İsrail Ordusu Litani Nehri'ni Geçti
İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde sürdürdüğü kara harekatı kapsamında Litani Nehri'ni aşarak operasyonlarını nehrin kuzeyine taşıdı. Bu hamleyle birlikte İsrail, yaklaşık 2 bin kilometrekarelik Lübnan toprağını kontrol altına almış oldu. Diğer bir deyişle Lübnan topraklarının beşte biri İsrail işgali altında. Bu durum, sınırlı taktiksel hedeflerle başlayan operasyonun zaman içinde askeri ve siyasi açıdan çok daha kapsamlı bir niteliğe büründüğüne işaret ediyor.
Tamamı Lübnan topraklarında yer alan Litani Nehri, Mavi Hat olarak bilinen İsrail-Lübnan sınırının yaklaşık 30 kilometre kuzeyinde bulunuyor. Litani ile Mavi Hat arasında kalan bölge ise geçmişten bugüne Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) Hizbullah'a uzanan çeşitli silahlı oluşumların faaliyet alanı olmasıyla öne çıkıyor. Bu nedenle bölge, onlarca yıldır İsrail-Lübnan çatışmalarının başlıca odak noktalarından biri olmayı sürdürüyor.
İsrail'in Lübnan içlerine yönelik operasyonları ne şaşırtıcı ne de ilk. O dönem Lübnan topraklarında etkin olan FKÖ'ye karşı düzenlenen Litani Operasyonu ile İsrail 1978 yılında güneydeki Lübnan topraklarını Litani'ye kadar işgal etmiş, 1982'de ise nehri aşarak başkent Beyrut'a kadar ulaşmıştı. Bu işgal süreci, Hizbullah'ın Lübnan'ın güneyinde örgütlenmesine zemin hazırlamış, uzun süren yıpratma savaşının ardından İsrail güçleri ancak 2000 yılında bölgeden çekilmişti.
2006 yılında tekrar alevlenen savaş ile İsrail, Lübnan topraklarını bir kez daha işgal etmiş olsa da varılan uzlaşma çerçevesinde Litani Nehri ile Mavi Hat arasındaki bölgede Lübnan Ordusu ve Birleşmiş Milletler Barış Gücü haricinde hiçbir silahlı gücün bulunmaması kararlaştırılmıştı. Ne var ki Hizbullah ilerleyen süreçte özellikle Lübnan'ın güneyindeki etkin pozisyonunu sürdürmeyi başardı.
İsrail, Lübnan'a yönelik saldırılarını özellikle 6 Ekim 2023'ten bu yana yoğun şekilde sürdürüyor. Lübnan'a yönelik operasyonun resmi amacı, Hizbullah'ı Litani Nehri'nin kuzeyinde tutarak İsraillilerin güvenliğini sağlamak olarak açıklansa da nehrin aşılması hedeflerin genişlediğine işaret ediyor. Operasyon kapsamında stratejik öneme sahip olan ve geçmişte İsrail tarafından askeri üs olarak kullanılan tarihi Beaufort Kalesi'nin ele geçirilmesi de bu yöndeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.
Litani'nin de kuzeyinde bulunan Zahrani Nehri'ne kadar uzanan yerleşimlere yönelik tahliye uyarıları, İsrail'in operasyon alanını daha da genişletme niyetini ortaya koyuyor. Hizbullah'ın en önemli merkezlerinden biri olan Nebatiye şehrinin bu iki nehir arasındaki bölgede yer alması dikkat çekici. Böylece operasyon, sınır güvenliğini sağlamanın ötesine geçerek Hizbullah'ın askeri ve lojistik altyapısını hedef alan kapsamlı bir stratejinin parçası haline gelmiş durumda.
