ABD-İran Görüşmelerinde Cevapsız Sorular
İsviçre’nin sakin dağ kasabası Bürgenstock, geçtiğimiz günlerde Orta Doğu’nun en karmaşık mevzularından birine ev sahipliği yaptı. Son aylarda karşılıklı saldırılar, geçici ateşkesler ve sert açıklamalarla şekillenen ABD-İran hattında bu kez diplomasi öne çıktı. Katar ve Pakistan’ın arabuluculuğunda gerçekleşen yüksek düzeyli görüşmeler, savaşın sona erdirilmesine yönelik ilk ciddi girişimlerden biri olarak kayda geçse de gergin geçen müzakereler umut ile ihtiyat arasında kırılgan bir denge barındırıyor.
Saatler süren yoğun müzakerelerin ardından arabulucular cesaret verici bir ilerleme sağlandığını duyururken imzalanan mutabakat zaptının üzerine inşa edilen bu yeni diplomatik tur, teknik meselelerde ekiplerin çalışmaya devam edeceği daha kapsamlı bir sürecin kapısını aralamış görünüyor. Yine de masadan çıkan sonuçlar, nihai bir barış anlaşmasından hala oldukça uzak.
Diplomasi masasındaki en dikkat çekici anlardan biri, ABD Başkanı Donald Trump’ın sosyal medya üzerinden yaptığı sert açıklamaların ardından İran heyetinin görüşme salonunu terk etmesi ve ortak fotoğraf vermeyi reddetmesiyle yaşandı. Krizin sembolik etkisi büyüktü, zira uluslararası müzakerelerde verilen ortak fotoğraflar çoğu zaman siyasi iradenin görsel teyidi olarak kabul ediliyor. Buna rağmen tarafların tamamen masadan kalkmamış olması, sürecin halen ayakta olduğunu gösterir nitelikte.
Şimdilik üzerinde uzlaşı sağlandığı belirtilen başlıklardan biri, İran’a yönelik petrol yaptırımlarının hafifletilmesi. Ayrıca imzalanan mutabakat zaptında, Lübnan dahil olmak üzere tüm cephelerde çatışmaların sona erdirilmesi yönünde taahhütler yer alıyor. Mutabakat kapsamında Hürmüz Boğazı’nın yeniden güvenli ticari geçişlere açılması da önemli bir hedef olarak öne çıkıyor. Üstelik yanlış anlaşılmaları ve olası askeri kazaları önlemek amacıyla doğrudan bir iletişim hattı kurulacağı da açıklandı.
Bunun yanında ABD, İran ve Lübnan arasında arabulucu ülkelerin kolaylaştırıcılığında bir çatışmasızlık birimi oluşturulması konusunda da mutabakata varıldığı bildirildi. Amaç, özellikle Lübnan’da devam eden saldırıların sonlandırılması ve taraflar arasında koordinasyon sağlanması. Kağıt üzerinde bakıldığında bu mekanizmalar umut verici görünüyor ancak Orta Doğu’da asıl sınavın, imzalanan metinlerin sahaya ne ölçüde yansıyabildiği olduğu unutulmamalı.
Ekonomik boyut da dikkat çekici. Anlaşma çerçevesinde İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolarlık bir planın gündeme geldiği ve ABD’nin İran’a yönelik tüm yaptırım türlerini sonlandırmayı değerlendirdiği ifade ediliyor. Eğer hayata geçirilirse bu adımlar, İran ekonomisine büyük bir rahatlama sağlayabilir. Fakat bu tür kararların uygulanmasının çoğu zaman uzun ve engebeli bir süreç barındırdığı düşünüldüğünde kısa vadede İran ekonomisinin sıkıntılarını gidermesi zor.
Üstelik sahadaki gelişmeler, diplomatik iyimserliği gölgeleyen bir durumu barındırıyor. Mutabakat zaptının imzalanmasından bu yana İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları tırmanmış durumda. Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarına göre İsrail’in son hava saldırılarında kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bu gelişmeler, diplomatik süreç ile askeri gerçeklik arasındaki mesafenin hala kapanmadığını gösteriyor.
