Gri Bölge #37
#37
Güvenlik ve Strateji Araştırmaları Programı18 Haziran 2026
-Arnavutluk'ta Çevre, Hükümet ve İsrail Protestoları -İsviçre'de İlginç Referandum -G7 Zirvesinde Öne Çıkanlar

Gri Bölge #37

Arnavutluk’ta Çevre, Hükümet ve İsrail Protestoları

Başlangıçta Arnavutluk’un kıyı bölgelerindeki turizm yatırımlarına yönelik yerel tepkiler olarak başlayan gösteriler, kısa sürede ülke tarihinin son yıllardaki en dikkat çekici hükümet karşıtı mobilizasyonlarından birine dönüştü. Kamuoyunda “Flamingo Devrimi” olarak anılan hareket, Arnavutluk’un geleceğine ve özellikle dış politika tercihlerine ilişkin tartışmaların merkezinde yer alıyor.

Kaynak: AA

Protestoların fitilini ateşleyen gelişme, ülkenin en değerli bölgelerinde yapımı onaylanan lüks turizm projeleri oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’ın yatırım şirketi tarafından desteklenen milyarlarca dolarlık projeler, hükümet tarafından ekonomik kalkınmanın yeni motoru olarak sunuluyor. Ancak projelerin duyurulmasının ardından uzmanlar, bölgede geri dönüşü olmayan tahribatlar yaşanabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.

Özellikle flamingolar, deniz kaplumbağaları ve çok sayıda göçmen kuş türüne ev sahipliği yapan Vjosa-Narta sulak alanlarının geleceği tartışmaların merkezinde. Koruma altındaki bu ekosistemin yanı sıra Adriyatik Denizi’ndeki Sazan Adası’nın da turizm faaliyetlerine açılacak olması özellikle çevre grupları tarafından tepkiyle karşılandı. Tepkiler bu ve benzer çevresel kaygılarla başlarken günler geçtikçe protestolar daha geniş bir siyasal içerik kazanarak doğrudan Edi Rama hükümetini hedef almaya başladı.

Gösterilerde en dikkat çeken söylemlerden biri ise “Arnavutluk satılık değildir” sloganı. Bu slogan Adriyatik kıyılarının ötesinde hükümetin ekonomik kalkınma anlayışına yönelik bir eleştiriyi de temsil ediyor. Muhalefet partileri ve protestocular, kamu kaynaklarının sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler yerine yabancı yatırımcıların ve küresel elitlerin çıkarlarına tahsis edildiğini savunuyor. Böylelikle hareket, ekonomik adalet ve siyasi temsil taleplerini de bünyesine katmış durumda.

Bir diğer dikkat çekici unsur ise gençlerin hareket içerisindeki ağırlığı. Z kuşağı olarak nitelendirilen genç protestocuların sosyal medya üzerinden yürüttüğü kampanyalar, gösterilerin ülke genelinde yayılmasına önemli katkı sağladı. Hareketin etkisi zamanla Arnavutluk sınırlarını aştı; Berlin, Londra, New York ve Viyana gibi şehirlerde yaşayan Arnavut diasporası ile eş zamanlı dayanışma gösterileri düzenlendi.

Artan tepkiler karşısında Arnavutluk Yolsuzlukla Mücadele Özel Savcılığı (SPAK) devreye girerek söz konusu arazilerin mülkiyet devirleri ile projeleri mümkün kılan yasal düzenlemeler hakkında resmi inceleme başlatıldığını duyurdu. Avrupa Birliği yetkilileri de gelişmeleri yakından takip ettiklerini açıklayarak aday ülke statüsündeki Arnavutluk’a çevre standartları ve şeffaflık ilkelerine tam uyum çağrısı yaptı.

Buna rağmen Başbakan Rama geri adım atmaya niyetli görünmüyor. Hükümet, yatırımların Arnavutluk’u Akdeniz’in yeni cazibe merkezi haline getireceğini ve uzun vadeli ekonomik büyümeyi destekleyeceğini savunuyor. Edi Rama, protestoları bir hibrit savaş girişimi olarak nitelendirirken meselenin Arnavutluk ve İsrail’in düşmanları tarafından araçsallaştırıldığını ifade etti. Nitekim gösterilerde dikkat çeken bir diğer unsur da İsrail karşıtı sloganlar.

Bu tepkinin arka planında Arnavutluk ile İsrail arasında son yıllarda hızla gelişen ilişkiler bulunuyor. Eylül 2024’te İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Tiran ziyareti sırasında Arnavutluk’un Kudüs’te bir ticari irtibat ofisi açacağı duyurulmuştu. Ardından gelen dönemde iki ülke arasındaki siyasi, ekonomik ve güvenlik iş birlikleri önemli ölçüde genişlerken Arnavutluk hükümeti, Birleşmiş Milletler’de İsrail aleyhindeki birçok oylamada çekimser oy kullanarak dolaylı yoldan diplomatik desteğini de esirgemedi.

