlerinde gerçekleşen müdahale ise alarmların çalmaması üzerine sabaha kadar fark edilmedi. Çeşitli zincirler süpermarketlerin etkilendiği olayda tonlarca gıda imha edildi; bazı işletmelerde ekipman hasarı ve küçük çaplı yangınlar yaşandı.

Kaynak: AA

Olayın önemi, saldırganların bilgi çalmak yerine dijital erişimi fiziksel zarara dönüştürmesinde yatıyor. Fiziksel süreçleri kontrol eden soğutma sistemleri, üretim tesisleri, enerji şebekeleri ve ulaştırma ağları gibi operasyonel teknolojilere yönelik müdahaleler, doğrudan mal ve hizmet üretimini aksatıyor. İşte bu noktada olay, hibrit tehditler çerçevesinde değerlendirilebilir. Nitekim hibrit tehditler, tek bir saldırı türünden ziyade siber operasyonlar, ekonomik baskı, dezenformasyon, sabotaj ve diğer araçların kullanılmasıyla ortaya çıkıyor.

Amaç, hedef alınan ülkenin karar alma kapasitesini, kurumlarına duyduğu güveni veya krizlere karşı dayanıklılığını zayıflatmak olabilir. Bununla birlikte saldırının belirli bir devlet tarafından gerçekleştirildiği veya daha geniş bir siyasi stratejinin parçası olduğu henüz doğrulanmış değil. Bu bağlamda olayın hibrit tehditlerle ilişkisinin failden ziyade açığa çıkardığı kapasite ve kırılganlık üzerinden kurulması gerekiyor.

Olayın risk taşıyan yönü gündelik hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan bu gibi teknolojilerin manipülasyona son derece açık oluşunda yatıyor. Özellikle olası bir savaş durumunda soğutma gibi temel sistemlere yönelik eş zamanlı saldırılar büyük krizlere yol açma potansiyeli taşıyor. Bu risklere karşı koymak ise devlet kurumlarının siber savunma kapasitesini artırmasının yanı sıra şirketlerin de hibrit savaş yöntemlerine karşı gerekli güvenlik önlemlerini almasıyla mümkün görünüyor.

Süpermarketlere yönelik siber saldırı, hibrit tehditlerin beslendiği kırılganlıkların gündelik hayatın içine kadar uzandığını gösteriyor. Dijital sistemlerin hayatın her alanındaki fiziksel altyapılarla bütünleşmesi verimliliği artırsa da ciddi güvenlik açıkları da doğuruyor. Bu bağlamda hayatın her alanında giderek artan dijitalleşmenin devletlerin güvenlik politikaları kapsamında ayrı bir başlık olarak değerlendirilmesi giderek bir gereklilik haline geliyor.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.