İsrail cephesinin anlaşmaya verdiği tepki de dikkatle izleniyor. Netanyahu hükümetinin özellikle İran’a yönelik yaptırımların hafifletilmesi ve bölgesel denklemin yeniden kurulması ihtimaline mesafeli yaklaştığı bilinen bir gerçek. Bu durum, iki ülke arasında uzun süredir görülmeyen türden görüş ayrılıklarını da gündeme taşıdı. ABD’nin diplomatik öncelikleri ile İsrail’in güvenlik yaklaşımı arasındaki farklar, sürecin geleceğini etkileyebilecek önemli değişkenlerden biri olabilir.
Asıl mesele ise henüz çözülemeyen başlıklarda düğümleniyor. İran basını, ABD’nin 12 milyar dolarlık dondurulmuş İran varlığını serbest bırakmayı kabul ettiğini öne sürerken ABD tarafı ise bu iddiayı yalanladı. Benzer şekilde ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, uluslararası nükleer denetçilerin İran’a geri döneceğini söylerken Tahran yönetimi bunu reddetti. Tarafların aynı görüşmeyi farklı şekillerde anlatması, ortak bir gerçeklik zemininin bile tam oluşmadığını düşündürüyor.
Daha da önemlisi, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının geleceği ve yaptırımların kapsamının nasıl şekilleneceği gibi temel meseleler tam anlamıyla karara bağlanmış değil. Özetle bugün için ortada bir barış anlaşmasından çok, barış ihtimalini konuşmaya devam etmeyi mümkün kılan kırılgan bir çerçeve bulunuyor. Bürgenstock’tan çıkan en önemli sonuç belki de bu. Masanın devrilmemiş olması değerli fakat savaşın gerçekten sona erdiğini söylemek için henüz çok erken.
İngiltere Bir Kez Daha Başbakan Arayışında
İşçi Partili Başbakan Keir Starmer’ın görevinden istifa etmesiyle İngiliz siyaseti bir kez daha yeni başbakan arayışına başladı. İstifa kararı, İngiltere’de son yıllarda giderek büyüyen siyasi istikrarsızlığın son örneği olurken Starmer, Downing Sokağı 10 numarada bulunan başbakanlık konutu önünde yaptığı açıklamada yeni lider seçilene kadar görevinin başında olduğunu belirtti.
Keir Starmer’ın yükselişi, yakın zamana kadar dikkat çekici bir başarı hikayesi olarak anlatılıyordu. 2020’de İşçi Partisi liderliğine seçilen Starmer, 2024 genel seçimlerinde partisini son yılların en büyük parlamento çoğunluğuyla iktidara taşımıştı. Bu zaferle birlikte Starmer, Muhafazakar Parti’nin uzun iktidarını sona erdiren isim olarak İngiliz siyasetinde yeni bir dönemin sembolü haline geldi.
Ne var ki siyaset, zaferlerin kalıcılığına dair hiçbir garanti sunmuyor. Başta parti içinden yükselen eleştirilerin baskısıyla istifa etmek zorunda kalan Starmer, İşçi Partisi tarihinin en kısa süre görev yapan başbakanı olarak kayıtlara geçti. Bununla birlikte görev süresi, kendisinden önceki Muhafazakar başbakanlar Rishi Sunak ve Liz Truss’ınkinden daha uzun oldu. Bu küçük ayrıntı bile Birleşik Krallık’taki liderlik krizinin ne denli kronikleştiğini gözler önüne sermek için fazlasıyla yeterli.
İşçi hakları, göç politikaları ve yoksullukla mücadele alanlarında hükümetinin önemli adımlar attığını savunan Starmer’in istifa konuşmasında savunmacı bir ton hakimdi. Üstelik Starmer, İşçi Partisi’ni devraldıktan sonra partiyi siyasi, mali ve ahlaki olarak iflas etmiş bir yapıdan çıkardığını belirtti. Böylece kendi ifadesiyle geride değişmiş ve yeniden iktidara taşınmış bir parti bırakıyordu.