İki ülke arasındaki ilişkiler diplomatik kanalların ötesinde de oldukça iyi seyrediyor. İsrail, İran kaynaklı siber saldırıların ardından Arnavutluk’a kapsamlı destek sağlarken siber güvenlik alanında imzalanan anlaşmalar kapsamında Balkanlar’ın ilk siber güvenlik akademisinin kurulması da bu stratejik yakınlaşmanın sembollerinden biri haline geldi. Savunma sanayi alanında da son yıllarda imzalanan anlaşmalarla birlikte İsrailli şirketler Arnavutluk’a gelişmiş topçu sistemleri ve insansız hava araçları tedarik etmeye başladı.

Çeşitli alanlarda gelişen Arnavutluk-İsrail ilişkilerinin gölgesinde gerçekleşen son protestolar, dış politikada kurulan ortaklıkların iç politikada da yansımaları olduğunu gösteriyor. Çevre mücadelesi olarak başlayan kapsamlı protesto hareketinin hükümet karşıtı bir dalgaya dönüşmesi ve İsrail ile ilişkilerin de eleştirilerin önemli parçası haline gelmesi, Arnavutluk’un siyasi yönelimlerinin önümüzdeki dönemde tartışılmaya devam edeceğini gösteriyor.

İsviçre’de İlginç Referandum

İsviçre’de gerçekleştirilen son referandum, Avrupa’da göç tartışmalarının oldukça karmaşık bir toplumsal zemine sahip olduğunu yeniden gösterdi. Parlamentoda en fazla sandalyeye sahip olan İsviçre Halk Partisi’nin (SVP) öncülük ettiği girişim, ülke nüfusunun 2050 yılına kadar 10 milyon kişiyle sınırlandırılmasını öngörüyordu. Referanduma seçmenlerin %55’i teklife karşı oy kullanırken, %45’i ise destek verdi. İsviçre referandumları için yüksek sayılabilecek bir oran olan %60’lık katılım oranı ise meselenin kamuoyunda ne denli güçlü yankı bulduğunu ortaya koyuyor.

Kaynak: AA

İlk bakışta sonuç, göç karşıtı siyasetin yenilgisi olarak yorumlanabilse de yaklaşık her iki seçmenden birinin nüfus sınırlamasını desteklemiş olması, göç ve demografik değişim konularının İsviçre toplumunda ciddi bir kaygı alanı oluşturduğunu ortaya koyuyor. Referandum reddedilmiş olsa da ortaya çıkan destek, Avrupa genelinde gözlemlenen toplumsal huzursuzlukların İsviçre’de de karşılık bulduğunu gösterir nitelikte.

Referandum kabul edilmiş olsaydı İsviçre hükümeti nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyonun üzerine çıkmasını engellemekle yükümlü hale gelecekti. Günümüzde 9 milyon olan İsviçre nüfusunun 9,5 milyona ulaşması durumunda oturma izinleri ve iltica politikalarında ciddi kısıtlamalar otomatik olarak devreye girecekti. Daha da önemlisi, 10 milyon eşiğinin aşılması halinde İsviçre ile Avrupa Birliği arasındaki serbest dolaşım anlaşmasının da sona erdirilmesi gerekecekti.

İsviçre ile Avrupa Birliği arasındaki serbest dolaşım anlaşmasının sona erme ihtimali, referandumun göç politikasının yanı sıra AB ile ilişkilerde de kritik bir önem taşıdığını gösteriyor. Nitekim referandumla birlikte İsviçre ekonomisinin Avrupa Birliği ile kurduğu ilişki de doğrudan oylanmış oldu. Avrupa Birliği üyesi olmamasına rağmen İsviçre, ortak pazarla kurduğu yakın bağlar sayesinde yüksek düzeyde ticari ilişkilerini sürdürüyor. Serbest dolaşım anlaşmasının sona ermesi ise işgücü hareketliliğini kısıtlayabileceği gibi İsviçre’nin ekonomik rekabet gücü üzerinde de önemli sonuçlar doğurma riski taşıyordu.

Avrupa Birliği ile ilişkilerin İsviçre’nin demografik yapısı ile de doğrudan ilgisi bulunuyor. Zira azalan doğum oranlarına rağmen Avrupa Birliği ile serbest dolaşım anlaşmasının yürürlüğe girdiği 2002 yılından bu yana ülke nüfusu yaklaşık %23 oranında arttı. Bu artış, çevredeki birçok Avrupa ülkesine kıyasla oldukça yüksek. Dışarıdan gelen yoğun göçle birlikte bugün ülkede yaşayanların yaklaşık %27’si İsviçre vatandaşı değil ve bu oran Avrupa’nın en yüksek yabancı nüfus oranlarından biri olarak dikkat çekiyor.