Üstelik operasyon sahasındaki bu genişleme siyasi söylemde de bir karşılığa sahip. Son olarak İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Litani Nehri'nin İsrail ile Lübnan arasındaki yeni resmi sınır olması gerektiğini açıkça dile getirdi. Bu talep esasen köklü bir geçmişe de sahip. Öyle ki İsrail'in kurucu başbakanı olan David Ben-Gurion henüz 1919 yılında Litani Nehri'nin doğal bir hat olduğunu ve İsrail'in kuzey sınırının bu nehir olması gerektiğini yazmıştı.
Dönemin Dünya Siyonist Teşkilatı lideri Haim Weizmann'ın I. Dünya Savaşı sonrasında düzenlenen 1919 Paris Barış Konferansı'na sunduğu haritada da Litani Nehri kurulması planlanan Yahudi devletinin kuzey sınırı olarak çizilmişti. Weizmann bu talebini İngiltere Başbakanı David Lloyd George'a yazdığı mektupta Litani'nin su kaynaklarını gelecekteki Yahudi devletinin ekonomik sürdürülebilirliği ve tarımsal gelişimi açısından vazgeçilmez önemiyle gerekçelendiriyordu.
Günümüzde de Litani Nehri'nin sularının bir bölümünün Şeria Havzası'na yönlendirilmesi halinde İsrail'in su ihtiyacının önemli ölçüde karşılanabileceği düşünülüyor. Bu senaryoda içme ve kullanım suyu kapasitesinin artırılmasının ötesinde Negev Çölü'ne kadar uzanan kurak bölgelerde tarımsal üretimin genişletilmesi ve yeni yerleşim alanlarının desteklenmesi de olası planlar dahilinde.
Diğer yandan operasyonlar beraberinde bir paradoks da getiriyor. İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki varlığını kalıcılaştırmaya yönelik adımları, Hizbullah'ın etkisini sınırlamayı amaçlasa da aynı zamanda Hizbullah ile mücadelede ana aktör olması beklenen Lübnan devletinin otoritesini zayıflatıyor. Dahası, devam eden askeri operasyonlar, Hizbullah'ın kendisini dış müdahaleye karşı direnişin temsilcisi olarak sunmasına da elverişli bir ortam yaratıyor.
Bölgesel düzeyde ise İran, İsrail'in Lübnan'ın güneyinden çekilmesini her türlü müzakerenin ön şartı olarak öne sürdü. Bu yaklaşım, ABD ile İran arasında yürütülen görüşmeleri doğrudan zorlaştırırken İsrail ise müzakere ortamının oluşturduğu görece sakin ortamı Lübnan cephesinde daha agresif adımlar atmak için bir fırsat olarak değerlendirmiş görünüyor. Bu denklemin ateşkes çabalarını nasıl şekillendireceği ve önümüzdeki dönemde ABD-İsrail ilişkilerine nasıl yansıyacağı ise merak konusu.
Eski Düşman Yeni Dost: Rusya ve Taliban Neden Yakınlaşıyor?
Geçtiğimiz günlerde Rusya ile Afganistan arasında imzalanan askeri işbirliği anlaşması, Avrasya jeopolitiğinde dikkat çekici bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. Anlaşmanın detayları kamuoyuyla paylaşılmamış olsa da özellikle hava savunma sistemlerinin tedariki alanında önemli adımlar atılmış olması muhtemel. Bölgesel güç dengelerini değiştirme potansiyeline sahip olan anlaşma yeni bir stratejik ortaklığın habercisi olarak değerlendiriliyor.
Anlaşmanın, Taliban'ın Afganistan'da yönetimi devralmasından bu yana karşı karşıya kaldığı en ciddi güvenlik sınamalarından birinin yaşandığı dönemde imzalanmış olması dikkat çekici. ABD'nin çekilirken geride bıraktığı mühimmatın Pakistan ile Durand Hattı boyunca süregelen çatışmalar nedeniyle önemli ölçüde tükenmesi, Afganistan'ı yeni tedarik kanallarına yöneltmiş görünüyor.