Starmer’in savunmasına rağmen kamuoyu bu hikayeyi pek de aynı şekilde okumuyor. Özellikle geçtiğimiz ay düzenlenen yerel seçimler, İşçi Partisi için adeta bir siyasi deprem niteliğindeydi. Seçimlere Nigel Farage’ın Reform Partisi damga vururken İşçi Partisi 1500 civarında belediye meclisi üyesini ve 38 yerel yönetimin kontrolünü kaybetmişti. Bu durum, iktidarın toplumsal desteğinin ne kadar hızlı aşındığını ortaya koyması bakımından önemli ölçüde dikkat çekiyor.
Seçim yenilgisinin ardından parti içindeki huzursuzluk daha görünür hale geldi. Savunma Bakanı John Healey ile Silahlı Kuvvetler Bakanı Al Carns’ın savunma bütçesindeki kesintileri protesto ederek istifa etmesi ise Starmer’ın otoritesini ciddi biçimde sarstı. Parti içinde artan muhalif seslerle birlikte birçok milletvekilinin Starmer’ı usulünce istifaya davet etmesi ise artık geri dönüşün pek mümkün olmadığını gösteriyordu.
Starmer’in sonunu hazırlayan bir başka tartışma konusu ise Jeffrey Epstein ile bağlantısının ortaya çıktığı Peter Mandelson’ın İngiltere’nin Washington Büyükelçisi olarak atanması oldu. Göç, enerji ve savunma yatırımlarına ilişkin politikalar da eleştirilerin odağındaydı. Bir kesim hükümeti fazla temkinli ve etkisiz bulurken, diğerleri kamu harcamaları konusunda yeterince cesur davranmadığını savundu. Hal böyle olunca Starmer, parti içindeki muhalefet ile muhafazakar seçmenleri aynı anda tatmin etmekte zorlandı.
Keir Starmer’a parti içinden yapılan en sert eleştiri konularından bir diğeri ise hükümetin Orta Doğu politikası etrafında şekillendi. Starmer, Gazze Soykırımı’nı İsrail’in kendini savunma hakkı olarak nitelerken özellikle elektrik ve su kesintilerini de İsrail’in öz savunmasının bir parçası olarak değerlendirmesi bardağı taşıran son damla oldu. Artan baskılar sonucunda Birleşik Krallık, Filistin devletini resmen tanıdığını açıklasa da bu adım Filistin destekçisi seçmenlerin İşçi Partisi’nden koparak büyük oranda Yeşiller’e geçişini engelleyemedi.
Şimdi gözler İşçi Partisi’nin yeni liderlik yarışında, parti liderliği için başvuruların 9 Temmuz’da başlaması bekleniyor, birden fazla aday çıkması durumunda ise sürecin parlamentonun yaz tatilinden döneceği 1 Eylül’e kadar tamamlanması planlanıyor. Başbakanlık yarışında önde çıkan en güçlü aday eski Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham. Nitekim Burnham’ın son seçimlerde milletvekili olarak parlamentoya dönüşü de parti liderliği için atılmış bir adım olarak yorumlanmıştı.
Sıkı bir Everton taraftarı olan Andy Burnham, Tony Blair hükümetinde önce Kültür, ardından Sağlık Bakanı olarak görev yapmış, iki kez de İşçi Partisi liderliği için yarışmıştı. Partinin yumuşak sol olarak bilinen ılımlı kanadına yakın duran Burnham’ın, yerel yönetimlerin siyasi gücünün artırılmasını savunan yaklaşımı, Manchester Belediye Başkanlığı dönemindeki uygulamaları nedeniyle “Manchesterizm” olarak adlandırılıyor. Burnham ayrıca başbakan seçilmesi halinde Birleşik Krallık’ın ilk Katolik başbakanı olacak.