Bununla birlikte İsviçre aynı zamanda hızla yaşlanan bir toplum. Öyle ki nüfusun beşte biri 65 yaşın üzerinde bulunuyor. Yaşlanan nüfusun bir sonucu olarak da özellikle sağlık ve turizm sektörlerinde yabancı çalışanlar, ekonominin işleyişi açısından kritik bir rol üstleniyor. İşverenler tam da bu nedenden ötürü nüfus sınırının yabancı işgücüne erişimi zorlaştıracağını ve ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyeceğini savunarak referanduma karşı bir pozisyonda yer aldılar.

Referandum sonuçları aynı zamanda coğrafi ve toplumsal ayrışmaları da görünür kıldı. Göçmen topluluklarının yoğun olarak yaşadığı şehirlerde yaşayan vatandaşlar referandumda yoğun şekilde hayır oyu verdi, hatta başkent Bern’de referandumda hayır oyu verenlerin oranı %84 olarak kaydedildi. Özellikle turizm aktivitelerinin kısıtlı olduğu kırsal bölgelerde ise referanduma desteğin kentlere göre fazla olduğu dikkat çekiyor.

Bu ayrışmada ekonomik aktivite şüphesiz önemli bir yere sahip, göçmenlerin yoğun olarak çalıştığı şehirlerde ve turistik bölgelerde göçmenlerin sınır dışı edilmesine karşı bir tutum gözlemleniyor. Ancak mevzunun ekonomik yönünün yanı sıra göç konusundaki algının doğrudan temasla ilişkisinin de etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim göç çalışmalarının ortaya koyduğu üzere göçmenlerle aynı mahallede yaşayan, aynı işyerini paylaşan insanların çoğu zaman göçmenlere karşı daha pozitif bir tutum sergilediği biliniyor.

İsviçre örneğini özgün kılan en önemli unsur ise karar alma mekanizmasının kendisi. Ülkedeki doğrudan demokrasi sistemi, 100 bin imza toplayan önerilerin referanduma sunulmasına imkan tanıyor. Yılda genellikle dört kez gerçekleştirilen bu oylamalar, seçmenlerin yalnızca temsilcileri belirlemekle kalmayıp kamu politikalarına doğrudan müdahale etmelerini sağlıyor.

İsviçre’deki son referandumun gösterdiği temel gerçek, göç meselesinin ne yalnızca ekonomik çıkarlarla ne de sadece kültürel korkularla açıklanabileceği. Günümüzde toplumlar azalan nüfusun etkisiyle bir yandan göçmenlere ihtiyaç duyarken diğer yandan bu değişimin hızından rahatsızlık duyabiliyor. İsviçreli seçmenler referandumda göçü sınırlandıran öneriyi reddetti ancak bu Avrupa’da göç tartışmalarının sona ermediğini, aksine yeni biçimler alarak varlığını sürdürdüğünü gösteriyor.

G7 Zirvesinde Öne Çıkanlar

Bu yıl Fransa’nın İsviçre sınırında yer alan Cenevre Gölü kıyısında kaplıcalarıyla ünlü Evian kasabasında düzenlenen 52. G7 Zirvesi, güvenlik kaygılarının sınırları aştığı ve alıştığımız ittifakların yeni gerilimlerle sınandığı bir dönemde gerçekleşti. Gündem maddelerinin başında her zamanki gibi savaş ve barış bulunurken liderlerin birbirleriyle kurduğu ikili ilişkilerin niteliği de dikkat çekiciydi.

Dünyanın en güçlü kapitalist ekonomilerini bir araya getiren G7 formatının kökeni aslında 1970’lerin ekonomik kriz ortamına dayanıyor. 1975’te ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Japonya’nın katılımıyla G6, OPEC ülkelerinin uyguladığı petrol ambargosunun ardından patlak veren sorunlara çözüm aramak amacıyla oluşturulmuştu. Ertesi yıl Kanada’nın katılımıyla G7 adını alan yapı, Soğuk Savaş süresince Batı blokunun ekonomik koordinasyon mekanizmasına dönüştü.

Kaynak: Wikimedia

Aradan geçen dönemde dünyanın ağırlık merkezi önemli ölçüde değişti. Çin’in yükselişi, Küresel Güney’in artan etkisi ve çok kutupluluk tartışmaları, G7’nin küresel temsil kapasitesinin giderek daha fazla sorgulanmasına yol açtı. Bu tartışmaların gölgesinde bu yıl Evian’da düzenlenen zirveye Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Güney Kore, Hindistan, Katar, Kenya, Mısır ve Suriye liderlerinin davet edilmesi, G7’nin meşruiyet alanını genişletme ve değişen küresel dengelere uyum sağlama arayışının bir göstergesi olarak okunmalı.