Söz konusu anlaşma, Rusya'nın Taliban politikasındaki değişimi netleştirmesi bakımından da oldukça kritik bir eşiği temsil ediyor. Nitekim 1979 yılında Afganistan'ın işgaliyle başlayan süreçte Sovyetler Birliği yaklaşık on yıl boyunca Afgan mücahitlerle mücadele ettikten sonra geri çekilmek zorunda kalmıştı. O dönemde Sovyet işgaline karşı savaşan birçok unsur ise ilerleyen yıllarda Taliban hareketinin temel kadrolarını oluşturdu.
Taliban'ın 2021 yılında ABD'nin Afganistan'dan çekilmesi sonrasında yeniden iktidarı ele geçirmesi, Rusya'nın yaklaşımında önemli bir dönüşümü beraberinde getirdi. Rusya başlangıçta temkinli bir politika izlese de zamanla Taliban yönetimiyle ilişkilerini kurumsallaştırdı. Önce Taliban'ı terör örgütleri listesinden çıkararak diplomatik temasların önündeki önemli engellerden birini kaldırdı, sürecin devamında ise Taliban hükümetini resmen tanıyan ilk ülke olarak yeni Afgan yönetimiyle ilişkilerini en üst seviyeye taşıdı.
Taliban ile Rusya arasında savunma alanında kurulan yakın ilişki, uluslararası siyasette kalıcı düşmanlıklardan ziyade değişen çıkarların belirleyici olduğunu gösteren güncel bir örnek niteliği taşıyor. Geçmişte karşıt cephelerde yer alan iki aktörün bugün güvenlik alanında işbirliği arayışına girmesi, devletlerin tercihlerinde jeopolitik hesapların yüksek etkisini de ortaya koymuş oldu.
Taliban açısından bakıldığında savunma anlaşmasının askeri boyutu kadar önemli olan bir diğer unsur uluslararası meşruiyet. Resmi tanınma kararının ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinden biriyle imzalanan böylesine kapsamlı bir anlaşma, Taliban yönetimine uzun süredir aradığı diplomatik görünürlüğü sağlıyor. Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri olarak görev yapan Sergey Şoygu'nun Batılı ülkelere Taliban üzerindeki yaptırımları kaldırma çağrısında bulunması da bu yaklaşımın bir uzantısı.
Rusya açısından ise Taliban ile doğrudan çalışmak, bölgede süregelen çatışmaları ve olası güvenlik risklerini daha yakından takip etme ve gerektiğinde müdahale edebilme imkanı sunuyor. Böylece Rusya, Sovyet sonrası dönemde büyük ölçüde güvenlik sağlayıcısı rolünü üstlendiği Orta Asya'daki etkisini korumayı hedefliyor. Afganistan ile kurulan savunma ortaklığı da bu stratejinin önemli bir parçası olarak öne çıkıyor.
Savunma alanındaki yakınlaşma, ekonomik ilişkilerdeki gelişmelerle de destekleniyor. Nitekim son yıllarda Rusya ile Afganistan arasındaki ticaret hacminde dikkat çekici bir artış yaşandı. Özellikle 2025 yılında ikili ticaretin önemli ölçüde büyümesi, tarafların ilişkilerini daha geniş bir stratejik ortaklık çerçevesinde ele aldığını gösteriyor. Enerji, tarım, ulaştırma ve altyapı alanlarında yürütülen görüşmeler, iki ülkenin birbirini tamamlayan ekonomik ihtiyaçlara sahip olduğunu ortaya koyar nitelikte.
Rusya ile Taliban arasındaki yeni savunma anlaşması iki aktör arasında imzalanan teknik bir mutabakat olmanın ötesinde anlamlara sahip. Bir yanda askeri kapasitesini yeniden inşa etmeye çalışan ve uluslararası meşruiyet arayan bir Taliban yönetimi bulunurken, diğer yanda Orta Asya'daki nüfuzunu güçlendirmek ve Afganistan üzerinden stratejik avantaj elde etmek isteyen bir Rusya yer alıyor. Tarihin ironilerinden biri olarak bir zamanlar birbirine karşı savaşan taraflar bugün ortak çıkarlar etrafında yeni bir ilişki inşa etme çabasında.