Bu gelişmelerin gölgesinde daha büyük bir soruyla, İngiltere’nin neden sürekli başbakan değiştirdiğiyle karşı karşıyayız. Zira Starmer’in istifasının ardından ülke, son on yılda yedinci başbakanını görmüş olacak. Beş yıllık görev süresini tamamlamayı başarabilen son başbakan ise 2016’da görevi bırakan David Cameron. Bu durum, İngiltere’de başbakanlık koltuğunda yaşanan sık görev değişiminin kişisel başarısızlıklarla açıklanamayacak kadar yapısal bir mesele olduğunu gösteriyor.
Bu siyasi kırılganlığı fırsata çeviren grup ise muhalefette gücünü her geçen gün artıran Reform Partisi. Bir süredir anketlerde birinci parti olan ve bu durumu son yerel seçimlerde sandığa yansıtmayı başaran Reform Partisi’nin lideri Nigel Farage, İşçi Partisi’nin yeni liderinin halk tarafından seçilmeksizin başbakan olacak olmasının meşruiyetini sorgulayarak şimdiden erken seçim çağrısında bulundu.
İşçi Partisi önümüzdeki aylarda İngiltere’nin yeni başbakanından daha fazlasını, özellikle siyasi istikrar mefhumunu uzun uzadıya yeniden tartışacak gibi görünüyor. Keir Starmer’ın istifası bu nedenle İngiltere’de geleneksel partilerin iç gerilimlerle nasıl yıprandığını ve iktidarın giderek daha geçici bir hal aldığını hatırlatıyor. İngiliz siyasetinin işleyişine dair temel kabuller de böylelikle sessizce dönüşüyor.
El Tigre’nin Zaferi Kolombiya’yı İkiye Böldü
Geçtiğimiz pazar akşamı Kolombiya’nın başkenti Bogota’nın sokakları, üzerlerinde milli formaları ve ellerinde meşaleleriyle kutlama yapan insanlarla doluydu. İlk bakışta bu manzara, Kolombiya’nın Dünya Kupası’nda elde ettiği tarihi bir galibiyetin kutlandığı izlenimini uyandırıyor. Ancak mesele ne Kolombiya’nın Dünya Kupası galibiyetiyle ne de başlığın sıkı futbol takipçilerini yanıltabileceği üzere El Tigre lakaplı futbol yıldızıyla ilgili.
Kutlamaların nedeni, Kolombiya seçimlerinin ikinci turunda sandıktan birinci çıkan Abelardo de la Espriella’nın ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçilmesiydi. El Tigre lakabıyla tanınan de la Espriella, zaferini destekçileriyle birlikte kutlarken, mevcut solcu Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’nun desteklediği Ivan Cepeda ise resmi olmayan sonuçlara göre yarışı çok az bir farkla kaybetti.
Mevzubahis Kolombiya olunca, seçim kampanyalarının ana gündeminin güvenlik olması oldukça doğal. Nitekim Kolombiya’da iç silahlı çatışmalar yıllardır sürüyor. Kolombiya Hükümeti ile Marksist-Leninist çizgideki silahlı oluşum FARC arasında 50 yıldan uzun süredir devam eden çatışmalar 2016 yılında imzalanan barış anlaşmasıyla resmi olarak sonlanmış olsa da FARC içinde barışa karşı çıkan gruplarla merkezi hükümet arasında çatışmalar hala devam ediyor.
De la Espriella’yı tek bir kelimeyle tanımlamak gerekirse bu kelime sertlik olurdu. Ülkedeki silahlı gruplarla sonuna kadar savaşacağını ve hatta ormanların içine mega hapishaneler inşa edeceğini vaat eden ve bu özellikleriyle El Salvador’un demir yumruklu lideri Nayib Bukele’ye benzetilen bu isim, kampanya boyunca halkına kurşun geçirmez camlar arkasından seslendi.