Daha önce İngiltere Kralı V. George ve Mısır Kralı Fuad gibi isimleri kaplıcalarında ağırlayan Evian’ın bu kez G7 Zirvesi için seçilmesi ise İsviçre sınırına yakınlığı sebebiyle iki ülke arasında büyük bir tartışmayı beraberinde getirdi. Zirve nedeniyle 5 bin askeri personel ve 7 binden fazla polis konuşlandırmak durumunda kalan İsviçre, zirvenin resmi katılımcısı olmamasına rağmen güvenlik yükünün önemli bölümünü üstlenmek zorunda kaldı.

İki ülke arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştiren başlıca konulardan bir diğeri ise protestolar oldu. İsviçre, 2003 yılında yine Evian’da düzenlenen ve Rusya’nın da katılımıyla G8 adını taşıyan zirve sırasında Cenevre’de ciddi hasarlara yol açan protestoların tekrarlanmasını istemiyordu. Bu nedenle, göstericiler için Fransa tarafında özel bir protesto alanı oluşturulması talep edildi ancak Fransa’nın bu talebi reddetmesi, iki ülke arasında zaten var olan gerilimi daha da tırmandırdı.

Hal böyle olunca, beklendiği üzere zirve günlerinde Cenevre sokakları yeniden protestocularla doldu. Binlerce gösterici küresel ekonomik eşitsizlikleri, silahlanma politikalarını ve G7 ülkelerinin Gazze’deki soykırıma yönelik tutumlarını protesto ederken, zaman zaman polisle göstericiler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Böylece bir yanda dünya liderleri göl kıyısındaki şirin bir kasabada jeopolitik meseleleri tartışırken, gölün diğer bir kıyısında sokakları dolduran kalabalıklar öfkelerini dile getiriyordu.

Zirvenin en önemli başlıklarından biri ise beklendiği üzere Ukrayna oldu. Savaşın askeri dengesi ve barış görüşmelerine ilişkin ihtimaller masaya yatırılırken Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski de oturumlara katıldı. Ukrayna dosyası kapsamında Avrupa’nın güvenlik mimarisi, savunma harcamalarının sürdürülebilirliği ve savaş yorgunluğunun Avrupa kamuoyunda yarattığı etkiler de pek tabii aynı denklem içinde değerlendiriliyor.

Zirvenin Ortadoğu gündeminde ise ana konu başlığı ABD ile İran arasındaki ateşkes görüşmeleri olurken Donald Trump birçok G7 ortağının ABD’nin İran politikalarına mesafeli yaklaşımına yönelik eleştirilerini dile getirdi. Öte yandan Trump’ın, İsrail’in Lübnan’daki saldırılarına ilişkin itirazlarını “Bir kişiyi ararken her seferinde bir apartmanı yıkmak zorunda değilsiniz.” sözleriyle ifade etmesi, İran’la varılan ateşkesin ABD ile İsrail arasında ortaya çıkardığı görüş ayrılıklarını daha da görünür hale getirdi.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın zirveye katılımı da öne çıkan başlıklardan biri oldu. Suriye’nin tarihinde ilk kez bir G7 toplantısına davet edilmesi, ülkenin uzun yıllar boyunca bölgesel krizlerin nesnesi olarak görüldüğü konumdan çıkarak diplomatik masalarda özne haline gelmeye başladığı şeklinde de yorumlanabilir. Trump’ın, İsrail’in sivil kayıpları önleyememesi durumunda Suriye’nin Hizbullah’a karşı rol üstlenebileceğini öne sürmesi de bölgesel ittifakların ne kadar hızlı bir şekilde yeniden tanımlanabileceğini gösterir nitelikte.

Ekonomi alanında ise gümrük vergileri üzerinden yürüyen gerilimin etkileri hissedilmeye devam ediyor. Trump, zirve öncesinde Fransa’nın Amerikan teknoloji şirketlerine yönelik dijital hizmet vergisini kaldırmaması halinde Fransız şaraplarına %100 gümrük vergisi uygulamaktan başka seçeneği kalmayacağını söylemişti. Bu çıkış aynı zamanda G7’nin, ortak değerler ve müttefiklik söylemine rağmen ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda kırılgan bir zeminde durduğunu ortaya koyuyor.

Zirvenin hafızalarda kalan anlarından biri ise Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Trump’a doğum günü hediyesi olarak Almanya milli takım formasını takdim etmesi oldu. Sosyal medyada “hepimiz aynı takımdayız” mesajıyla paylaşılan bu jest sembolik diplomasinin gücünü hatırlatmış olsa da Evian’da verilen fotoğrafların ardında aynı takımın oyuncularının artık aynı oyunu oynamadığı da açıkça görülüyor.

Paylaş
XLinkedInWhatsApp
Bültene abone olun

Yeni yayınlar ve etkinlikler e-postanıza gelsin.