Avrupa ve Rusya Arasında Ermenistan
Kazakistan'ın başkenti Astana'da Rusya, Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan tarafından imzalanan bildiride Ermenistan'dan Avrupa Birliği üyeliği hedefi ile Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeliği arasında net bir tercih yapması istendi. Aralık ayında yapılacak Yüksek Avrasya Ekonomik Konseyi toplantısına kadar süre tanınırken böylece Ermenistan'ın önüne ilk kez kurumsal bir takvim içeren bir karar süreci koyulmuş oldu.
Özellikle 2022 Karabağ Savaşı ve sonrasındaki süreçte Rusya'nın güvenlik garantileri konusunda oluşan hayal kırıklığı, Ermenistan'ın Batı ile daha yakın ilişkiler kurma arayışını hızlandırdı. Geçtiğimiz yıl Ermenistan Parlamentosu'nun Avrupa Birliği üyelik sürecini destekleyen yasayı kabul etmesi ise bu yönelimin en somut adımı olmuştu. Geçtiğimiz ay ilk kez gerçekleştirilen Avrupa Birliği-Ermenistan zirvesinde de taraflar ilişkileri derinleştirme iradesini açık biçimde ortaya koydu.
Bu gelişmelerle Ermenistan, uzun yıllar boyunca Rusya merkezli güvenlik mimarisinin parçası olmasına rağmen geleceğini farklı bir jeopolitik eksende aramaya başladığını göstermiş oldu. Bununla birlikte Ermenistan'ın Avrupa hedefleri ile mevcut ekonomik gerçeklikler arasında önemli bir mesafe bulunuyor. Zira ülke ekonomisinde Avrasya Ekonomik Birliği'nin sağladığı ticaret imkanları büyük bir paya sahip.
AEB üyeliği sayesinde çevre ülkelerle düşük maliyetli ticari ilişkilere sahip olan Ermenistan, aynı zamanda işgücü hareketliliği ve enerji konusunda da önemli avantajlar elde ediyor. Avrupa Birliği ile kurulabilecek olası bir ortaklık modeli ise kısa vadede bu avantajların tamamını sağlayabilecek kapasiteden uzak görünüyor. Bu nedenle Ermenistan'ın Avrupa yönelimi siyasi açıdan cazip görünse de ekonomik maliyetleri halen önemli bir tartışma konusu.
Bu durum aynı zamanda daha geniş bir dönüşümün parçası olarak da değerlendirilebilir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra kurulan bölgesel düzen uzun yıllar boyunca Rusya'nın merkezde olduğu ekonomik ve güvenlik ağları üzerine inşa edilmişti. Ancak son yıllarda bu yapının hem içeriden hem dışarıdan çeşitli meydan okumalarla karşılaştığı görülüyor. Ermenistan'ın Avrupa'ya yönelmesi aynı zamanda Rusya'nın yakın çevresindeki nüfuz alanının sınandığını gösteren önemli bir gelişme.
Astana'da yayımlanan ortak bildiri, Ermenistan'ın uzun süredir sürdürmeye çalıştığı çok yönlü dış politika stratejisinin kritik bir eşiğe ulaştığını ortaya koyuyor. Bir yanda ekonomik olarak halen önemli avantajlar sağlayan Avrasya Ekonomik Birliği, diğer yanda siyasi ve stratejik açıdan giderek daha cazip görünen Avrupa Birliği seçeneği bulunuyor. Ermenistan'ın önündeki tercih ülkenin gelecekte gerçekten hangi bölgesel düzenin parçası olmak istediği sorusuyla da yakından bağlantılı.