De la Espriella’yı öne çıkaran esas özellik ise ABD ve İsrail’e olan yakınlığı. ABD vatandaşlığı bulunan isim, Venezuela’ya yönelik ABD müdahalesini alenen desteklemiş, İsrail ile kesilen diplomatik ilişkilerin yeniden kurulacağını ve hatta Kudüs’te bir büyükelçilik açılacağını duyurmuştu. De la Espriella’nın bu vaatleri, Kolombiya’nın Filistin yanlısı politikalarında da net bir kopuş anlamına geliyor.
31 Mayıs’ta düzenlenen birinci turda de la Espriella %43,7 ile birinci sırada yer alırken Cepeda %40,9 ile hemen arkasından geliyordu. İlk turda kayda değer görünen fark, ikinci turda Cepeda’nın diğer adayların oylarını toplamasıyla oldukça azalmış olsa da de la Espriella geçtiğimiz pazar günü düzenlenen ikinci tur seçimlerini kıl payı kazanmayı başardı; de la Espriella’nın oy oranı %49,66, Cepeda’nınki ise %48,70 olarak açıklandı.
İki aday arasında yaklaşık 250 bin oy, bir başka deyişle toplam oyların %1’inden daha azına denk gelen fark, seçim sonuçlarına ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi. Cepeda, gayriresmi oy sayımının bağlayıcı olmadığını belirterek yargı denetimi sürecinin tamamlanmasını ve nihai sonuçların açıklanmasını bekleyeceğini duyurdu. Latin Amerika siyasetini yakından takip edenler için seçim sonuçlarına yönelik itirazlar alışılmadık bir durum değil. Ancak Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’nun öne sürdüğü iddialar, tartışmayı bambaşka bir boyuta taşıyor.
Petro, de la Espriella’nın en büyük destekçilerinden İsrail’i seçim sürecine doğrudan müdahale etmekle suçlayarak Seçim Kurumu’nun yazılımına yönelik bir siber operasyon gerçekleştirildiğini öne sürdü. Petro’nun iddialarına göre seçim gecesi ana sunucuların IP adreslerinde yasa dışı değişiklikler tespit edilmesi seçimlerin meşruiyetine yönelik ciddi soru işaretlerini beraberinde getirdi.
Seçime müdahale ve usulsüzlük iddiaları başta başkent Bogota olmak üzere Kolombiya sokaklarını adeta iki böldü. Bir tarafta solcu seçmenler meydanlara döküldü, seçim sonuçlarını ABD bayrakları yakarak protesto eden kalabalığa polis göz yaşartıcı gazla müdahale etti. Öte yanda de la Espriella’nın destekçileri Kolombiya milli formalarıyla birlikte Trump’ın sloganına referansla “Make Colombia Great Again” yazılı şapkalarla seçim zaferini kutluyordu.
De la Espriella’nın zaferi Latin Amerika’nın genelinde ABD yanlısı yönetimlerin artan etkisini yansıtıyor. Öyle ki El Tigre’yi ilk kutlayanlar da ABD makamlarının yanı sıra Arjantin’den Javier Milei ve Şili’den Jose Antonio Kast oldu. Bu yönetimlerin ortak noktaları ABD ile tamamen uyumlu bir dış politika, İsrail ile oldukça yakın ilişkiler ve ekonomik açıdan da 19. yüzyılın serbest ticaret emperyalizmini hatırlatan biçimde liberal ekonomi politikaları.
Yıllardır süren silahlı çatışmalar ve ekonomik problemlerle karşı karşıya bir ülkenin yönetimi de la Espriella’yı bekliyor. Vaat ettiği güvenlik ile olası özgürlük kısıtlamaları arasındaki hassas dengeyi nasıl kuracağı, ekonomide ise laissez-faire politikalarının bu ortamda ne getirip ne götüreceği henüz belirsiz. Üstelik seçimler sonuçlanmış olsa da tartışmalar henüz sona ermedi; mahkemeler hala devreye girebilir, sokaklarda tepkiler daha da artabilir. Bu ortamda El Tigre’nin pençelerinin ne kadar sağlam olduğunu önümüzdeki aylar gösterecek.